DİVAN ŞİİRİNDE SOSYAL TENKİT
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
Abdülbaki Gölpınarlı (ö. 1982) “Divan Edebiyatı Beyanındadır” adlı eserinde der ki:
“Divan Edebiyatı şairince dünyanın mihveri yalnız kendisidir. Bu şairlerden muhitini, içtimâî nizamdaki bozgunluğu, ihtiyaçları, umumî hayatı gören, hatta mahallî vak‘alara, velev şahsî olsun, bir ehemmiyet veren yok dense yeri vardır.” (Bkz. Abdülbaki Gölpınarlı; Divan Edebiyatı Beyanındadır, Marmara Kitabevi, İst. 1945, s. 38.)
Neticeye göre değerlendirme yapıldığında, Gölpınarlı kısmen haklı gibi görünse de meselenin kaynağına inilerek Divan şairlerinin, şiirlerine mahallî hayatı, sosyal tenkidi ve farklı görüşleri niçin yeteri kadar yansıtamadıkları incelendiğinde mezkûr tenkidin pek de isabetli olmadığı görülür.
Şairleri tenkit etmeden evvel, sosyal hayattaki şartlara bakmak gerekir. Toplumun ihtiyaçları, huzursuzluklar, yanlışlar, beklentiler… Ogün bütün bunları dile getirecek bir atmosfer var mıydı acaba?
Geçim sıkıntısı çeken ve çoluk çocuk hatırı için şaha boyun eğmek zorunda kalan bir şairden sosyal tenkit ve farklı görüş beklenebilir mi?
“Bir başıma olsam şeh-i devrâna kul olmam,
Vîrân olası hânede evlâd u iyâl var”
diyen şairi anlamak lazım.
Geçim darlığı bir yana, farklı görüşler beyan eden yahut sosyal hayattaki aksaklıkları dile getiren şairlerin can güvenliği de tehlikededir.
İsterseniz bu konuyla ilgili erbabınca malum ve meşhur olan birkaç vakayı hatırlayalım.
Nesîmî
Seyyid Nesîmî’nin, 15. yüzyıl başlarında Halep’te derisi yüzülerek öldürüldüğü biliniyor. Peki, suçu ne idi? Hurûfî oluşu ve:
“Bende sığar iki cihân ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâ-mekân benem kevn ü mekâna sığmazam”
**
“Dâim ene’l-hak söylerim haktan çü Mansûr olmuşam”
Kimdir beni ber-dâr eden bu şehre ben sûr olmuşam”
gibi sözler sarf etmiş olması. Yani Nesîmî, inancı ve düşünceleri yüzünden öldürülmüştür.
Molla Lütfi
Rivayet ederler ki Osmanlı ulemasından şair Molla Lütfi (ö. 1495) bir dersinde, Hz. Ali’nin vücuduna batan oku namaz kıldığı esnada çıkardıklarını ve Hz. Ali’nin bunu fark etmediğini söyleyerek “İşte namaz dediğin böyle olur, bizim namazlarımız bunun yanında bir eğilip doğrulmadan ibarettir” şeklinde namazın ehemmiyetini açıklar. Lakin bu söz “namazı eğilip doğrulmaktan ibaret görüyor” şeklinde yorumlanarak Molla Lütfi idam edilir.
Figânî
Kanuni Sultan Süleyman’ın (ö. 1566) veziri Maktul İbrahim Paşa (ö. 1536) Budin’den İstanbul’a bir heykel getirterek Atmeydanı’na diktirir. Bunun üzerine şair Figânî (ö. 1532) şu beyti söyler:
“Dü İbrâhîm âmed be-dâr-ı cihân
Yekî büt-şiken şod yekî büt-nişân.”
(Dünyaya iki İbrahim geldi, birisi put kırdı, öteki put dikti.)
Eleştiri bile diyemeyeceğimiz bu hoş esprinin bedeli maalesef ölüm olmuştur. Yani bu sözünden dolayı Figânî idam edilmiştir.
Buna rağmen şairler gerek sosyal hayattaki aksaklıklara, gerekse devlet yönetimindeki haksızlıklara gözlerini tamamen kapatmamışlar -sayıları pek fazla olmasa da- etrafta olup biten yanlışlıkları dile getirmeye gayret etmişlerdir. Fakat bunu yaparken çoğu zaman adlarını gizleme ihtiyacı duymuşlardır. Çünkü can güvenliği ve geçim darlığı Demokles’in kılıcı gibi onların başları üzerinde sallanmaktadır.
Divan şiiri antolojilerini inceleyin, sosyal tenkit ve farklı görüş diyebileceğimiz beyitlerin altında genellikle “Lâ-edrî” (şairi meçhul) imzasını göreceksiniz.
Birkaç Örnek
“Devlet yıkılmaya yüz tuttu mu yöneticiler garip garip işler yapmaya başlar” diyen şair, bu gayet masum ve yerinde eleştirisini bile sahiplenmekten kaçınmak zorundadır:
“Olsa devlet eğer zevâle karîb
İşler işler kişi acîb ü garîb.”
(Lâ-edrî)
“Bu sıkıntılı dünyada makam-mevki sahibi olabilmek için muhakkak utanmaz yüz, tükenmez söz ve işitmez bir kulak gerekir” diyen şairin sözü hakikatin ta kendisidir. Yazık ki beytin sahibi meçhul:
“Bu dehr-i pür-ta‘abda nâil-i câh olmağa lâ-büd
Utanmaz yüz, tükenmez söz, işitmez bir kulağ ister.”
(Lâ-edrî)
“Ey sultan tahtında oturan kişi, şah ile dilencinin eşit olduğu mahkeme-i kübrâda seninle hesaplaşacağız” sözünün altına imza atmak o günkü şartlarda çok zor:
“Seninle söyleşiriz ey hıdîv-i Cem-mesned,
O bârgâhda kim şâh ile gedâ bir olur.”
(Lâ-edrî)
“Yüksek düşüncelerden o kadar uzağız ki istibdat rejimini şenliklerle kutlarız” demek kolay gibi görünse de otokratik rejimlerde bu sözleri sahiplenmek kelleyi koltuğa almayı gerektirir:
“Bî-nasîbiz ol kadar fikr-i meâlîden ki biz
Eyleriz takdîs istibdâdı şehr-âyîn ile.”
(Lâ-edrî)
Demem o ki Abdülbaki Gölpınarlı misali, gerisinde yatan sebepleri tahlil etmeden sonuca göre hüküm vererek Divan şiirinde tenkit yoktur, şairler sosyal hayata duyarsız kalmışlardır demek hakkaniyetle bağdaşmaz. Diğer bir ifade ile neticeye bakarak Hatice’yi suçlamak doğru değildir. Şairlerden önce, sistem eleştirisi yapmak sanırım daha makul olacaktır.
ACZİMİN GİRYESİ:
İfade hürriyeti, hürriyetlerin başıdır,
Bilhassa düşünürlerin ekmeğidir, aşadır.
(Li-müellifihî)




FACEBOOK YORUMLAR