Reklam
Reklam
Prof. Dr. Süleyman Sami İLKER

Prof. Dr. Süleyman Sami İLKER

[email protected]

MANİSA SOHBETLERİ-4: ALLAH'A YARDIM EDİLİR Mİ?

11 Ocak 2026 - 08:50 - Güncelleme: 11 Ocak 2026 - 08:58

MANİSA SOHBETLERİ:4
ALLAH’A YARDIM EDİLİR Mİ?


 
Geçen yıllarda az sayıda bu üst başlıkla yazdığım yazılar oldu. Manisa dostu bir misafirimizin geleceğini yazdı arkadaşım ortak grupta. Her zaman sohbetlerinden feyz aldığım, hayata bakış açılarımızdaki paralellik sebebiyle karşılıklı muhabbet duyduğumuz bir dost, bir arkadaş. Medyatik olmamaya özen gösterdiği için de adını yazamayacağım. Önceden planlanmış; günü, saati belli bir sohbet toplantısı ile aynı güne denk gelen Özbekistan gezimiz çakıştı. Dolayısıyla bir grup arkadaşıma rica ettim. Konuşmayı kayıt altına alırsanız, bana da dinlemem için bir nüshasını verebilir misiniz diye. O da, tamam deyip dönüşte hastaneye kadar gelerek kaydı teslim ettiler. Ben de uygun bir zamanda yazıya dönüştürür, işler ve arkadaşlarımla paylaşırım diye düşündüm. Aradan iki ay geçti. Emekli oluşumun ilk günlerinde videoyu dinliyor, cümleleri yazıya dönüştürüyorum. Maksadım bu bilgi ve sevgi hazinesinden daha çok insanımız faydalansın.
DOSTLUK BAŞKA BİR ŞEY
Yakın zamanda kaybettiğimiz Yılmaz Sevim beye rahmet dileyerek başladı konuşmasına. Keza daha önce bu meclislere katılanları, eskileri hatırlamak gerekiyor diyor ve ekliyor; vadesi gelip aramızdan ayrılan Sami Aksoy, Hacı Rahmi ağabey, Bülent Koşmaz, Yaşar Uğur (Yüncü Yaşar), Kemal hocam, Hayri Köroğlu, Akile hanım. Hepsine rahmet dilediler, biz de tabii ki.
Allah sıralı ölüm versin. Ölüm hayatın bir gerçeği diye başladı. Aslında Hz. Mevlana’nın ifadesiyle “Düğün Günü–Şebi Arus” dediği ölüm günü geldiğimiz yere dönüyoruz. Dünyayı çok sevdiğimiz için kaybetmek veya kayıp olarak görüyoruz; hayatını kaybetmek gibi. İnsanı mutlu eden şey, dostluk. Deniz leş barındırmaz, derler. Bir şekilde yok eder. Çok şükür, bu topluluk şu kadar zaman içerisinde kanıtlanmış oldu ki içimizde fitneci, fesatçı, kötü niyetli, başkasının iyiliğini istemeyen insan yok. Dolayısıyla bu çok büyük bir nimet. Birbirimizin kıymetini bilmemiz gerekiyor.
Başkan Kenan hoca bana teşekkür etti ama esas ben ona teşekkür ederim. Bu sohbete geliyorsunuz; sizin dinlemeye, benim de dinleyene ihtiyacım var. Dolayısıyla hiçbir güzellik tek başına gerçekleşmez. Şunu da ifade edeyim ki konuşmacıyı iyi konuşturan sadece dinleyicinin samimiyetidir. Dinleyici samimi değilse siz istediğiniz kadar inci saçın ağzınızdan, o sözler keyif de vermez fayda da üretmez. Allah resulünün en önemli dostları sahabîlerdi[1] ve bu insanlar samimi insanlardı. Birbirlerini seviyorlardı ve hep bir dostluk duygusu içindeydiler.
MANİSA'NIN BEREKETİ
Ben her ortamda dile getiriyorum; Manisa özellikle benim için bereketli bir yer. Kendimi burada buldum. Şunu tam bir açıklıkla ifade edeyim; tam 22 yıl sizlerle ev sohbetleri yaparak Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir ettik, tercüme ettik. Kur’an-ı Kerim’in iniş süresi 23 yıldır. Kaldı ki o 23 yıl kameri (ay) yılıdır. Normalde güneş takvimine göre 21 yıldır. Ay takviminde her 33 yılda aylar tam bir tur dolandığı için. Vahiy süresi 22 yıl 2 ay. Bu süreç içinde çok güzel sohbetler ve çok güzel günler yaşadık. Daha sonra o birlikteliklerle, onun bereketiyle bir meal ortaya çıktı. Sizlerin sorularınız hatta bakışlarınızla; bakışlar inanın insanda doğuş sağlıyor. Bir güzeli seversiniz, göz yanılabilir; gönlünüz sever ama o sevdiğiniz insan sizin gönlünüzü yorabilir. Olmuyor mu; canımız kadar sevdiğimiz evlatlarımız bazen gönlümüzü yormuyorlar mı? Ama dostlar ruhuyla severse, ruhlar birbirini yoğurur ve bende sen, sende ben gibi birliktelik olur. Ben bizim böyle bir duygu ile bir araya geldiğimizi, bu manada da emsali az bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Bu birlikteliği korumak gerekiyor. Sabah 06.00’da iniyorum Manisa’ya. Dokuza kadar bir yerde eyleniyorum. Hocam biz gelip alalım diyenleri de kabul etmiyorum. Sabahın o saatinde kalkıp gelmesine, yorulmasına gönlüm razı olmuyor. Bazen kendime soruyorum, artık yaşın yetmiş oldu, biraz yavaşla desem de sizleri görünce o kaygılar ortadan kalkıveriyor. Sonuç itibariyle şu manzarayı görünce her şey siliniyor. Allah onun bereketini manevi anlamda da veriyor.
NE KONUŞALIM… ALLAH’A YARDIM EDİLİR Mİ?
Aklıma bir ayet geldi. Ayeti duyunca şaşıracaksınız ama şöyle diyor “Allah’a yardım edin. Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.”(Muhammed 47/7) Tam şekli; “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Diyanet İşleri Başkanlığı Meali) Devamı da var. Mealen; “Allah’a yardım ederseniz Allah sizi yaşadığınız topraklarda, bir ağacın kökleri gibi derinleştirerek korur, sabit kılar ve oraya bağlarız” Yani ebedi olarak o topraklarda kök salar kalırsınız.
Şimdi Allah’a yardım etmek ne demek? Bu önemli bir konu. Haşa Allah yemekten de yardımdan da münezzeh[2] yüce bir varlık.
Şu kıssa çok hoşuma gider. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’si geniş anlamda ve şiir dilinde bir Kur’an-ı Kerim tefsiri olarak da kabul edilir, ki özü itibariyle öyledir. Orada geçen bu kıssa samimiyetin ve gönül dilinin önemini vurgulayan tasavvufî bir öğreti olarak bilinir. Hz. Musa (as) Sina dağında, vahiy almaya giderken bir tane çoban görmüş. Hava soğuktur. Çoban ellerini açmış dua ediyor. Allah’ım neredesin. Hava çok da soğuk; üşümüşsündür, sana çorap öreyim, sana çorap giydireyim, sana hırka giydireyim. Allah’ım acıkmışsındır; sıcak çorba ikram edeyim. Musa peygamber bunu duyunca, “Sen ne dediğinin farkında mısın, utanmaz, Allah acıkır mı, üşür mü” deyince; bu sefer “Vay ben dinden çıktım, büyük hata ettim” diye ağlaya ağlaya, bağıra bağıra kaçmaya başlıyor.
Bunun üzerine Cebrail bir vahiy getiriyor; “Ey Musa, biz seni sevenleri buluşturmak üzere mi gönderdik, sevenleri birbirinden ayırmak için mi?” Çobanın sevgisi böyle. Kendi neye ihtiyaç duyuyorsa, neden rahatsız olduysa haşa, Allah’a da öyle anlatmaya çalışıyor. Tabii ki burada kullanılan ifade ve cümleler Kur’an’da bire bir aynen böyle geçmez. Bu daha çok tasavvufî veya edebî bir yorumdur. Ancak Kur’an’da Hz. Musa’nın gönderiliş amacıyla ilgili ayetler, anlam bakımından yakın bir çerçeve çiziyor.
AYKIRILAR / AYKIRIKLIKLAR
O bakımdan bir hadisi kudside Yüce Allah[3] “Ben kulumu zannıyla; yani, kulum beni nasıl tasavvur ederse, onun kalbine öyle tecelli ederim” diyor. Şimdi, aura diyorlar, frekans diyorlar. Ama hepsi aynı şeyi; bu hadisi anlatıyor. Ve Mevlana’nın sözü de öyle; “Sen düşünceden ibaretsin, cancağızım. Gül düşünürsen gülistan[4] olursun, diken düşünürsen, bir fırıncıya odun.” Zihni temizlemek, gönlü temizlemek, zihin ve gönül temizlendiği zaman da sahibi o haneye geliyor. Hane mamur olmadan, sahibi haneye girmiyor. Yere göğe sığmayan Allah, bir müminin gönlüne sığıyor. Ve Allah Teâlâ gönle tecelli ettikten sonra, zaten her şeyin kaynağı O oluyor, güzellik anlamında.
Şimdi tekrar dönüyorum, Allah’a yardım etmek ne demek. Sevgili dostlar, önce şunu söyleyeyim. Dokuz Eylül’de (eski üniversitem) 25 yıl çalıştım. Orada belli zihniyetteki insanlar kendi görevlerini yapıyorlar. Birisi, her dersimi kayda aldırıyor, sosyal medyada sizi rezil etmek için, başını sonunu kesiyor, “İşte sapık hoca, Kuran dersinde filan…” diyerek yalan ve yanlış ifadelerle iftira atıyor. O konuda epeyce başım ağrıdı. Gün geldi Eskişehir’e tayin oldum. Onlardan kurtuldum diye seviniyordum. Orada da aynısı zuhur etti. O da bir cemaat mensubu, “zındıktı, kâfirdi” gibi ithamlar. Şunu düşündüm: Allah’a çok şükretmem lazım. Çünkü Eskişehir’de karşılaştığım o zat, İzmir’dekinden daha beceriksiz. Bir yerde bir güzellik varsa, bunun zıddı da olacak. Dikensiz gül bahçesi yok. Felsefeciler buna paradoks[5] diyorlar. Bir şeyin mutlaka zıddı olmak durumunda. Hayatın her anını asude[6], dertsiz tasasız geçirdiğin zaman insanın ruhu da ölüyor (duyarsızlaşıyor), zihni de ölüyor, hiçbir aşama sağlanamıyor.
IRAK İŞGAL EDİLDİ
Yıllar önce Eğitim merkezindeyim, Manisa’da. 1991, burada hocayım. Ali Gülfidan hocam geldi. “Üstat çok kötü, çok kötü bir şey oldu.” “Ne oldu?” dedim. Amerika Irak’ı işgal etti. “Ali ağabey sen işine bak dedim, sana ne?” Yıllar sonra anlatır; “öyle üzülmüştüm ki o zaman, sen öyle deyince rahatladım” der. Evet, Allah’a yardım şu; “Kişinin kendi imkânları içinde, sorumluluğu neyse onu yerine getirmesidir.” Allah Teala, bize şu lider, bu lider, şu valiyi sormayacak. O bana, beni ve benden soracak. Dinleyenleri göstererek; “Şu kadar güzel insan seni insan yerine koyup dinlemeye geldiler. Onlara din adına, insanlık adına, güzellik adına, Kur’an’dan Sünnetten ne aktardın” diye soracak. İsrail’in yaptığı zulümlere üzülüyoruz. Üzülmekle olmuyor. Adamlar, o katiller bu noktaya, bu duruma gelebilmek için çalıştılar çabaladılar; miladi 70 yılındaki “kutsal mabetlerinin yıkılışı”ndan[7] 1900 yıl sonra, kendi inançlarının gereğini yaptılar ve devletlerini kurdular. Ve hala bugün, içtiğimiz koladan, yediğimiz cipse varıncaya kadar adamlar marka oluşturmuş, dünyaya satıyorlar, gereğini yapıyorlar. Allah’a yardım demek, herkesin inancının gereği neyse onu bilmesi ve yapmasıdır. Bunu yaptığınız zaman her şey zincirleme devam edecek, ne Gazze katliamı olacak ne de memlekette şu terör bu boyutta olacak.
Kur’an-ı Kerim bize “Güçlü olun, birliğinizi beraberliğinizi kaybetmeyin; kaybederseniz ruhunuz gider, canınız gider” (Enfâl 46, Âl-i İmrân 103) diyor. Allah’a yardım, Allah’ın koyduğu kuralları yerine getirmek demektir. Bu herkes için elinin uzandığı yerdir, hayallerinin değil. Hayallerimiz olacak. Ama çalışma alanımızda her şeyin gereğini yerine getireceğiz. Hadisi şerif var; “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” Çok sahih, sağlam bir hadistir. Bizim sürümüz çoluk çocuğumuz, hocaysak öğrencilerimiz, işverensek işçimiz, komşumuz, arkadaşlarımız; elimizin uzandığı yerlerin hepsi. Bunların hakkını vermek için ne gibi projeler yapabiliriz, buna çalışmalıyız.
BAŞBAKAN OLSANIZ / MALAYANİ OLMAK
Eskiden kahvede maç seyrederdik. Herkes antrenör olmuş, küfürle karışık uzaktan talimat veriyor. “Şu sporcuyu çıkar bunu maça al, vs.” Almanya’da bir anket yapılmış, bir terziye soruyorlar; “Başbakan olsanız ne yapardınız “diye. Adam boş boş bakıyor, “nasıl yani” diye karşılık veriyor. O konuda hiç hayal bile kurmamış, düşünmemiş. “Ben terziyim. Benim hayalim mesleğim üzerinden işimi geliştirmek, büyütmek” diyor. Bir başkası, sanayici. İşini büyütmek, geliştirmeyi hayal ediyor. Bizde ise farklı. Bunda biraz genetiğimizin de etkisi vardır. Bir Arap bir yere gittiğinde “Burada güzel yiyecek içecek yer nerede” diye, bir Yahudi “Burada en çok alınıp satılan nedir?”, bir Türk de bir yere gittiğinde “Burayı kim yönetiyor” diye sorarmış. Böyle yönetme özelliğimiz var ama onu da sadece lafla değil; gereğini yaparak olmalı. Herkes elinin uzandığı, gücü yettiği kadarını yapacak. Irak’ı işgal etti ne yapabilirim. Siyasi gücüm bir yetkim yok. “Malayani” diye bir kelime var; Arapçadır. Türkçesi; seni ilgilendirmeyen konu. Konuşunca hiçbir sonuç alamayacağın bir konu demek. Malayani, kalbi karartan bir şey. Kalp kararınca, merhamet gider. Kalp kararınca, karşı tarafın güzel sözlerini anlama hali de gider. Kalp kararınca karşılıklı sevgi ve muhabbet de gerçekleşmez.
16 yıl Abdurrahman Gürses Hocaefendiden kıraat eğitimi aldım. Altı yıl Manisa İstanbul arasında her ay gidip geldim eğitim için. Daha başka hocalardan da tefsir, fıkıh okudum. Hiçbir hoca benden bir ücret almadı, talep de etmedi. Bir hoca bir hatırasını anlatmıştı: “Bir hocadan ders alıyorum, evine gittim. Hoca ‘evladım sağlığım bugün biraz iyi değil, dersi sonra yapsak’ dedi ve ben de evinden ayrıldım. İki saat sonra yaşlı eşini bana göndermiş. “Hoca kendini biraz iyi hissediyor, gelsin dedi” diyor. Gittim dersi yaptık. Hoca o gece vefat etti. Ders esnasında demişti ki: “Evladım seni geri gönderdim, biraz rahatsızdım. Bu nefes boğazımdan çıkmadıkça sizleri okutmak, benim boynumun borcudur” diyor.
DİN HİZMETLERİ, MAAŞ VE HASBİLİK
Daha düne kadar imamların, hocalarının bir maaşı yoktu. Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri başkanlığının kurulması ile din görevlilerine maaş bağlanmış. Ondan önce Osmanlı’da cami ve medrese görevlilerinin maaşları doğrudan devlet bütçesinden değil, vakıflar aracılığıyla karşılanıyordu. İmam ve müezzinler, vakıf gelirlerinden veya tahsis edilen mülklerden geçimlerini sağlıyordu. Bugün (2025) bu sistemin halen Özbekistan’da uygulandığına şahit olduk. Konuyu biraz araştırdım. Bizde bir de Fahri imamlık diye bir ifade vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda olmayan, maaş almayan, gönüllü olarak camilerde imamlık yapan kişilere verilen ad. Fahri imamlık uygulaması Türkiye’de özellikle köy ve kasabalarda imam ihtiyacını karşılamak için 1950’lerden itibaren yaygınlaşmış; ancak 2000’li yıllara gelindiğinde kadrolu din görevlilerinin artmasıyla fiilen sona ermiş.
MAAŞ YOK
Devam edelim; benim hafızlık yaptığım hocamın (fahri imam) yıllık ücreti 40 kile buğday. İki adet 18 kiloluk yağ tenekesi dolusu buğday bir kile eder. Yani 80 teneke buğday. Sabah namazında ders okutmak üzere geliyor. Yatsı namazını kıldırdıktan sonra gidiyor. Yemeğini de kendi evinden biz getiriyoruz. Bu şekilde yılda 20 hafız yetiştirirdi o günün şartlarında. Şimdi daha büyük imkânlar var, ama o aşk şevk olmayınca, olmuyor. İzmir’e gidince fakültenin arka tarafında borçlanarak bir yer aldım. Amacım; orada meraklı öğrencilere ilave eğitim desteği faaliyetinde bulunmak idi. 2013’de aldığımız o yeri, 5-6 yıl kullandık. Eskişehir’e gidince, arkadaşlara orayı kullanmak isterseniz kullanın dedim, ama ilgi görmedi. Devlet kurumları, hocaların resmi maaş karşılığında verdiği eğitim ile “geçerli diploma” veriliyor ama “yeterince ruh verilemiyor”.
Ruh verecek olan şey; karşılık beklemeden verilen ilimdir, hizmettir. Olmayınca orayı satarak Eskişehir’de güzel bir yer almak nasip oldu. Çocuklarıma vasiyet ettim: “Burası vakıflaşıp benden sonra da ilme devam edilecek. Siz yürütemezseniz bir vakfa bağışlarsınız. Bu Diyanet Vakfı olabilir.” Buranın kuruluşunu sağladık. Osmangazi İlahiyata gittiğimde sekiz anabilim dalında hoca yoktu. Allah bana çok hayırlı bir rektör nasip etti. Pek çok hoca almak nasip oldu. Çoğu da kendi öğrencim. Bir isteğim oldu onlardan; “Eğitim için kurduğumuz derneğe (MİKSAD) geleceksiniz, ders dışında da hizmet edeceksiniz." Şimdi on civarında hoca burada tam destek veriyor sağ olsunlar.
BURS VERMEK VE İÇTENLİK
Bir de, var olun, içinizden bazı dostlar öğrencilere burs desteği verdiniz. İzmir’deyken de -evim Manisa’daydı- bazen Manisa’daki kuyumcular çarşısındaki bazı dostlardan burs desteği isterdim ve onlar da verirlerdi. Bir tanıdık var, çarşıda karşılaştım, ona söylemeye gönlüm isteksiz. Gerekçesi de açık değil. Canım istemiyor. Günün birinde, “Herkesten burs talebinde bulunduğun halde, benden neden almıyorsun, benden istememenin bir sebebi mi var, bir hata mı görüyorsun” dedi. Tamam, alırız dememe rağmen ısrar edince, ben de “Estağfurullah dedim, burs verebilirsiniz istiyorsanız. Ancak bir şartım var” sözüme, “Nedir?” deyince; “Her yıl eylül ayı gelince beni arayacaksınız ve bu yıl bizim görevimiz nedir, diyeceksiniz. Aksi halde bir daha talepte bulunmam” dedim; “Tamam” dediler. O zaman geldi. Diğer burs verenler beni aradıkları halde o aramadı. Bir gün aralık ayında karşılaştık. “Hocam bu yıl aramadın vs.” Genelde insanları kırmamaya dikkat ederim. Bir konu, sorun varsa hakaret etmem, biraz şakaya vurarak anlatmaya çalışırım. Ama o gün biraz ağır konuştum. “Siz hocaların kapınıza gelip bir kişi veya kuruluş için yardım istemelerine alışmışsınız. Ben bir ilahiyat hocası olarak sizin kapınıza tekrar gelmeyeceğimi, sizin beni aramanızı o zaman söylemiştim. Aslında ben size yardımcı olmaya çalışıyorum. Üzerinizdeki mali sorumluluğun (ibadet/zekât vs.) doğru yerlere ulaşması konusunda. Sizin tavrınız ise böyle üstenci. Karşınızda el ovuşturarak yardım isteyen hoca görmekten keyif alıyorsunuz” demiştim ve bir daha ondan öğrenciye burs desteği istemedim.
“MAHİR İZ” GİBİ İZ BIRAKMAK / SERMAYE
Burs verdiğimiz gençlerin sigara içmemesini, başarılı olmalarını teşvik ediyoruz. Burs verenlerden daha fazla sorumluluğumuz var gençler üzerinde. Bizim fakülteye girdiğimiz yıl (1975) hemen bütün hocalar Mahir İz diye birinden söz ederlerdi. Hocaymış ama biz göremedik, 1974’de vefat etmiş. TBMM’nin ilk zabıt katiplerindenmiş. Maaşını hizmetli alır, “Oğlum, maaşın kırkta birini dağıt, kalanını getir” dermiş. “Hocam malın nisap miktarında olması ve üzerinden bir yıl geçmesi lazım” diyenlere, “O cimrilerin, zekât vermek istemeyenlerin fıkhı” dermiş. Oradan aklımda kaldığından, gençlere “Maaş aldığınızda maaşınızın kırkta birini dağıtın” derim. Söylediklerimizin bir kısmı bunu ciddiye almıyor. Bir kısmı da “Hocam siz zamanında bize çok burs temin ettiniz, destek oldunuz. Biz de şimdi aynı görevi yapacağız, destek olacağız” deyip fazla fazla burs parası gönderen eski öğrencim var. Şunu gördüm; “Hayatta en büyük sermaye, güven”. Bu toplumun en çok koruması gereken değeri “güven” olmalı. Makbuz versen de maliyenin denetimi olsa da teftiş yapsan da istenirse bir kılıf uydurulabilir. Hz. Peygamber (as) “Allah’tan korkmuyorsan dilediğini yap” buyurmuştur. Her şeyin başı güven. Bu yıl 43 öğrenciye burs veriyoruz; tıp, mühendislik, işletme, ilahiyat öğrencileri.
DOĞRU ÖĞRENCİ
Doğru öğrenci bulmak toprakta altın bulmak gibidir. Kimi yetim, kimi ana baba ayrı, kimi şu kimi bu. Ödeme miktarları da öğrencinin durumuna göre. Doğru öğrenciye verilmiş ise, memlekete büyük hayrı olabilir. Kadir kıymet bilemeyen de olur, önemli değil. Biz sonuç almaya değil, süreci doğru yönetmeye adayız. Sefer bizim işimiz, zafer Allah’ın. Gereğini yapmak Allah’a yardım etmek demektir. Adam kâfirdir, adam zalimdir; Allah’ın kanunlarını yerine getiriyor, zulmediyor. Müslüman Allah’ın rahmetini, mağfiretini biliyor, lütfunu biliyor ama gereğini yapmıyor. Hiç unutmam Kastamonu’ya gidiyorum. Ormanlarda şu levhayı gördüm: “Allah’a yağmur için açılan en güzel eller, göğe açılan ağaç dallarıdır.” Sen ağaç dikme, sonra yağmur iste. Doğu ve güneydoğuda her yer ağaçsız. Olmuyor, deyip kestirip atıyor. Dikilse mutlaka olur. Gereğini yapıyorsanız, Allah lütfediyor; yapmıyorsanız bedelini ödüyorsunuz. Sizin yüzünüzden başka canlılar da bedel ödüyor.

DÜNYA’DA İKİ MİLLET VAR
Şunu artık gönül rahatlığı ile söyleyebiliyorum ki, tabirimi hoş görün: Dünyada iki millet var. Türkler ve Yahudiler. Türkler Allah’ın temsilcisi, Yahudiler şeytanın temsilcisi. Bakın benim hiçbir zaman ırkçılığım olmamıştır; geçmişte de. Ama bu çok açıktır ve tecrübemle söylüyorum ki, diğer bütün dünya insanlığı bu iki milletin peşinde. Maalesef çoğu da Yahudi zalimlerinin peşinde. Allah bize yardım edecek, elinde başka bir millet yok. Ama bizim o yardımı hak edecek bilinç ve eylemde bulunmamız gerekir. Başka millet yaratır mı, tabi ki yaratır; ama O’nun kuralları gereği yüz yıl lazım. Yüz yıla kadar yeni bir millet yaratacaksa, tamam, Allah’ın gücü sonsuz. Ama şu an için, gerçekten Allah’ın muradını gerçekleştirecek bizden başka bir millet de yok.”
MUAVİYE, YEZİD VE İKİNCİ MUAVİYE
Toplumsal anlamda, iktisadi konularda iddialı cümle kurmam, hadsizlik olur. Görüşüme katılırsınız katılmazsınız; bilemem. Yetmiş yıllık hayatımda çocukluğumdan beri şahit olduğum gözlem ve bildiğim şu; bu topraklar tarihinde hiç bu kadar bolluk görmedi. Padişahların görmediği kadar imkân gördü bu topraklar. Fakat saygı sevgi azalıyor. Maalesef tarihte zenginliğe ulaşıp da yozlaşmayan toplum yok. Geçenlerde bir şey okudum. Allah Resulünün en yakınındaki sahabilerden biri vali yapılmış, fakat yolsuzluk yapmış. Hz. Ali zamanında oluyor olay. Şaka değil; ciddi bir yolsuzluk. Valilikten azlediliyor, Bir şekilde kaçıyor ve malları da kaçırıyor. Onun yerine vali olan da yolsuzluk yapıyor. Yani maddi imkanlar her zaman ciddi bir imtihan. Muaviye’nin torunu, Yezid’in oğlu tahta geçiyor. Seçimle gelen dört halifeden sonra hanedanlık tekrar ortaya çıkıyor. Çünkü gelenekte var. Bu ikinci, yani torun Muaviye dedesinin adını taşıyor ama dindar ve namuslu biri.
KÖTÜ OLMAYACAĞIM / İKİ AY
Halkına hitap ediyor: “Dedem Muaviye’ye çok kötü şeyler yaptırdınız, Peygamber’in hanımı ile savaştırdınız. Babam Yezid’e çok kötü işler yaptırdınız, Hz. Peygamber’in torununu katlettirdiniz, şehit ettirdiniz. Bana bu gibi kötülükleri yaptıramayacaksınız, ben Allah’ın yolundan ayrılmayacağım” diyor. İki ay sonra zehirleniyor, yatağında ölü bulunuyor. Adamın tahtta kalış süresi iki ay. Niçin; hak, hukuk, adalet dediği için. Ben bunun normal olduğunu iddia etmiyorum. Sadece dünyevi imkânların baştan çıkarıcı özelliğine dikkat çekiyorum. Onun için, lütfen "bireysel arınma"yı önemseyelim. Nedir o? Geçenlerde Kayhan Yıldızoğlu; “Kalbinde fitne, fesat olan; merhamet olmayan kişi mutlu olamaz” diyordu. Başkasını kötülüğünü isteyen kişi mutlu olamaz. Paylaşım, sevgi, rahmet, merhamet. İçimizden bu kinleri, kibirleri atarsak mutlu olacağız. Zaten, sıkça söylerim, kin ve kibrin olduğu kalbe Allah tecelli etmiyor. Çevremizde ve içinde yaşadığımız ortamda adaleti sağlayacağız.
HZ. ÖMER
Bir gün şehri denetlemek için sabah erken saatlerde sokağa çıkıyor Hz. Ömer. Bir evden anne ile kızının tartışmalarını işitiyor. Kız ile annesi tartışıyorlar. Anne, deve ve koyunların sağılan sütlerinin içine su katmak istiyor. Kızı da itiraz ediyor. "Anne Allah’tan kork" diyor. Annenin “Ömer zaten duymaz, Allah da affeder” sözüne kızının cevabı: “Anne Allah kul hakkını affetmez” diyor. Bu konuşmaları duyan Hz. Ömer aileyi araştırıyor ve o kızı oğluna gelin olarak alıyor. Bu evlilikten Ömer ibn Abdülaziz doğuyor. Bir taraftan da Emevi ailesine mensup. İktidarda iki yıl kalmış. Onun döneminde İslam coğrafyasında zekât verilecek fakir kalmamış, diye bilinir.
İMAMI AZAM EBU HANİFE / PEYGAMBER KIZI FATIMA
Doğu Anadolu’da meşhurdur. Bu arada ben de ekleyeyim. Bu hikâyeyi Gördes’te 1900 doğumlu, benim kişiliğimin gelişmesinde büyük rolü olan, okuryazar bile olmayan rahmetli ninemden /babaannemden (Emine İlker) de dinlemiştim, hem de birkaç kere. Olay belki gerçektir, belki de ilaveli bir kıssadır, bilmiyoruz. Kahramanın adı Numan’dır. Bir nehir kenarında nehrin akıntısı ile gelen bir elmayı Numan alır ve düşünmeden ısırır. Sonra aklı başına gelir. Bu bana ait değil, bunun sahibini bulup helallik isteyeyim diye nehir boyunca yukarı doğru yürüyüp elma bahçesini bulur. Sahibine konuyu anlatıp helallik ister. Bahçe sahibi gelen kişinin durumunu anlayıp ona bir şartla der. Rivayet bu ya (biraz da halkın dini ahlaki eğitimi için genişletilmiş olmalı) “Önce yedi yıl yanımda çalışacaksın, sonra da bir kızım var. Kör, sağır, dilsiz ve çolak; onu da alacaksın. Haramdan bu kadar çekinen genç Numan bütün bunlara razı olup orada yedi yıl çalıştıktan sonra kız ile evleniyor. Bakıyor ki evlendiği kız ne kör, ne sağır, ne dilsiz ne de çolak. Kayın babasına “Bir yanlışlık mı var, bana bahsettiğin durum ortada yok” der. O da kızım harama bakmaz, onun için kör dedim. Benim kızım yalan söylemez, onun için dilsizdir dedim. Kötü söze kulak vermez, onun için sağır dedim, Harama el uzatmaz, onun için çolaktır dedim der. Sonunda hikâyenin gerçek tarafında; bu evlilikten İmamı Azam (Büyük imam) Ebu Hanife doğar. Onun için çocuklarımızın huzurunu, iyiliğini istiyorsak helal lokma, helal lokma, helal lokma.
HELAL LOKMA
Dünyanın en kötü yerine bırakın. Haram bulaşmamış çocuk asla bozulmaz. Asil azmaz, bal kokmaz derler. Bir de biz Allah’a yalnız hesap vereceğiz. Ne diyor “Yalnız doğdunuz, yalnız ölecek ve yalnız hesap vereceksiniz.” Kimse bizi kurtaramaz. Fatıma annemize bile, Hz. Peygamber, ”Babam peygamber diye güvenme. Ben seni kurtaramam” diyor. Yine bir gün bir sahabenin vefat etmesi üzerine Hz. Peygamber (as) kendi eliyle onu kabre indiriyor. Bir kişi çok mutlu oluyor ve ona imreniyor. Sesli olarak, “Ne mutlu artık o cennetlik” sözünü duyan Hz. Peygamber, “Nereden biliyorsun” deyince, “Mezara peygamber eliyle konan kişi o” diye cevaplıyor. “Allah’a yemin olsun ki ben bir peygamberim. Ben bile akıbetimin ne olacağını bilmiyorum” diyor iki cihan serveri(

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum