Prof.Dr.Kenan ERDOĞAN

Prof.Dr.Kenan ERDOĞAN


“El- hükmü li’llâh”

21 Şubat 2017 - 15:25

 

“El- hükmü li’llâh”

Geç Kalan Bir Taziye Yazısı ve Taziyet-nâme Geleneğimiz Üzerine Birkaç Söz, Birkaç Dörtlük[1]

 

 

                                                        Doç. Dr. Kenan Erdoğan

 

 

Rahmetli çevresindekilere vefatıyla da büyük bir dayanışma ve ibret dersi verdi. Mübarek Cuma günü olduğu için çok kalabalık bir cemaatı oldu. Kendi evinde hanımlar, ve oğlunun evinde erkekler olmak üzere, iki eve taziye için gelen ziyaretçiler binden fazla oldu desem hiç mübalağa değil. Gelen ziyaretçilerin getirdikleri yemekler, defalarca konulup kaldırılan sofralarda beraberce yenildi, içildi.  Ruhuna rahmet okundu. Böylesine canlı bir taziyeye ilk defa rastladım desem yanlış olmaz. Gerçi babam da 1987’de rahmetli olmuştu ama köy yerinde sınırlı bir merasim olmuştu. Burada Erzurumluların gerçekten geleneklerine nasıl sahip çıktıklarını, nasıl dar günlerinde birbirine yardım ederek acıları beraberce bölüştüklerini yakından gördüm. Hepsinden Allah razı olsun.

 

Taziye adetleri memleketin belki her tarafında aşağı yukarı birbirine benzer ama ben yine de bu taziyeden biraz bahsetmek istiyorum. Bir defa cenaze namazı ve defin sırasında aile ve çevresinin, ve bilcümle müslümanların katılımı tamdı. Belediyelerin cenaze için otobüsleri tahsisi çok güzel bir hizmet. (Bazı yerlerde belediyeler düğün, ölüm, misafirlik vb. gibi programlar için çok amaçlı evler ve odalar tahsis veya bina etmiş. Yazı uzun geçen yerlerde veya yazın, taziye çadırı gibi adetler de insanları kaynaştıran, muhabbeti koyulaştıran gelenekten geleceğe yapılan güzel yatırımlar.) Vatandaşlar önce mezarlıkta, sonra otobüslerle dönüşte, dışarıda evin önünde, yakınlarına toplu bir taziye ve dua ederek dağılıyorlar. Sonra ailecek, tekli veya daha çok guruplar halinde, eşi veya büyük oğlu gibi belirli bir kimsenin evine yakın akrabalarının toplu olarak bulundukları bir eve taziye ziyaretleri başlıyor. Gelirken yukarda bahsettiğim gibi genellikle yiyecek bir şeyler getiriyorlar. (Kimi yörelerde ev veya lokanta gibi belli bir mekanda varlıklı akrabaları veya Müslümanlar bu yemek işini düzenliyor.) İçeri girer girmez gelenlerden biri Kuran okumayı biliyorsa hemen bir aşır (Kur’an’dan on ayet, yahut bir bölüm) okuyor sonra fatiha veriliyor. Usulünce aşır okumayı bilmiyorlarsa “merhumun ruhuna” diyerek yine fatihaya davet ediliyor. Sonrada El hükmü li’llâh “Hüküm Allâh’ın”, diyerek innâ li’llâh ve innâ ileyhi râciûn okunuyor ve hepimizin O’ndan geldiği, cümlemizi O’nun yarattığı ve sonunda yine O’na (Allâh’a) döneceğimiz hatırlatılıyor. Üç gün boyunca çocuklar dahi ayetten alınan Arapça bu iki üç kelime yahut cümleyi ve anlamını öğreniyor, ezberliyor. Gelen giden misafirlerle, adeta dolup boşalan bu dünya misafirhanesinin bir örneği yaşanıyor.

 

Herhalde Kuran ve ondan gelen dersler, sohbetler, onun nuru, tesellisi olmasa oradaki, cenaze evindeki suskunluklar dahi korkunç gelir insana. Hele bazı gafil müslümanların cenazesinde olduğu gibi isyan edercesine feryad u figanla ağlamalar acıya acı katıyor, yaraya tuz basıyor (şükür bunların hiçbiri olmadı). Halbuki emir yücelerden geliyor. Öyleyse ölümü vakarla, sükunetle kabul etmeli, karşılamalı. Şikayeti çağrıştıran aşırı üzüntü ve çığlıklardan çekinmeli. Ta ki böylece rahmetlinin de ruhu rahat etsin. Sonra zaten yapacak ne var ki, elden ne gelir ki ölüm karşısında. En iyisi ders almak ibret ve hikmetle susmak. Zaten mülk O’nun değil mi? Veren de O, alan da..

 

Öbür taraftan ölümle mevkiler, makamlar, mallar mülkler, şanlar şöhretler hepsi boş ve anlamsız kalıyor. Ölüm, zaten hayata her zaman bir sıfır galip. Hayatı ve varlığı yutan kara bir delik. Ve orada yalnızca inancın güzelliği bir güneş gibi insanın içini ısıtıyor, ışıtıyor. Kuranın ve Nurun teselli ve müjdeleri hayatı ve ölümü yeniden yorumlayıp bir daha güzelleştiriyor, başta En Sevgili’ye olmak üzere tüm sevdiklerine kavuşma ortamı sağlıyor. Adeta üzülecek değil sevinilecek bir hal haline getiriyor ve “öyleyse kabir kapısına ağlayarak değil gülerek giriniz” diyor. Evet rahmetliyi onlarca aşır, yüzlerce fatiha ile böylesine gülerek ebediyete uğurladık. Allâh bize de böyle güzel hayatlar ve ölümler nasip etsin.

 

Taziye geleneklerimiz canlı olarak hala yaşadığı gibi tarih içerisinde çeşitli edebi ürünlere de yansımıştır. Kutadgu Bilig’den başlayarak değişik tarihi ve edebi verimlerde bir çok örneğine rastlasak da bu münasebetle sözü fazla uzatmanın uygun olmadığını düşünüyor, bir nebze, duygu dünyamızın sultanlarına, şairlere sözü teslim etmek ve Manisa’da bulunmamız dolayısıyla Manisalı iki sufi şairin taziyet-nâmesinden üçer dörtlük örnek vererek böylece konuyu hitam-ı misk kabilinden el- hükmü li’llah ile kapatmak istiyorum. 

 

Birincisi, Manisalı olan ve Halvetiliğin orta kolunun kurucusu Yiğitbaş-ı Veli denilen Ahmed Şemseddin Marmaravî’nin yetiştirmesi ve müridi Vahib Ümmî diye anılan Abdüvehhap Elmalı’dan(ö.1595). Şiirin tamamı 9 dörtlüktür.

                   Ezelden âdeti böyle ilâhın

                   Melûl olma gönül el- hükmü li’llâh

                   İşinde hikmeti çok padişahın

                   Melûl olma gönül el- hükmü li’llâh

        

                   Enbiyâ evliya geçti bu yoldan

                   Duyun yok mu miskin senin bu hâlden

                   Kalem böyle çalınmıştır ezelden

                   Melûl olma gönül el- hükmü li’llâh

 

                   Salavât çok getir câna safâdır

                   Salavât vermemek câna cefâdır

                   Şefâ‘atçin Muhammed Mustafa’dır

                   Melûl olma gönül el- hükmü li’llâh[2]

 

İkinci örneğimiz ise daha önce bir yazımızda[3] kendisinden bahsettiğimiz Manisa Kulalı Mustafa Nüzûlî Efendi[4](ö.1744)’den. O’nun şiiri biraz daha uzun: tam 15 dörtlük.  Yazıyı uzatmamak için buraya yalnızca üç dörtlüğünü alıyor ve adı geçenlerin ve tüm inananların hepsinin ruhunu rahmetle anıyoruz.

 

                   Bu fani dünyadır bunda kalınmaz

         Dane dükenmedikçe insan ölmez

         Kendi kendin helâk etsen de olmaz

         Çare ne sabr eyle el-hükmü lillâh

 

         Mevte ilaç olsa ezel olurdu

         Evliyâ enbiyâ derman bulurdu

         Kalsa dünya Muhammed’e kalırdı

         Çâre ne sabr eyle el-hükmü lillâh

                  

İşte bu dünyanın hali böylece

         Ne gani kalır ne yohsul ne hoca

         Ne masum kalır en yiğit ne koca

         Çâre ne sabr eyle el-hükmü lillâh

 

 

 

 

 

Kırmızı Gül

 

 

 

ESKİ+İZ=ESKİZ

 

Gördüğüm her bir yüzden bir iz kalıyor bende

Bir yüz bin yüz oluyor bir yüz kalıyor bende

Yeni resimler gelip eskiler silindikçe

Eski yüzlerden yalnız eskiz kalıyor bende

Kenan Erdoğan

 

 

[1] Bu yazı, rahmetlinin vefatından bir hafta sonra kaleme alındı ama bir türlü yayınlanma imkanı bulmadı. Yazıyı biraz geliştirip değiştirerek yayınlamak şimdi burada kısmet olacakmış. Yazı Yozgat’ta yayınlanan Şehriyar dergisinin 14. Sayı ve Kasım 2009’da s. 49-50’de yayınlanmıştır.

[2] Bu üç dörtlüğü günümüz Türkçe’sine şu şekilde çevirebiliriz: 1.Ezelden Allah’ın adeti böyledir: Üzülme gönül, hüküm Allah’ın! (emir Allah’tan) O padişahın (Allah’ın),  işinde hikmeti çoktur. Üzülme gönül, hüküm Allah’ın! (emir Allah’tan) 2. Peygamberler de, veliler de (hepsi) bu (ölüm) yol(un)dan geçtiler (öldüler). Ey zavallı, senin bu halden (ölümden) haberin yok mu? Ezelden kalem böyle yazmıştır. Üzülme gönül, hüküm Allah’tan! 3. Peygambere salavat getirmek ruhu rahatlatır, ona saflık verir. Ona salat ve selam vermemek ruhu incitir. (Mahşerde) sana şafaatçi olacak Hz. Muhammet’tir. Üzülme gönül, hüküm Allah’tan!

[3] Manisalı Bir Şair: Mustafa Nüzûlî Efendi ve Taziyet-nâmesi, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S.13, s.203-215, Erzurum 1999.

Bu yazımızda mezkur şairin bu taziyesinin nesir halindeki bir çevirisini şöylece hulasa etmiştim. Şiirin tamamı uzun olsa da ölümün yalın gerçeğini net ve sade mesajlarla anlatan bu mensur çeviriyi, konunun daha iyi anlaşılması açısından özetle buraya almakta yarar görüyorum:

“Ölüm herkesin başına gelecektir ve sabırdan başka da yapılacak bir şey yoktur. Hüküm, emir büyük yerden gelmiştir. Ne yapalım? Dünyâ fanidir, kimseye kalmaz. İnsanın yiyecek tanesi tükenmedikçe ölmez. İnsan kendini de helak etse sabretmekten başka elinden bir şey gelmez. Eğer ölüme ilaç olsaydı, evliya enbiya bulur, Hz. Muhammed ölmezdi. Dünyanın hali böyledir. Ne zengin kalır, ne yoksul, ne genç kalır ne de koca? Ecel gelmeyince asla ölünmez. Gelince de ne eksik ne fazla, bir nefes dahi alınmaz. Ölümlü hastalıklara derman bulunmaz. İnsana ölüm anında isyan fikri gelir. Şeytan bu anda insanın bu zayıf tarafını bularak hücum eder ve sabredemeyenleri kendine bağlar. Onun için sabr etmek lâzımdır. Şeytana uyarsan dinden çıkarsın ve cehennem ateşine yanarsın, azaplar çekersin. Sakın bu cansız bedenine itibar edildiğini sanma, sen dini yaşantına dikkat et. Demek ki vadesi bu günmüş ne yapalım. Sabretmek gerekir. Allâh Kuran’ında, o kıyamet gününde dünyevi hiçbir şeyin fayda etmeyeceğini buyurdu. Kardeş,  ben seni düşünüyorum. Ne yapalım, sabretmek gerekir. Sakın ha cahillere uyup da küfre girme, imandan kendini mahrum koyma. Şimdi sana nasihatım; onu hayır dua ile anmak gerekir. Biz de dua ediyoruz, pek üzüldük ama ne yapalım taktir Allâh’ın! Sabretmek gerekir. Sanma ki bu dünyada baki kalacağız, sonunda hepimiz öleceğiz. Şimdiden sonra ruhu için hayır dua etmek gerekir. Ne yapalım Allâh cennette kavuştursun. Sabretmekten başka yapacak bir şey yok. Hüküm Allah’tan gelmiştir, ne yapalım?

 

[4] Nüzûlî ve Dîvânı ile ilgili bakınız: Kenan Erdoğan, Kulalı Mustafa Nüzûlî Dîvânı, Manisa 2004.

Bu yazı 3632 defa okunmuştur.