Prof.Dr.Kenan ERDOĞAN

Prof.Dr.Kenan ERDOĞAN

[email protected]

Asya’nın Kalbine Seyahat (Afganistan ve İran İzlenimleri)

24 Temmuz 2012 - 18:53

 

 

Asya’nın Kalbine Seyahat  (Afganistan ve İran İzlenimleri)

Prof. Dr. Kenan Erdoğan[1]

5 Eylül Pazar akşamı güneş batıp da ufkun kızıllıkları kaybolduğunda ve gece zifiri bir hal aldığında beş Türk bilim adamı olarak Asya’nın ağrıyan Kalbine, Afganistan’a doğru yola çıkmıştık. Nereye gidiyorduk? Bilinmez karanlık bir noktaya, bir maceraya mı gidiyorduk? Çünkü, daha çok edebi ve tarihi yönüyle Afganistan Türkiye İlişkilerini konu alan sempozyum aslında 4 ay kadar önce yapılacaktı. Ancak Bin Ladin’ın ölümü ve güvenlik nedeniyle bu ay bu haftaya ertelenmişti. Haliyle programın bu faciadan dolayı aksaması ve ertelenmesi ekipte bir hayli kan kaybına yol açmış, ekip (yaklaşık) 20 kişiden beş kişiye düşmüştü. Bu durum, programda bazı değişikliklere yol açmış ve program bir kültür gezisine dönüşmüştü.

Doğrudan Afganistan’a uçuşların azlığı ve pahalılığı da eklenince İran üzerinden Afganistan’a gitmenin daha uygun olacağına karar verildi. Buna göre önce İran Meşhed’e uçulacak oradan kara yoluyla Tus ve Nişabura geçilecek sonra Afganistan Herat’a gidilecek, oradan da Kabil ve Mezar-ı Şerif gibi diğer vilayetlere geçilecekti.

                Ekip kısaca Türk dili, tarihi ve edebiyatı üzerinde çalışan hocalardan oluşuyordu. Programın mimarı Fatih Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yusuf Çetindağ ve iki hocamız daha Nevâîşünas”tılar; yani Ali Şir Nevai üzerine çalışan bilim adamları idiler. Dolayısıyla hepimiz için Ali Şir Nevai, Hüseyin Baykara, Babür, Mevlana, Feridüddin-i Attar, Firdevsi gibi Türk Edebiyatı, dili ve tarihi için bu çok önemli şahsiyetlerin yaşadığı yerleri görmek, yaşayan insanlar üzerindeki hatıralarını, etkilerini müşahede etmek son derecede heyecan vericiydi.

                Saat 04’te Meşhed havaalanına indiğimizde bizi, İran ve Afganistan Herat’ta kılavuzluk edecek olan Emre Bey karşılamıştı. Kendisi Afgan Türk Koleji’nin öğretmenlerindendi. Rusça, Farsça, Özbekçe, Tacikçe ve Peştuca gibi birçok dili bilen Emre Bey, tecrübeli bir rehber olarak bizi dinlenmemiz için hemen bir apart otele götürdü. Otel, lüks olmasa da idare ederdi. Hem bütçemiz kısıtlı olduğu hem de hemen bütün oteller İmam Rıza’nın Ravza’sının ziyaret mevsimine denk geldiği için dolu olduğundan, Meşhed’de bu otel ancak bulunabilmişti. Birkaç saatlik bir dinlenmeden sonra Emre Bey’in kiraladığı bir minibüsle, zamanı daha iyi kullanmak adına hemen Nişabur’a doğru yola çıktık. Nişabur, Meşhed’e bir buçuk saat uzaklıkta bir mesafede firûze madenleriyle ünlü tarihi bir şehir. Ünlü matematikçi ve rubai şairi Ömer Hayyam ile tasavvuf dünyasının mühim simalarından Feridüddin-i Attar’ın türbeleri bu şehirdeydi. Tazim ve hürmetle ziyaret ettik. Fotograf çektirdik. Hayyam’ın türbesi dikkati çekecek tarzda farklı bir mimari üslupta yapılmıştı. Türbenin, onun rubaileriyle süslendiği anlaşılıyordu. Yanında ve önünde çiçeklerle süslü geniş bir park, parkın bir kenarında Hayyam’ın büstü de bulunuyordu. Az ilerde bir cami ve başka gösterişli bir türbe daha dikkati çekiyor, ve artık Müslüman şarkta bir türbeler saltanatının başladığını sanki bize anlatmaya çalışıyordu. Attar’ın türbesi ise nispeten küçük ama yine zarif kubbesiyle, yazılar ve nakışlarla bir hayli süslenmiş idi. Üst tarafında, Attar hakkında çalışan Helmut Ritter’e ait bir büstün yanında Prof. Dr. Mustafa Kaçalin hocamız bir poz verince, bir arkadaşımız,“Hocam, Attar’ı bıraktın Ritter’e gittin!” diye espiri yaptı.

                Ziyaretten dönerken yol üstünde İmam Rıza Kademgahı’na uğradık. Burası da çok büyük ve gösterişli tarihi binalardan oluşuyordu. İçerde kadınların çoğunlukta olduğu ziyaretçiler dualar ediyor, dışarıda insanlar bir şeyler alıp satıyorlardı. Bir İranlı delikanlı, Türbeyi tanıtan bir kitapçığı bize birer dolara satacakken, Emre Bey’in müdahalesiyle dördünü bir dolara indirdi. Seyahatimizin bu ilk ticari dersiydi. 

 Akşamüstü İmam Rıza Ravza’sına gittik. Ravza, geniş bir sahaya yayılmış çok ince nakışlarla münakkaş, büyük tarihi binalardan oluşan bir külliye idi. Kadınlar ve erkekler ayrı kapılardan eşyalarını emanete teslim ettikten sonra kontrollü olarak aranarak içeri alınıyordu. Vaziyet bir hac manzarası gibiydi, muazzam bir kalabalık vardı. İçerde hoperlörden yayılan davudi nağmelerde Ehl-i beyt-i nebevi, bilhassa İmam Rıza hazretleri vesile edilerek uzun uzadıya dualar ve niyazlar ediliyor, namazlar kılınıyordu. Anlaşılan burası dini hayatın samimane, en canlı biçimde yaşandığı yerlerden biriydi. Daha sonra ikindi namazı için gittiğimiz küçük camide de dua ve niyazın o samimi dilini duyduk. Dualar ettik. Bu duanın dili, bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Bu dil, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin cemettiği Cevşenü’l Kebir’indeki duaların diline ne kadar da çok benziyordu. “Şia-yı siyaset” bir yana, “şia-yı velayet”in tazarru ve niyaz dolu dili bu olmalıydı. 

Ertesi günü yakınlarda olan Tus şehrine gittik; İran’ın ünlü milli destan şairi Firdevsi’nin (ö.1020?) türbesi buradaydı. 60 bin beyitlik dev eseri Şehname, bizim Divan şairlerimiz üzerinde çok etkili olmuştur. Merv, Herat, Belh, Nİşabur gibi Horasan’ın en önemli kültür merkezlerinden biri olan eski Tus, yazık ki bir harabe halindeydi. Şehrin surları bile yüksekçe birer toprak yığını halini almıştı. Tus’ta önce Firdevsi’nin türbesini ziyaret ettik. Türbe, beyitler ve Şehname’den alınma tasvirlerle süslü bir binanın altında idi. Üstünde ise Firdevsi’nin bir heykeli bulunmaktaydı. Heykelin önünde bir havuz ve çevresinde küçük bir park ile civarında hediyelik eşya satan yerler vardı. Daha sonra Zindan-ı Harun Reşid denilen türbe şeklinde tarihi bir mekanı ziyaret ettik. Hayyam ve Firdevsi’den sonra buraya da biletle giriliyordu. Ama pek iyi bakıldığı söylenemezdi. Bilahere Türkmen bir rehberin gayret ve delaletiyle İmam Gazali’nin mezarını aramaya çıktık. Yakınlarda dört tarafı tel örgülü üç beş toprak mezarın bulunduğu bir yere geldik. Hiçbir yazı ve kitabe yoktu. “İşte burası dedi”. Daha önce gördüğümüz bakımlı, muazzam ve muhteşem türbelerden sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Bu hüzünle hafız kardeşimiz hazin bir Yasin okudu. Etraf bomboş ve soracak bir Allah’ın kulu da yoktu. [İslam Ansiklopedisi’nde (C.13, s.494) ise Harun Reşid zindanının bahçesindeki kabrin ona ait olabileceği belirtilmektedir.] Hüccetü’l İslam diye bilinen bu büyük İslam bilgininin -mezhep taassubundan mıdır bilinmez ancak- böyle büyük bir yalnızlığa ve bilinmezliğe terk edilmesi bizi bir hayli üzdü ve düşündürdü.

Öğleden sonra Meşhed’de Firdevsi Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Büyük binalarıyla, geniş çevre düzenlemesiyle gelenekli, büyük bir üniversite olduğu anlaşılıyordu. Bir doktora savunmasına denk gelmiştik. Doktor adayı genç bir bayandı ve çoğu kadınların bulunduğu 30 kadar bilim insanı ve jürinin önünde tezini bilgisayar eşliğinde yansıtarak savunuyordu. Tez, İran’ın sosyal bilimlerdeki yerini ve ciddiyetini gösteriyordu. Tartışmalar sürerken biz salondan ayrıldık. Üniversite yetkilileriyle karşılıklı görüşmelerden sonra oradan ayrıldık ve otelimize döndük. Akşam üzeri yaptığımız küçük şehir turu çevreyi ve insanları alışveriş yerlerini yakından görmemizi sağladı. Taşradaki sönük hayatın aksine merkezde canlı bir ticari hayat vardı ve şehir çok kalabalıktı. Geniş sokaklara rağmen büyük şeddadi binalar azdı. Büyük caddelerin dışında çok katlı binalar sayılı idi. Lezzetli kebabı ve naneli ayranı ile katkısız şeftali suyu, tadı damağımızda kalan farklı İran lezzetlerindendi.   

Erken yattık. Çünkü sabah 04’te taksilerle Afganistan’a, Herat’a geçecektik. Uzun ve zor bir yolculuk olacağı tahmin ediliyordu. Yol kenarlarındaki büyük kilometre ve yer levhalarını, Sübhanallah, Maşallah, Elhamdülillah, Allahuekber, ve salavat tabelalarını zorla okuyarak büyük bir hızla sarsılarak gidiyorduk. Bir ara Yusuf Bey’e taksinin kilometre ibresini sordum. O da kılavuzumuz Emre Bey’e sordu. Emre bey gülerek açıkladı. Meğer rakamlar mil üzerinden hesaplanıyormuş. Yani 100-120’yle değil, 200-280’le gidiyormuşuz. Artık gerçekten dua ve salavat zamanıydı anlaşılan. Güzergahımız üzerinde Türbet-i Câm şehri de vardı. Meşhur Molla Abdurrahman Cami’nin (ö.1492) de nisbesini aldığı ve doğduğu bu şehir, gerçekte Camiyye tarikatının piri Ahmed-i Cami’nin (ö.1141) Künbed-i Sebz’ini de içinde bulunduran çok muhteşem bir sanat eserine sahipti. Türbedar, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bize ayrı bir hürmet etti. Külliyenin herkese açmadığı iç odalarını da açtı, bir kısmı miladi 10 yüzyıla ait kimi üst üste yığılmış muhteşem yazma eserleri, Kuran’ları gösterdi. Çoğunun kaydı olmayan sahipsiz bir şekilde duran bu değerli eserlere bakınca İslam kültürü adına bir hayli hayıflandık.

Artık doğrudan Afganistan sınırına gidiyorduk. Ama gittikçe yeşillik ve ağaçlar azalıyor, arazi dağlık bir hal alıyordu. Nihayet sınıra geldik, biraz bekleme ve kontrolden sonra “hürmet”le Afganistan’a geçtik. Ama birden üzerimize silahlarını doğrultmuş bize doğru gelen tanklar ve askerlerle yüzümüz sarardı. Neyse konu sonra anlaşıldı. Bir bakan o bölgeyi ziyarete gelmiş ve yüzlerce silahlı asker de onun korumaları imiş. Artık bu hatarlı yollarda hiç durmadan bir an önce hedefe gitmek gerekiyordu. Şoförlerimizin yaptığı da buydu zaten. Otomatik vitesli Toyotalarla O çukurlu yollarda tam gaz ileri gidiyorlardı. Yollarda toprak yığını evler, köyler ve kasabalar, yüzleri gözleri sarılı insanlar, koyunlar ve develer, deve dikeni toplayan insanlar görüyorduk. Bu deve dikenleri hem hayvanlarının yiyecekleri hem de evlerinin yakacakları imiş. Çocuklar, aç çıplak, yalınayak başı kabak, kadınlar burkalarıyla, erkekler çapan ve poşularıyla bir sefalet tablosu gibi gözlerimizin önünden hızla geçiyordu. Bir de yol kenarlarında hurdaya dönmüş eski Rus tankları, bozuk kamyon kalıntıları filan. Her büyük kasaba ve kentin girişinde kum torbalarına mevzilenmiş askerlerin ve yol polislerinin kontrolünden sonra hızla yola devam ediyorduk.   

Yolda yaşadığımız iki kum fırtınası bizi bir hayli heyecanlandırırken şoför ve kılavuz için sıradan alışılmış şeylerdi herhalde ki hızı biraz azaltarak göz gözü görmeyen o ortamda araba kullanmaya devam ediyorlardı. Saat dokuz civarında toz toprak ve trafik karmaşası içinde Herat’a girdik. Evler çoğunlukla harap, yollar çukurlarla doluydu. Trafikte Zarang denilen çok sayıda üç tekerli kapalı motorsiklet vardı ve bunlar dolmuş olarak kullanılıyordu. Kahvaltı için Herat’ta bulunan Uluslar arası Afgan Türk Koleji’nde hazırlık yapılmıştı. Afgan-Türk bayrağıyla süslenmiş okul binası şehirdeki en güzel binalardan biriydi. Ülkesinden binlerce kilometre ötede çok zor şartlar altında bayrağımızı dalgalandıran, ülkemizi tanıtan fedakâr öğretmen ve idareciler bizi büyük bir sevgiyle karşıladılar. Çabucak tanıştık ve kaynaştık. Her birinin bir başka hikâyesi vardı. Ve nihayet iki gün sonra güler yüzlü sıcak bir ortamda güzel bir kahvaltı yaptık.

Kahvaltı sonrası gezi programımız başlamıştı bile. Önce İhtiyaruddin Kalesine götürdüler. Kale, şehrin en önemli tarihi eserlerinden büyük bir yapıydı. Burcuna çıktığımızda şehrin manzarası daha iyi görünüyordu. Yanında tarihi bir binada Divan şiirinde ismi geçen Mani’nin nakkaşhanesi vardı. Nakkkaşhane’de, yaşayan bir nakkaş o anda resim ve yazılarını sergiliyordu. Şehri dolaşarak Ali Şir Nevai Caddesi’nden geçerek Afgan-Türk Kız Koleji’ne gittik. Burada öğretmen ve öğrenciler küçük bir program hazırlamışlardı. Allah sevgisi, peygamber sevgisi, millet sevgisi, insan sevgisini samimi bir biçimde anlatan bu Türkçe, Farsça, Afganca türküler, şiirler, ilahiler, kardeşlik şarkıları, marşlar bu küçük Afgan çocuklarının ağzında bam-başka bir anlam kazanıyordu. Bu cehalet, kör dövüşü, kargaşa, toz duman içinde bir huzur adacığıydı sanki orası.  Bize yaşattıkları bu duygular için hepsine ayrı ayrı gönülden teşekkür ettik, başarılarını tebrik ettik. İdareci ve öğretmenler, buradaki taassup yüzünden kız çocuklarını okutmanın çok zor olduğunu ve kendilerinin bu zoru başardıklarını söylediler. Başlangıçta çocukların etnik farklılıktan dolayı yan yana oturmak bile istemediklerini ancak zamanla ilgi ve sevgiyle bunun üstesinden geldiklerini anlattılar. Çocukların bu şarkı ve şiirleri, Türkçe’yi ne kadar zamanda öğrendiklerini sorduğumuzda verilen cevap inanılmazdı. Birkaç ayda bir dilin belli bir seviyede öğrenilmesi ve o dilde sunum yapılması inanılmaz bir şeydi. Ancak, öğretmenler, buradaki çocukların büyük bir dil kabiliyeti olduğunu söylediler. Çünkü bu çocuklar Farsça, Peştuca, Tacikçe, Özbekçe gibi doğrudan birkaç dilin içine doğuyorlar ve pratikte kullanmaya başlıyorlarmış.

Daha sonra “Savaş Müzesi”ni ziyarete gittik. Ancak gün Cuma günü idi ve orda tatildi. Bekçi silahı doğrultuyor ve “memnu”, yani yasak diyordu. Okul müdürü arkadaşların görüşmeleri sonunda netice verdi ve kapılar açıldı ve içeriye girdik. Yasak diyenler saygıyla kenara çekildi ve yol gösterdiler. Bu, Türkiye ve Türk okullarının prestijini gösteriyordu. Müze birkaç katlıydı. Dışında Rus tankları, topları ve uçakları: içinde savaş kahramanları ve manzaraları, savaşta halkın durumu, çok canlı bir biçimde anlatılmıştı. Girişte koridorda Afgan Rus savaşında yararlık gösteren mücahitlerin ve komutanların isim ve resimleri vardı. Aksilik elektrik de kesikti. Cep telefonu ve kameraların, fenerlerin ışığıyla gezdik ve resimlerini çektik.

Akşam yemeğine okulların rehberliğiyle Türkiye’yi gezen ve Gaziantep’e gelerek burada bir ortakla çekyat vs. mobilya üzerine bir fabrika kuran Ali Ağabey’in evine davetliydik. Ali Bey’in evi Herat’ın epey dışında sebze ve meyve ağaçlarıyla dolu büyük bir bahçe içerisinde havuzlu büyük bir evdi. Önce bahçesini gezdirdi. Kuş çeşitlerini, tavus ve geyiklerini gösterdi. Ali Bey, biraz Türkçe de öğrenmişti ve tatlı şivesiyle bize izzet ve ikram ediyor, bir şeyler anlatmak istiyordu. Kardeşleri, eşleri, babası, ve çocuklarıyla geniş bir ailesi vardı. Başka misafirleri de davet etmişti ve onlarla anlaşılabildiği kadar muhabbet ediliyordu. Dilleri çok iyi anlaşılmasa da sevginin dili tercüman istemiyordu. Bu arada kuyu kebabı ile birlikte sohbetle çaylar da demlenip pişiyordu. Nihayet sofra geldi. Allahım bu nasıl bir cömertlikti. Farklı şekillerde ve hayvanın faklı yerlerinden mükemmel kızartılarak pişirilmiş etler, Özbek pilavı ve diğer çeşitler. Bizim rahat yememiz için o da elleriyle iştahla yiyor ve ısrarla bizim yememizi istiyordu. Sofrada şarkın civanmertliği açıkça görülüyordu. Sofranın sonunda vakit bir hayli geç olmasına rağmen, bir teklif üzerine. Çiştiye tarikatının dervişleri geldiler ve zikir ve ilahilerle coşku içerisinde kendilerinden geçerek ayin-i zikrullah ettiler.

Ertesi gün Hüseyin Baykara’nın, Ali Şir Nevai ve Fahreddin-i Razi gibi Türk ve İslam tarihinde önemli yeri olan pek çok âlim ve şairin mezarlarını ziyaret ettik. Hüseyin Baykara’nın yaptırdığı söylenen yakınlardaki büyük bir medreseyi gördük. Gittiğimiz gördüğümüz yerler, büyük bir medeniyetin yazık ki yıkıntılarını barındırıyordu. Tek tük tamir edilen ve kalan bu bakıyyeler bile bir zamanlar buralarda ne derece muazzam bir medeniyet olduğunu ayan beyan gösteriyordu. Ayrıca Herat Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Kapıda bomba ve silah giremez yazısı ve resimleri vardı. (Demek ki başka yerlere girmesi serbest) Birer ikişer katlı küçük binalardan oluşan fakülteleri mahrumiyet içinde idi. Bu yer eskiden bir kışla imiş. Bu küçük izah bile yine de büyük bir değişiklik ve gelişmeyi gösteriyordu. Asya’nın bahtı inşallah artık yeniden uyanıyordu. Şafak işçileri şafakta çalışmaya başlamışlar ve şafak sökmek üzere idi. Fakültelerin bir yanında bulunan Ünisef’in verdiği çadırlar içinde yerlerde sefalet içinde yazı yazan yalınayak ilkokul çocukları da buradaki dramı çok açık ve net bir biçimde gösteriyordu. Konuştuğumuz bir Afganlı hoca gerçeği çok çarpıcı bir biçimde ortaya koydu: Biz Ruslara karşı, onların tanklarına, toplarına, uçaklarına birlikte karşı koyduk ve ülkemizden kovduk. Ancak Amerika’nın da etkisiyle birbirimize düştük, birliğimizi kaybettik. Birliğimizi kaybedince de işte bu hala geldik. Rusya bizi yıkamadı ama biz ülkeyi birlikte yaktık, yıktık, harap ettik. Bunun tek sebebi de ayrılık ve cahilliğimizdir.

Öğleden sonra Taliban tehlikesi olduğu halde, Merv Türklerinin bulunduğu Şekiban isminde büyük bir kasabaya gittik. Buranın halkı kendilerini Merv Türkmenlerinden kabul ediyorlardı. Ama Türkoloji Literatüründe isimleri hiç geçmiyormuş. Taciklerle birlikte yaşadıkları için ve Tacikçe eğitim aldıkları için dillerini hemen tamamen unutmuş gibiydiler. Evlerine misafir ettiler, büyük bir sofra bezi üzerinde yeşil çay ve çeşitli kuruyemişleriyle ekmeklerinden ikram ettiler. İçlerinden tarihçi ve ziraatçı gibi okumuş olanlar kendilerini ve bizi tanıttılar, tanıştık biliştik. Molla Nepes gibi Miskin Kılıç gibi Türkmen sufi halk şairlerin matbu divanlarını yanlarında büyük bir saygıyla taşıyorlardı. Bu arada Kabil Üniversitesi’nde Filoloji Bölümünde kendileriyle ilgili tez yapıldığını iftiharla söyleyerek bir fotokopisini almamızı sağladılar.  Türkiye’ye, Türk okullarına ve bize karşı olan hürmet ve saygıları, beklentileri çok fazla idi. Sofrada bir şeyler yerken bir yandan da iç içe sarılmış küçük bohçalarda dedelerinin hatıralarını göstermeleri de ayrı bir seremoni idi. Yüzyıllar sonra buluşmuş aynı babanın oğulları, kardeşler gibiydik. Yazık ki zamanımız dardı ve ayrılmamız gerekiyordu. Ayrılırken hasret ve muhabbetle kucaklaştık. Tam araba hareket ederken durun, dediler ve bir bohça verdiler. Açıp baktığımızda, o üzerinde ikram edilen elle işlenmiş sofra bezini hatıra olarak vermişlerdi. Ne diyeceğimizi bilemedik. Bu yoksul insanların böylesine yüreğini ve bütün varlıklarını paylaşmak istemeleri ancak ali bir ruhla, alicenaplıkla, büyük bir milletin evlatları olmasıyla açıklanabilirdi.

Ertesi gün Seripol’a gittik. Yolda tehlike olduğu için belli bir bölgeyi geçene kadar nöbet değiştirerek içinde 7-8 silahlı polisin olduğu polis cipleri arabamıza kılavuzluk etti. Bu durum insanı daha bir korkutuyor ve evhamlandırıyordu. Duaya daha bir kuvvet verdik Rabbimize sığındık. Gittiğimizde Şekiban’daki aynı sofra, Ali Şir Nevai Kütüphanesi’nin içinde kurulmuştu. Burada büyük bir âlim ve dört-beş kadar Özbek, Türkmen şair ve televizyoncuyla karşılaştık. Kütüphaneyi Dr. Muhammed Yakup Vahidi bağışlamıştı. Kendisi Rusya, Almanya, Türkiye, Afganistan gibi birçok ülkede çalışmış beş altı dil bilen büyük bir âlimdi. Kütüphanede 10 bin kadar kitap mevcuttu. Bilhassa az da olsa yazma ve matbu eserler, beyazlar (cönkler) ve bu ülkelerden topladığı kaynak eserler çok önemliydi. Babası da şair olan Seyfüddin Nuri, 10 bin beyitten oluşan Farsça bir Divanı da olduğunu söyleyen şair Hafizi, bize kitaplarını armağan ettiler. Seyfüddin Nuri’nin şiir kitabının adı “Yürek Nalişleri” idi. Hafizi ise bir büyük Türkçe Divan sahibi idi. Burada tarih, edebiyat, ilim ve şiirle dolu gerçekten seviyeli bir sohbet gerçekleşti. Bölgede mahalli tv’de çalışan televizyoncu zat, bizimle kısa bir mülakat ve çekim de gerçekleştirdi.

Artık Kabil’e gitme günü gelmişti. Herat’taki kılavuzumuz Emre Bey ve diğer müdür ve öğretmen arkadaşlarla vedalaşarak havaalanına gittik. Havaalanında “Xray” yoktu ama “itray” vardı. Yani bir it ve polislerin kontrolünden geçtik. Uçağa bineceğiz ama kuyruk var ve son kapıyı bir türlü geçemiyoruz. Polisler ve yolcular arasında bir itiş kakıştır gidiyor. Burada işler farklı ve garip bir tarzda işliyor. Birileri kapıdan içeri giriyor ve uçağa doğru gidiyor fakat biz polis engelini ve kapıyı geçemiyoruz. Vakit geçiyor ve uçak kalkmak üzere. Sonunda yeni rehber ve tercümanımız Emrah Bey’in büyük gayret ve girişimiyle itiş kakışla son nokta ve polisi geçiyoruz. Ancak bu itişme sırasında polisin biriyle birlikte biraz alçak olan kapıdan yerlere yuvarlanıyoruz. Sinirlerimiz iyice yıpranmış bir halde. Polis kendisine vurulduğunu ve düşürüldüğünü zannedip bize saldırmaya, silahına el atmaya başlıyor. Ve büyük bir faciadan son anda kıl payı kurtuluyoruz. Uçak on beş metre ilerde ve koşarak nefes nefese biniyoruz. Abartısız, orada son yarım saat içinde hepimiz bir gerilim filminin baş aktörüydük adeta. Uçağa bindiğimizde pilot besmele çekmiş ve sünnet olan “sübhanellezi sehhare lena” ayetini okuyordu. Buraların şartları ve öğretmen arkadaşların yaşadıkları demek ki buydu. Yaşadığımız “altta kaldım diye üzülme, üste çıktım diye sevinme”yi hatırlatan bir pehlivan tekerlemesinin sözlerine benziyordu. “Bilet aldık diye sevinme, burada kaldık diye üzülme”.. Anlaşılan buraların şartları böyleydi ve bu topraklarda her şey her an değişebiliyordu.

Kabil’e uçuşumuz çok sürmedi. Ama pencere kenarından o muhteşem dağları ve yeryüzü şekillerini seyretmek bir başka güzeldi. Allah’ım, bu muazzam, muhteşem dağlar uçaktan ne kadar da güzel görünüyordu böyle. İnsan bu vahşi dağlarda ayrı bir güzellik görüyor. O celalde bir cemal var. O karmaşa sanılan şeylerde de bir nizam. Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler. Umalım ve bekleyelim ki Afganistan’ın çilesi de artık azalmış, bitmiş olsun.

Bir toz- duman bulutu içerisinde Kabil’e indiğimizde öğleye yaklaşıyordu. Diyalog ??? derneğinden Murat Bey bizi karşılayarak kalacağımız yere götürdü. Yolda başımızdan geçenleri anlattığımızda pek fazla şaşırmadı. Şükredin halinize dedi, “Türk olduğunuzu bildikleri için idare etmişler, yoksa epey dayak yer ve bir de içerde yatardınız” dedi. Burada insan hayatının ve sayıların pek fazla önemli olmadığını, fıkra gibi yaşanmış bir olayla anlattı. Bir gün arabalar yolda giderken trafik durur ve beklemeye başlarlar. İnsanlar sabır ve tevekkülle beklemektedir. Birisi sonunda bunun sebebini sorar, “Ne var, ne oldu” diye. Cevap müthiştir: “Hayır hayrat, pencah nefer mürde” Yani “iyilik güzellik, (önemli değil) 50 adam ölmüş!.

Kabil’de plan gereği çok kalmıyoruz. Mezar-ı Şerif’e oradan da Belh ve Şıbırgan’a geçiyoruz. Mezar-ı Şerif’de Hz. Ali’nin türbesinin olduğuna inanılıyor. O’nun adına büyük bir cami ve külliye yapılmış. Mezar-ı Şerif, Belh Vilayetinin yönetim şehri. Haliyle külliye, cami ve türbeyi ziyaret ederek Belh’e geçiyoruz. Burada Hz. Mevlana’nın köyüne gidiyoruz. Önce burada olan Hace Ebu Nasr Parsa'nın (ö.1460) türbesini ziyaret ediyoruz. Uzun beyaz sakallı ve sarıklı bir Türkmen Türkiye’den geldiğimizi öğrenince özel ilgi gösteriyor. Müezzini çağırıyor. Müezzin ise kılığımıza bakıp bize  Müslüman olup olmadığımızı soruyor. Öğrenince de özür dileyerek camiyi gezdiriyor, hatta yasak olan caminin zir-i zemininde yani altındaki Hace Parsa’nın türbesini açıyor. Merdivenlerden iniyoruz. Bir haşyet hali kaplıyor sanki. Müezzin bir aşir okuyor. Mustafa Hocamın emriyle Hafız Feyzi, müezzinin kaldığı yerden devam ediyor. Sanki müezzine fiilen cevap veriyor gibi. O bırakıyor sonra sırayla hepimiz birer küçük sure okuyoruz. Sonra bu duygu sağanağından kurtulup dışarı çıkıyoruz. Daha sonra da Sultanu’l Ulema Bahaeddin Veled’in evi yahut medresesinin olduğu yere varıyoruz. Medresenin yıkıntıları arasında da duygu dolu dakikalar geçiriyor, yalınayak yoksul çocuklarla resimler çektirerek geçmiş ve günümüz arasında git-geller yaşıyoruz. Oradan İbrahim bin Edhem’in saray kalıntıları ile Şit/Şis peygamberin türbesinin olduğu yeri aramaya başlıyoruz. Toz toprak, çukurlar arasında dolaşarak nihayet buluyoruz. Bulduğumuzda türbedarın çığlık çığlığa cehri zikrine ürpererek şahit oluyoruz. Şehrin surlarından geriye, yalnızca toprak yığınları kalmış. Sarayın da yerinde yazık ki yeller esiyor.

Şıbırgan’da gün akşam olunca artık orada kalıyoruz. Bahçeli güzel binalarıyla Türk okulları Afganistan’da her yerde birer yıldız gibi. Akşam fedakar öğretmenler ve gençlerle sohbet muhabbet ediyoruz. Şıbırgan, Özbek general Raşid Dostum’un yeri. Onun hatırası her yerde görünüyor, sitayişle söz ediliyor. Sabahleyin Şıbırgan Üniversitesine gidiyoruz. Burada Rektör yardımcısı ve Özbekçe dersleri veren bir hocamızla tanışıyoruz. Çayını içiyoruz, iyi dilekler ve karşılıklı yardımlaşma temennileriyle oradan ayrılıyoruz. TİKA’ya gidiyoruz, hizmetleri hakkında bilgi alıyoruz. Görevli, Türkçe ve Türkiye hasreti ile coşkuyla konuşuyor. Tika burada büyük işler yapmış. Hastaneler ve yollar yaptırmış ve Türkiye sevgisini yükseltmiş. Hastaneyi ziyaret ediyoruz. Güzel bir hastane. Girişteki Türk bayrağı göğsümüzü kabartıyor. Koordinatör Dr. Türkiyeli.  Bize hastaneyi gezdiriyor. Doktorların maaşı ve ilacı Türkiye’denmiş. Hasta çok, yetişmek zor.  Bir küvezde iki bebek, bir yatakta iki çocuk yatıyor. Çoğu beslenme azlığından gıdasızlıktan yatıyor.

Akşam bir öğrenci velisi olan varlıklı bir Türkmen’in bağ evine davet ediliyoruz. On-on beş dönümlük bağ içinde türlü türlü meyveler, sebzeler ekilmiş, dikilmiş. Ama ne yapalım ki mevsim sonbahar, hasat mevsimi değil. Sulama için büyük bir havuz da yapılmış. Develer bağda uslu uslu geviş getiriyorlar. Bir günbatımı manzarası içinde havuz kenarında ve develerle yakından fotoğraf çektiriyoruz. Artık akşam olmuştur. Namaz sonrası bir yandan sofra hazırlanırken bir yandan da yörenin sevilen bir müzisyeni çalıp söylemeye başlıyor. Yanık bir sesle biraz Hint müziğine benzer bir tarzda Tacikçe, Farsça, Peştuca, Özbekçe ve Türkmence üç beş değişik kardeş dilden çeşitli ilahiler, şarkılar gazeller okumaya devam ediyor. Sohbet bir yandan süredursun kebaplar, Özbek pilavı ve yemekler sofraya gelip gelip gidiyor. Zenginlerin cömertliği ve musiki âlemleri yalnızca tarihte ve kitap sahifelerinde kalmamış, hâlâ canlı, yaşayan örnekleri de kalmış demek ki.

Ertesi günü tekrar Mezar-ı Şerif’e dönüyoruz. Oradaki Üniversiteyi de ziyaret diyoruz. Rektör Bey ve Özbekçe dersleri veren Yakup Bey’le tanışıyoruz. Afganistan, Türkiye ve İslam dünyasının durumu, karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi gibi konulardan konuşarak iyi dileklerle vedalaşıp ayrılıyoruz. Burada şehir ve üniversite daha düzenli gibi. Yolları filan da öyle. Bu arada stadyumun yanından geçiyoruz. Bir toz bulutunun içinde onlarca, belki yüzlerce insanın spor yaptığına şahit oluyoruz. Herhalde ülkemizde olsa (maske bile takılsa) hiç kimse bu şartlarda spor yapmazdı.

Artık günlerimiz azalıyor, Kabil’e ve oradan Türkiye’ye dönüş zamanı. Bir minibüs kiralayarak bu uzun yolu onunla kat’etmemiz gerekiyor. Pazara gidiyoruz ve bu sıcak ve tozlu yollarda mecburen (çünkü klimalı araç yok gibi) klimasız bir araç kiralıyoruz Hindukuş dağlarını aşarak Penşir vadisi boyunca ırmak kenarında vadinin içinden, koca dağlar ve yalçın kayalar arasından, dağları dele dele tünelleri geçerek uzun ve zahmetli bir yola çıkıyoruz. Yol boyu birbirinin zıddı insan ve arazi parçaları gözümüzün önünden akıp geçiyor. Yol kenarlarında bazen bağlık bahçelik güzel köyler ve araziler göründüğü gibi bazen de bozkırın içerisinden ağaçsız toz toprak içinde yerler görüyoruz. Kimi yerlerde pamuk, pirinç ve kavun tarlalarına, şeftali ve üzüm bahçelerine; kimi yerlerde ise yıkılmış, yakılmış, sellerin suların yollarını yok ettiği, ot bitmeyen karye ve köylere rastlıyoruz. Yollar tehlikeli olunca bir an önce hedefe varmak istiyoruz. Biz ne kadar acele etsek de iş olacağına varıyor. Yolda minibüsün lastiği patlıyor. Şoför, 10-15 yıl önce Türkiye’de de kullanılan artık terkedilen şamiyeli (iç lastik) çıkarıp tamir ediyor ve yeniden yollara düşüyoruz. Yollarda zaman zaman asker ve polislerin kontrollerinden selam ve hürmetle vergimizi vererek geçiyoruz. Namaz ve yemek dışında eğlenmek istemediğimiz için yalnızca Taht-ı Rüstem denilen bir yerde mola veriyoruz. Burası çevreden ulaşmak mümkün olmayacak bir şekilde çok büyük ve sert bir kayanın etrafı oyularak yapılmış. Yalnızca alttan dar bir girişi var. Efsaneye göre Zaloğlu Rüstem, düşmanlarından korunmak için buraya gelir ve sığınırmış.   

Bu arada Taht-ı Rüstem’in alt taraflarında ateşperestlerin tapınağı olan tarihi bir Ateşgede’yi de geziyoruz. Ruhumuz bu karanlık yerlerden sıkılıyor ve fazla oyalanmadan yola devam ediyor ve Kabil’e varıyoruz.

Kabil'de Kabil Üniversitesi'nde bir hayli ilgi gören ve Tika işbirliği ile yeni bir bina yapılan Türkoloji Bölümü'nü ziyaret etmeyi unutmuyoruz. Bölüm başkanı hocamız ve şair Alim Lebib Efendi ve Öğretim Görevlisi Emrah İlik bize bölümle ilgili bilgi vererek yeni binayı gezdiriyorlar. Kendilerine çok teşekkür ederek buradan ayrılıyoruz. Giderken yol üstünde üniversite kitaplarının da satıldığı bir kitapçıya uğruyoruz.  Oraya göre bir hayli büyük ve kitap çeşitleri çok olan bir kitapçı. Mustafa ve Yusuf hocam bir hayli kitap alıyorlar. Ben de Dr. Şerife Yarkın'ın bir-iki kitabını alarak hızla ayrılıyoruz.

Bu arada Kabil'de bir Türk işadamının işlettiği lüks bir lokanta olan İstanbul Restoran’da bizim için bir yemek düzenlenmiş. Yemekte okul idarecilerinden ve iş çevresinden başka insanlar da var. Lokanta orası için gerçekten iyi tanzim edilmiş, güzel ve nezih bir yer. Üst seviyede insanların geldiği bir lokanta imiş. Kısa zamanda özlediğimiz Türk yemeklerini yeniden görmek sevindirici oluyor. Kısa konuşmalardan sonra yemek sonrası katılımcılara Peştuların kullandığı Ahmed Mesut Şah başlığı ve erkeklerin kullandığı bir tür şal hediye ediliyor.

Teşekkür ederek oradan hemen ayrılıyoruz ve yarım saat kadar hediyelik eşya satan dükkanlara bakıyoruz. Alelacele bir şeyler alıp Herat Havaalanı’nda yaşadıklarımızı bir daha yaşamamak için hemen Havaalanına gidiyoruz. İx ve itraylardan geçerek ayakkabılarımızı çıkararak, fotograf makinamızın pilleri kontrol edilerek (Ahmed Mesut Şah kamera tipi bir silahla gazeteci kılıklı biri tarafından röportaj sırasında öldürülmüş.) kontrol ve geçiş noktalarından nihayet geçiyoruz. Sağ salim uçağa bindiğimizde kısa zamanda çok hızlı yaşadığımız macera dolusu bir İran- Afganistan yolculuğunu geride bırakıyoruz.

Dubai’ye giden uçağımızın yolcu profilinin birden bire değiştiğini fark ediyorum. Uçağın hemen tamamını farklı kılık ve kıyafetleriyle İngiliz, Amerikan, Alman ve Arap yolcular oluşturuyor. Besmeleyle yolculuğa başlansa da birazdan ikramlar, dolayısıyla şarap, votka ve cinler çıkıyor. Kabil’i havadan bir kez daha selamlayarak Allah’a ısmarladık diyoruz. 

Dubai’ye vardığımızda zaman akşam olmuştu. İstanbul uçağına aktarma için toplam 8 saatlik bir zamanımız vardı. Bu zamanı iyi değerlendirmek için önceden bir rehber ayarlanmıştı. Ancak rehberle buluşmamız bir hayli zor oldu. Dışarı çıktığımızda havanın içerisi gibi serin olacağını zannediyorduk. Hatta çöl ve gece serinliği olur diye üzerimize bir şeyler almıştık. Ama sıcak, buharlı ve nemli bir hava bizi karşıladı. İyi ki gece idi. Yoksa gündüz sıcağında dolaşmamız zordu. Klimanın kıymeti burada daha iyi anlaşılıyordu. Hemen bir taksiye doluştuk ve görebileceğimiz yerlere, büyük alışveriş merkezleri ve Burc el-Arap.. yerleri gibi görmek için hareket ettik.

Dubai, daha havaalanından başlayarak, muntazam yollarına, havuzlu villalarına, çok katlı lüks alış-veriş merkezlerine, insanların kılık kıyafetlerine, son model lüks arabalarına bakınca Afganistan’dan tamamen farklı bambaşka bir dünya idi. Adeta küçük bir Amerika ve Avrupa şehri, kapitalizmin cenneti.. Nüfusun nerdeyse çoğunluğu yabancılardan oluşuyordu. Özellikle Çinli tezgahtar kızlar çoğunlukta idi. Önce on katlı büyük bir alış veriş merkezine gittik. Arabamızı 2. Kata park ederek mağazanın çeşitli bölümlerini gezmeye çıktık. Mağazanın içindeki birkaç kat büyüklüğündeki içinde binlerce balık ve bir arabanın bulunduğu dev akvaryum gerçekten görülmeye değerdi. Arkadaşların teklifi üzerine elektronik eşyalar satan büyük dükkanlara gittik, arkadaşlar, fotoğraf makinası ve dizüstü bilgisayar gibi bazı şeyler baktılar ve aldılar. Bir hayli oyalandık ve gezdik. Burc el-Arab’ı görelim diye çıktığımızda arabamızı koyduğumuz yeri bulmak için bir saatten fazla dolaşmak zorunda kaldık. Burada rehberin, o yeri çok iyi bilen tecrübeli biri olması gerektiğini bir kez daha yaşayarak gördük.

Burc el- Arab ve diğer birkaç büyük binayı yakından gördük ve resimlerini aldık. Gece yarısında parıltılı ışıklarıyla dev bir yelkenliye benzeyen yedi yıldızlı otelin katlarını saymak bile mümkün görünmüyordu. Sahildeki palmiye ağaçları ve çevre düzenlemesi de sahte bir cennet görünümünde ve her şey yerli yerinde gibiydi.

Sınırlı, kısa bir zamanda yoğun bir programla hızlı bir şekilde üç ülkeyi az çok gezmiş görmüş olmanın memnuniyeti, yorgunluğu ve uykusuzluğu yüzlerimizden okunuyordu. Dünya incisi İstanbul’a geldiğimizde sabah aydınlığı gerçek bir cennet olan ülkemizi ayrı bir güzelleştirmişti. Hele İran ve Afganistan karmaşasından sonra ülkemiz, kalabalık İstanbul trafiği karmaşasına, aksayan bilim ve demokrasisine ve her şeye rağmen çok güzel, huzurlu, toprağı öpülecek cennet bir ülke idi. Özellikle iç çekişme, kargaşa ve savaşın bir ülkeyi nasıl esir aldığı, insanları nasıl büyük bir sefalet ve yokluğa mahkum ettiği, insanı, çevreyi, tarihi ve kültürü mahv ettiğini gözlerimizle görmüş, bizzat yaşamıştık. Sulhun, birlik ve beraberliğin ne denli kıymetli olduğu; savaşın, ayrılık, çekişme, terör ve bölünmenin zarardan başka hiçbir faydası ve kazananının olmadığı gün gibi görülüyordu.    

 

 



[1] Celal Bayar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi- Manisa

Bu yazı 8416 defa okunmuştur.