Önder GÜRCAN

Önder GÜRCAN

[email protected]

BİR ZAMANLAR MANİSA

27 Eylül 2021 - 10:20 - Güncelleme: 27 Eylül 2021 - 16:36

BİR ZAMANLAR MANİSA

Her dünya şehrinin; coğrafyasını ve insanlarını sarıp sarmalayan gizemli bir tarihi vardır. Manisa, Antik Çağ’dan uzanan ve durak bilmeyen yoluna,  tarihin temel dinamiği olan toplumsal olgular doğrultusunda günümüzde devam ediyor. Bu yolculuk, gelecek yüzyıllarda da hiç bitmeyecek.

*

Bir zamanlar, yaklaşık 35 bin nüfusa sahip olan Manisa şehrinin sekiz mahallesi, tek katlı, hanaylı ve bahçeli evlerden oluşurdu.

Çocukların ilk eğitim aldığı yer aileydi. Çocuklara, öncelikle oturup kalkma, yürüme ve konuşma adabıyla görgü kuralları öğretilirdi. Daha sonrası kendiliğinden gelir, denirdi.

Ebeveynler, çocuklarını ilk defa okula götürdüklerinde öğretmenlerle “Eti senin kemiği benim” diye konuşurlardı.

Her evde, en az yüz kitaplı bir kütüphane bulunurdu. Aileler, yabancı lisan öğrenmesi için çocuklarına özel olarak Fransızca, İngilizce ve Almanca öğretmeni tutarlardı. ”Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan” derlerdi.
Büyüklerle  saygılı bir şekilde “Beyefendi”, “Zatı aliniz” ve “Efendim” gibi nezaket sözcüklerle hitap edilirdi.

Evlerde,  kömür ya da odun mangalında manisa’ya özgü geleneksel yemekler pişirilirdi.

Kurulan sofralara, bahçelerde yetiştirilen ağaçların dallarından koparılmış meyveler konurdu. Zeytinyağda taze domatesli, acı biberli patlıcan kızartması ve musakka baş köşeye oturtulurdu.
Akşamüstleri, komşular arasında, okkalı keyif kahvesi ve  demlenmiş çay eşliğinde başlayan sohbetlerde hal hatır sorulur, günün meselelerinden söz açılır, çocuklara binbir gece masalları anlatılırdı.
Komşuluk çok önemliydi. Mahalleye yeni taşınan ailelere, topluca tanışma yemeği verilmesi adettendi.
Çok sayıda evin asma ve çeşitli çiçeklerle bezenmiş bahçesinde erik, dut, nar, hurma ağaçlarının yanı sıra su kuyusu bulunurdu.
Manisa’da en güzel mevsim Sonbahardı. Eylül’le birlikte yağmurlar gelirdi. Kış ayları boyunca yağışlar dinmezdi. Gediz Ovası ve Nif Çayı taşardı; şehrin kıyı mahallelerini  sel basardı; evler su altında kalırdı;  duvarları çöken evler olurdu; Gediz Nehri balıkları sokaklarda dolaşırdı.

Bir insan boyu kar yağardı; okullar tatil olurdu; kar haftalarca sokaklardan kalkmazdı; Spil Dağı’nın tepesi  Bahara kadar karlı kalırdı; İzmir Körfezi martıları Gediz Ovası’ na kadar uçardı; dağlardan bağlara domuz, kurt, çakal ve tilki sürüleri inerdi. Hayvanlara yiyecek verilirdi.

Gediz Nehri’nden Ege denizi’ne kayık ve botlarla gezi yapmak hayal edilirdi.

Evlerdeki radyolardan;
günlük dünya heberleri; sohbet saatleri; radyo tiyatrosu, Türk Halk Müziği ve Klasik Türk Müziği konserlerinin yanı sıra tangolar ve Klasik Batı  izlenirdi.

Şehir postanesine gidilirdi; mektuplar kurşun kalem, sazkalem veya dolmakalemle  yazılırdı; her gün
gelecek haberler için heyecanla postacının yolu gözlenirdi.

Bahar gelince evlerde durulmazdı. Manisalıların Gediz Ovası’nda üzüm bağları ve tarlaları; Spil Dağı, Akpınar, Sultan Yaylası, Bozköy ve Kuşlubahçe’de yazlık evleri vardı.
Şehir halkı, pazar günlerini topluca mesire yerlerinde geçirirdi. Gediz Irmağı’na balık avına gidenler çoktu.
Çocuklar; Spil Dağı yamaçlarındaki sahipsiz incir, iğde, dut, ayva ve erik ağaçlarından meyve toplarlardı.
Gediz Ovası, Akpınar, Sultan Yaylası ve bölge köyleri; bandolu mızıkalı davullu şarkılı türkülü üzüm (bağbozumu), kavun, karpuz, kiraz, incir ve zeytin hasadı festivallerine sahne olurdu.
Bozköy, Horozköy ve Muradiye şehre en yakın köylerdi.
Şehir ve bağ evlerinin kapıları, zorunlu haller dışında kilitlenmezdi, açık bırakılırdı.
Şehirde asayiş, polisler ve mahalle bekçileriyle sağlanırdı. Günlük hayatta hiçbir adli olaya rastlanmazdı.
Emekliler genellikle bahçe işleri, kitap okuma ve çocukların eğitimi ile vakit geçirirlerdi.
Halk arasında para pek değer taşımazdı, “Para mühim değil, insanlık mühim” denilirdi.
Şehiriçi ulaşım; at arabaları, eşek arabaları, birkaç araba, taksi ve bisiklet ile sağlanırdı. Özel araba sayısı onu geçmezdi. İşe yürüyerek gidilir gelinirdi.
Manisalı erkekler beyaz kolalı gömlek, kravat, ipek mendil ve siyah iskarpin eşliğinde takım elbise, pardesü veya palto; bayanlar ise döpiyes, kaşkol, fular, eşarp ve şık ayakkabı yanı sıra manto giyerlerdi.

Akşamüstlerinde sohbet yapmak, iskambil, dama, tavla, satranç, golf oynamak için şehir kulübüne, tenis kulübüne ve alle kahvelerine uğrayan erkekler çoktu. Arada bir  kahvelerde dama ve satranç şampiyonaları yapılırdı.
Yaz aylarında ağustos böcekleri ve kumruların çıkardığı melodilerle annelerin çocuklarına seslenmeleri çoğu mahalleden duyulurdu.
Ulucami’nin, yukarısındaki tarlalarda kavun, karpuz, ayçiçeği ve kabak tarlaları; önünde eski bir okul binası; aşağısında da “Fidanlık” denilen beyaz ve kara dut  ağaçlarıyla kaplı  küçük bir ağaçlık dikkati çekerdi. Ağaçlığın içinde yaşlı bir hanımefendinin tek başına oturduğu bir Osmanlı Köşkü dikkati çekerdi.

Sultan Camisi, tarihi konumu ve geleneksel “Mesir Şenliği” ile yurt çapında bir ilgi odağı haline gelmişti.
“Manisa Çarşı”sı; ana cadde ve hanlarındaki aktar, kavaf, tuhafiye, manifatura, kuyumcu, yorgancı,  kunduracı, eczacı, köfteci, yoğurtçu, börekçi, terzi ve saatçi dükkanlarıyla büyük bir ticaret ve alışveriş merkeziydi.
“Kitapsaray” olarak adlandırılan şehir kütüphanesi, öğencilerin boş günle rini, yoğun ve sürekli ders çalışmasıyla geçirdikleri vazgeçilmez bir uğrak yeriydi.
Şehrin ana caddesi üzerindeki kitapçının raflarında sanat, kültür ve edebiyat dünyasının yayımlanmış bütün eserleri Manisalı okurlara sunulurdu.
*

Seyahat denilince akla “İzmir” gelirdi. 

Manisalılar şöyle derlerdi : ”Zaman gelecek, kediler damdan dama atlayıp Manisa’dan İzmir’e gidecek.”
İzmir’e yolculuk otobüs ve trenle yapılırdı. Öğrenciler, sabahları Tren  İstasyonu’ndan  İzmir’deki üniversiteye yetişmek için elde simit ve peynir paketiyle Alaşehir Banliyosunu beklerlerdi. Bazı kimselerin İzmir’e yürüyerek gittiğini duyardık.
Belirli sayıda Manisalı genç, İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde eğitim görürdü. Lise mezunu insanlar parmakla gösterilirdi.
*
İzmir Enternasyonel Fuarı’nın her yılki açılışı merakla beklenirdi: O dönemin fuarı;  ABD, Rusya, İngiltere vb. ülkelerin katıldığı uluslararası düzeyde bir bilim ve teknoloji platformuydu.
*

Gençler; şehrin ana caddesini Hükümet Konağı’ndan Tren İstasyon’una bağlayan ve ”Asfalt” diye adlandırılan yolda buluşur; Şamlı ve Musa Aga pastanelerinde  kendilerine revani, keşkül ve üzümlü kek ziyafeti çekerek,  kültür, sanat, edebiyat ve felsefe sohbetleri yaparlardı.

Bazı Manisalılar sanat, müzik, edebiyat, tiyatro ve sinema alanında kalıcı isim yapmışlardı.

Bir arkadaşımız, Manisa Lisesi’ni bitirdikten sonra akademik kariyer elde etmek için Amerika’da Harward üniversitesine başvurmuş ve kabul edilmişti.
Öte yandan bir Manisalı genç de  ABD (Washngton)’da Dünya Bankası Başkan Yardımcılığına kadar yükselmişti.
Kimi Manisalılar çok genç yaşta ayrılmış; çalışmak üzere Almanya, Belçika, Avusturya ve Kanada gibi ülkelere yerleşmişlerdi.
*

Manisa Lisesi, Manisa Öğretmen Okulu, İsmet İnönü Kız Meslek Lisesi ve Manisa erkek Sanat Okulu öğrencileri tarafından belirli günlerde sanat, edebiyat, bale, müzik, şiir ve spor günleri düzenlenirdi. Dünyaca ünlü tiyatro oyunları, başarılı bir şekilde sahneye konurdu.

ABD (Hollywood),  İtalya, Almanya, Hindistan, Rusya ve Fransa’da yeni çekilen filmler yurtta ilk olarak Manisa’daki “Şehir Sineması” ve “Zevk Sineması”nda gösterime girerdi.

Manisa’da “Hürriyet Misaki” ve “Işık” adlı iki günlük gazete; ayrıca “Genç Spil” adlı aylık sanat, kültür ve edebiyat dergisi çıkardı.
Gazeteciler yazılarını, elle veya  çalışma masası üzerindeki  daktilo ile  yazarlardı. Üç arkadaşımız İstanbul ve İzmir gazetelerinde tanınmış köşe yazarı olmuşlardı.

O yıllardaki Manisa gençliği, çok kültürlü yapısı ve donanımıyla  Türkiye'nin entelektüel gençliği arasında ön sıralarda yer alıyordu.

*

Manisa’da, Sümerbank Pamuklu Mensucat Fabrikası ve küçük ölçekli işletmeler dışında sanayi kuruluşu yoktu. Şehrin ekonomisi tamamıyla tarıma dayalıydı.
*
Seçim dönemlerinde Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet Partisi tarafından Hükümet Binası’nın önündeki meydanda mitingler düzenlenirdi.
*

Manisa’da “Yıldırımspor”, “Sakaryaspor” ve “Gençlikspor” futbol takımları arasında rekabet yaşanırdı. Futbolcular  köşe atışlarından bile gol kaydederlerdi. Bu  oyunculardan birkaçi İzmir, Eskişehir ve İstanbul’daki süper lig takımlarına transfer edilmişti.
*

Manisa, bir antik kent uygarlıklarında geliyordu. İngiltere, Amerika, Almanya ve Fransa gibi ülkelerden gelen arkeologlar, şehrin zengin müzesinde incelemeler yaparlardı. Magnetlerden, Lidyalılardan, Saruhanbeyliğinden, Osmanlı şehzadeliğinden  kalma tarihi ve mitolojik  yapılar araştırılırdı.
Niobe efsanesi dilden dile dolaşırdı. Manisa, bir “Üzüm Kenti” olmanın yanında aynı zamanda bir “Niobe Kenti”ydi.
Ama Spil Dağı ve Gediz Ovası’nın jeolojik, jeofizik ve arkeolojik araştırması bir türlü yapılamamıştı.

*

Türkiye’de ilk dağcılık kulübü Manisa’da kurulmuştur. Bazı gençler, tatil günlerini Spil Dağı’ndaki kamplarda geçirirdi.
Manisalı dağcılar, Ağrı Dağı gibi yurdun önemli dağlarına tırmanış gerçekleştirmişler; daha sonra rotalarını Avrupa’daki dağlara çevirmişlerdi. Manisalı Bisikletçiler ise İtalya’ya kadar uzanmışlardı.
*

İstiklal Madalyalı Manisa Tarzanı şehrin ana caddelerinde ve çevresinde orman ve ağaçlandırma faaliyetlerini yürütürdü. Tarzan,  kitap, dergi ve gazete okuyan entelektüel kültür düzeyi oldukça yüksek bilge bir insandı.
*
Her şehirde olduğu gibi, Manisa yaşamının geçmişte kalmış kesitlerinden, daha birçok güzel, ilginç, romantik ve bir o kadar da masalımsı hatıralarından söz etmek  mümkündür.
Ne var ki bu hatıralar şimdi;  Manisa’nın kadim mahallelerinin gül, leylak, sardunya, begonvil, sümbül, menekşe ve hanımeli kokan sokaklarında; Gediz Ovası’ında ve Spil Dağı’nda  birtakım köşelere gizlenmişlerdir.

*

Bir insanın, dünyanın neresinde olursa olsun, uzun yıllar sonra bir gün doğup büyüdüğü şehre dönmesi, o insanın ruhunda harikulade duygu ve düşünceler uyandırır.

Ama bu duygu ve düşünceler giderek kaybolur; tatlı bir rüyaya, sessizliğin  yalnızlığına  ve hüzne dönüşürler.

*
Geçenlerde Spil Dağı’ndan şehre doğru inerken  yukarıda, çok uzaklarda bir yerlerde mavi badanalı evimi ve yakınlarımı görür gibi oldum. Her insan gibi duygulandım. Daha sonra tanıdık Spil Rüzgarı, gözlerimdeki damlacıkları bir mendil gibi silince kendimi iyi hissettim. Çünkü onlar huzurlu ve mutlu görünüyorlardı.


Her dünya şehrinin; coğrafyasını ve insanlarını sarıp sarmalayan gizemli bir tarihi vardır. Manisa, Antik Çağ’dan uzanan ve durak bilmeyen yoluna,  tarihin temel dinamiği olan toplumsal olgular doğrultusunda günümüzde devam ediyor. Bu yolculuk, gelecek yüzyıllarda da hiç bitmeyecek.

*

Bir zamanlar, yaklaşık 35 bin nüfusa sahip olan Manisa şehrinin sekiz mahallesi, tek katlı, hanaylı ve bahçeli evlerden oluşurdu.

Çocukların ilk eğitim aldığı yer aileydi. Çocuklara, öncelikle oturup kalkma, yürüme ve konuşma adabıyla görgü kuralları öğretilirdi. Daha sonrası kendiliğinden gelir, denirdi.

Ebeveynler, çocuklarını ilk defa okula götürdüklerinde öğretmenlerle “Eti senin kemiği benim” diye konuşurlardı.

Her evde, en az yüz kitaplı bir kütüphane bulunurdu. Aileler, yabancı lisan öğrenmesi için çocuklarına özel olarak Fransızca, İngilizce ve Almanca öğretmeni tutarlardı. ”Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan” derlerdi.
Büyüklerle  saygılı bir şekilde “Beyefendi”, “Zatı aliniz” ve “Efendim” gibi nezaket sözcüklerle hitap edilirdi.

Evlerde,  kömür ya da odun mangalında manisa’ya özgü geleneksel yemekler pişirilirdi.

Kurulan sofralara, bahçelerde yetiştirilen ağaçların dallarından koparılmış meyveler konurdu. Zeytinyağda taze domatesli, acı biberli patlıcan kızartması ve musakka baş köşeye oturtulurdu.
Akşamüstleri, komşular arasında, okkalı keyif kahvesi ve  demlenmiş çay eşliğinde başlayan sohbetlerde hal hatır sorulur, günün meselelerinden söz açılır, çocuklara binbir gece masalları anlatılırdı.
Komşuluk çok önemliydi. Mahalleye yeni taşınan ailelere, topluca tanışma yemeği verilmesi adettendi.
Çok sayıda evin asma ve çeşitli çiçeklerle bezenmiş bahçesinde erik, dut, nar, hurma ağaçlarının yanı sıra su kuyusu bulunurdu.
Manisa’da en güzel mevsim Sonbahardı. Eylül’le birlikte yağmurlar gelirdi. Kış ayları boyunca yağışlar dinmezdi. Gediz Ovası ve Nif Çayı taşardı; şehrin kıyı mahallelerini  sel basardı; evler su altında kalırdı;  duvarları çöken evler olurdu; Gediz Nehri balıkları sokaklarda dolaşırdı.

Bir insan boyu kar yağardı; okullar tatil olurdu; kar haftalarca sokaklardan kalkmazdı; Spil Dağı’nın tepesi  Bahara kadar karlı kalırdı; İzmir Körfezi martıları Gediz Ovası’ na kadar uçardı; dağlardan bağlara domuz, kurt, çakal ve tilki sürüleri inerdi. Hayvanlara yiyecek verilirdi.

Gediz Nehri’nden Ege denizi’ne kayık ve botlarla gezi yapmak hayal edilirdi.

Evlerdeki radyolardan;
günlük dünya heberleri; sohbet saatleri; radyo tiyatrosu, Türk Halk Müziği ve Klasik Türk Müziği konserlerinin yanı sıra tangolar ve Klasik Batı  izlenirdi.

Şehir postanesine gidilirdi; mektuplar kurşun kalem, sazkalem veya dolmakalemle  yazılırdı; her gün
gelecek haberler için heyecanla postacının yolu gözlenirdi.

Bahar gelince evlerde durulmazdı. Manisalıların Gediz Ovası’nda üzüm bağları ve tarlaları; Spil Dağı, Akpınar, Sultan Yaylası, Bozköy ve Kuşlubahçe’de yazlık evleri vardı.
Şehir halkı, pazar günlerini topluca mesire yerlerinde geçirirdi. Gediz Irmağı’na balık avına gidenler çoktu.
Çocuklar; Spil Dağı yamaçlarındaki sahipsiz incir, iğde, dut, ayva ve erik ağaçlarından meyve toplarlardı.
Gediz Ovası, Akpınar, Sultan Yaylası ve bölge köyleri; bandolu mızıkalı davullu şarkılı türkülü üzüm (bağbozumu), kavun, karpuz, kiraz, incir ve zeytin hasadı festivallerine sahne olurdu.
Bozköy, Horozköy ve Muradiye şehre en yakın köylerdi.
Şehir ve bağ evlerinin kapıları, zorunlu haller dışında kilitlenmezdi, açık bırakılırdı.
Şehirde asayiş, polisler ve mahalle bekçileriyle sağlanırdı. Günlük hayatta hiçbir adli olaya rastlanmazdı.
Emekliler genellikle bahçe işleri, kitap okuma ve çocukların eğitimi ile vakit geçirirlerdi.
Halk arasında para pek değer taşımazdı, “Para mühim değil, insanlık mühim” denilirdi.
Şehiriçi ulaşım; at arabaları, eşek arabaları, birkaç araba, taksi ve bisiklet ile sağlanırdı. Özel araba sayısı onu geçmezdi. İşe yürüyerek gidilir gelinirdi.
Manisalı erkekler beyaz kolalı gömlek, kravat, ipek mendil ve siyah iskarpin eşliğinde takım elbise, pardesü veya palto; bayanlar ise döpiyes, kaşkol, fular, eşarp ve şık ayakkabı yanı sıra manto giyerlerdi.

Akşamüstlerinde sohbet yapmak, iskambil, dama, tavla, satranç, golf oynamak için şehir kulübüne, tenis kulübüne ve alle kahvelerine uğrayan erkekler çoktu. Arada bir  kahvelerde dama ve satranç şampiyonaları yapılırdı.
Yaz aylarında ağustos böcekleri ve kumruların çıkardığı melodilerle annelerin çocuklarına seslenmeleri çoğu mahalleden duyulurdu.
Ulucami’nin, yukarısındaki tarlalarda kavun, karpuz, ayçiçeği ve kabak tarlaları; önünde eski bir okul binası; aşağısında da “Fidanlık” denilen beyaz ve kara dut  ağaçlarıyla kaplı  küçük bir ağaçlık dikkati çekerdi. Ağaçlığın içinde yaşlı bir hanımefendinin tek başına oturduğu bir Osmanlı Köşkü dikkati çekerdi.

Sultan Camisi, tarihi konumu ve geleneksel “Mesir Şenliği” ile yurt çapında bir ilgi odağı haline gelmişti.
“Manisa Çarşı”sı; ana cadde ve hanlarındaki aktar, kavaf, tuhafiye, manifatura, kuyumcu, yorgancı,  kunduracı, eczacı, köfteci, yoğurtçu, börekçi, terzi ve saatçi dükkanlarıyla büyük bir ticaret ve alışveriş merkeziydi.
“Kitapsaray” olarak adlandırılan şehir kütüphanesi, öğencilerin boş günle rini, yoğun ve sürekli ders çalışmasıyla geçirdikleri vazgeçilmez bir uğrak yeriydi.
Şehrin ana caddesi üzerindeki kitapçının raflarında sanat, kültür ve edebiyat dünyasının yayımlanmış bütün eserleri Manisalı okurlara sunulurdu.
*

Seyahat denilince akla “İzmir” gelirdi. 

Manisalılar şöyle derlerdi : ”Zaman gelecek, kediler damdan dama atlayıp Manisa’dan İzmir’e gidecek.”
İzmir’e yolculuk otobüs ve trenle yapılırdı. Öğrenciler, sabahları Tren  İstasyonu’ndan  İzmir’deki üniversiteye yetişmek için elde simit ve peynir paketiyle Alaşehir Banliyosunu beklerlerdi. Bazı kimselerin İzmir’e yürüyerek gittiğini duyardık.
Belirli sayıda Manisalı genç, İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde eğitim görürdü. Lise mezunu insanlar parmakla gösterilirdi.
*
İzmir Enternasyonel Fuarı’nın her yılki açılışı merakla beklenirdi: O dönemin fuarı;  ABD, Rusya, İngiltere vb. ülkelerin katıldığı uluslararası düzeyde bir bilim ve teknoloji platformuydu.
*

Gençler; şehrin ana caddesini Hükümet Konağı’ndan Tren İstasyon’una bağlayan ve ”Asfalt” diye adlandırılan yolda buluşur; Şamlı ve Musa Aga pastanelerinde  kendilerine revani, keşkül ve üzümlü kek ziyafeti çekerek,  kültür, sanat, edebiyat ve felsefe sohbetleri yaparlardı.

Bazı Manisalılar sanat, müzik, edebiyat, tiyatro ve sinema alanında kalıcı isim yapmışlardı.

Bir arkadaşımız, Manisa Lisesi’ni bitirdikten sonra akademik kariyer elde etmek için Amerika’da Harward üniversitesine başvurmuş ve kabul edilmişti.
Öte yandan bir Manisalı genç de  ABD (Washngton)’da Dünya Bankası Başkan Yardımcılığına kadar yükselmişti.
Kimi Manisalılar çok genç yaşta ayrılmış; çalışmak üzere Almanya, Belçika, Avusturya ve Kanada gibi ülkelere yerleşmişlerdi.
*

Manisa Lisesi, Manisa Öğretmen Okulu, İsmet İnönü Kız Meslek Lisesi ve Manisa erkek Sanat Okulu öğrencileri tarafından belirli günlerde sanat, edebiyat, bale, müzik, şiir ve spor günleri düzenlenirdi. Dünyaca ünlü tiyatro oyunları, başarılı bir şekilde sahneye konurdu.

ABD (Hollywood),  İtalya, Almanya, Hindistan, Rusya ve Fransa’da yeni çekilen filmler yurtta ilk olarak Manisa’daki “Şehir Sineması” ve “Zevk Sineması”nda gösterime girerdi.

Manisa’da “Hürriyet Misaki” ve “Işık” adlı iki günlük gazete; ayrıca “Genç Spil” adlı aylık sanat, kültür ve edebiyat dergisi çıkardı.
Gazeteciler yazılarını, elle veya  çalışma masası üzerindeki  daktilo ile  yazarlardı. Üç arkadaşımız İstanbul ve İzmir gazetelerinde tanınmış köşe yazarı olmuşlardı.

O yıllardaki Manisa gençliği, çok kültürlü yapısı ve donanımıyla  Türkiye'nin entelektüel gençliği arasında ön sıralarda yer alıyordu.

*

Manisa’da, Sümerbank Pamuklu Mensucat Fabrikası ve küçük ölçekli işletmeler dışında sanayi kuruluşu yoktu. Şehrin ekonomisi tamamıyla tarıma dayalıydı.
*
Seçim dönemlerinde Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet Partisi tarafından Hükümet Binası’nın önündeki meydanda mitingler düzenlenirdi.
*

Manisa’da “Yıldırımspor”, “Sakaryaspor” ve “Gençlikspor” futbol takımları arasında rekabet yaşanırdı. Futbolcular  köşe atışlarından bile gol kaydederlerdi. Bu  oyunculardan birkaçi İzmir, Eskişehir ve İstanbul’daki süper lig takımlarına transfer edilmişti.
*

Manisa, bir antik kent uygarlıklarında geliyordu. İngiltere, Amerika, Almanya ve Fransa gibi ülkelerden gelen arkeologlar, şehrin zengin müzesinde incelemeler yaparlardı. Magnetlerden, Lidyalılardan, Saruhanbeyliğinden, Osmanlı şehzadeliğinden  kalma tarihi ve mitolojik  yapılar araştırılırdı.
Niobe efsanesi dilden dile dolaşırdı. Manisa, bir “Üzüm Kenti” olmanın yanında aynı zamanda bir “Niobe Kenti”ydi.
Ama Spil Dağı ve Gediz Ovası’nın jeolojik, jeofizik ve arkeolojik araştırması bir türlü yapılamamıştı.

*

Türkiye’de ilk dağcılık kulübü Manisa’da kurulmuştur. Bazı gençler, tatil günlerini Spil Dağı’ndaki kamplarda geçirirdi.
Manisalı dağcılar, Ağrı Dağı gibi yurdun önemli dağlarına tırmanış gerçekleştirmişler; daha sonra rotalarını Avrupa’daki dağlara çevirmişlerdi. Manisalı Bisikletçiler ise İtalya’ya kadar uzanmışlardı.
*

İstiklal Madalyalı Manisa Tarzanı şehrin ana caddelerinde ve çevresinde orman ve ağaçlandırma faaliyetlerini yürütürdü. Tarzan,  kitap, dergi ve gazete okuyan entelektüel kültür düzeyi oldukça yüksek bilge bir insandı.
*
Her şehirde olduğu gibi, Manisa yaşamının geçmişte kalmış kesitlerinden, daha birçok güzel, ilginç, romantik ve bir o kadar da masalımsı hatıralarından söz etmek  mümkündür.
Ne var ki bu hatıralar şimdi;  Manisa’nın kadim mahallelerinin gül, leylak, sardunya, begonvil, sümbül, menekşe ve hanımeli kokan sokaklarında; Gediz Ovası’ında ve Spil Dağı’nda  birtakım köşelere gizlenmişlerdir.

*

Bir insanın, dünyanın neresinde olursa olsun, uzun yıllar sonra bir gün doğup büyüdüğü şehre dönmesi, o insanın ruhunda harikulade duygu ve düşünceler uyandırır.

Ama bu duygu ve düşünceler giderek kaybolur; tatlı bir rüyaya, sessizliğin  yalnızlığına  ve hüzne dönüşürler.

*
Geçenlerde Spil Dağı’ndan şehre doğru inerken  yukarıda, çok uzaklarda bir yerlerde mavi badanalı evimi ve yakınlarımı görür gibi oldum. Her insan gibi duygulandım. Daha sonra tanıdık Spil Rüzgarı, gözlerimdeki damlacıkları bir mendil gibi silince kendimi iyi hissettim. Çünkü onlar huzurlu ve mutlu görünüyorlardı.

Bu yazı 308 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum