Melek DÖRTBUDAK

Melek DÖRTBUDAK


 İNSANIN MAYASI

20 Ekim 2020 - 11:32

                                                       İNSANIN MAYASI
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”
Şeyh Gâlib
Bugünlerde bir hikâyedir tutturmuş gidiyoruz. Gündelik hayatımızı ele geçiren hikâyeler, hastalık hikâyesi, evlilik hikâyesi, çocukluk, gençlik, yaşlılık hikâyesi vb. hayatımızın pek çok alanına girmiş durumda. İşin özü bu hikâyelerin tamamının oyuncusu ise insan, başrolde de ikinci, üçüncü, beşinci adam da, figüran da yine insan. İnsan bazen çok karmaşık, bazen basit ve anlaşılır bir varlık, eşrefi mahlûkat. Sahi insan sizce bu dünyaya sadece hikâyeler yazmak için mi gelmiştir? Bu dünyaya sadece imtihan için geldiğini zanneden, belki de bu yüzden sevgiyi ve aşkı ıskalayan, sürekli üniversite sınavına hazırlanan öğrenci psikolojisiyle yaşayan varlık. Hani şu lise son sınıfa gelip de hala hayattan ne istediğini bilemeyen ama sınavda derece yapmayı planlayan öğrenciler gibi. Tabii bu da insanın dünyadaki serüvenlerinden biri, belki de en önemlisi. Ben sadece insanın dünyaya geliş gayesine farklı yaklaşıp, başka bir açıdan bakılabilir mi demek istiyorum. İnsanın yaratılışına ister ontolojik yaklaşın ister objektif, ister sübjektif, isterse psikolojik bir yaklaşım sergileyin.
Bütün hanımlar bilirler ki evde sağlam bir yoğurt mayası varsa onu daima diri tutmak için bitmeden yeni sütle yeniden, yeniden mayalamak gerekir. Mayanın tutması için de bazı şartların yerine getirilmesi gerekir. Sütün sıcaklığının ayarlanması, sütün miktarı, mayanın miktarı, mayalandıktan sonra üzerinin örtülüp sütün sıcaklığının korunması, vakti tamam olunca üzerinin açılması gibi küçük küçük detaylara dikkat edilmelidir. Her şeyin mayası kendi cinsindendir. Tulumbadan su çekebilmek için önce maya olsun diye oluğa bir maşrapa su dökerler. Ekmek yapmak için hamura koyulan maya yine mayalı hamurdur, İnsanın mayası insandır, ruhun mayası Allah’tır İnsan kendi mayasını nasıl çoğaltır.
İnsanın yaratılışını zahiri, batıni olarak ikiye ayırabiliriz. Fiziki görünen veya görüneni gören tarafımız diyebiliriz. Bedenimiz, elimiz, kolumuz, ayağımız, yüzümüz, gözümüz gibi, bir de batıni görünmeyen, varlığını hissettiğimiz ruh, Allah’ın kuluna “kendi nefesimden üfledim dediği” nefesimiz, canımız var. Kur’an-ı Kerimde insanın yaratılışı ile ilgili ayetleri Allah (C.C.) “Ona güzel bir şekil verip, ruhumdan üfleyince siz hemen ona secde edin” [Kur’Ân: Hicr, 29] diyerek meleklere hitap etmektedir. Yine bir başka surede ve ayette “Ben, onu (aklî ve ruhî melekelerini geliştirerek) belli bir düzeye getirip kendi ruhumdan üfleyince, ona secde edin” [Kur’ân: Sâd, 72] buyurmuştur. Ruh insanın en gizli hazinesidir ve bu hazineyle Rabbimiz bizi kendisiyle mayalamıştır. İnsan tıpkı yoğurtla mayalanmış bir tas süt gibi tertemizdir ve Rabbini arayıp bulmak O’na kul olmak, O’na çoğalarak dönmek için dünyaya gelir. Mürşit gönlü gönülle mayalar, Allah kulunu üflediği nefesiyle mayalar.
Peki insan kendi özüne ulaşabilmek ve özündeki cevheri, mayayı çoğaltabilmek için hangi şartları yerine getirmeli? Allah (C.C.) âlemleri yaratırken her şeyi nasıl bir plan ve prensipler zinciri ile insanın emrine sunmuşsa, insanı da kendi iradesiyle özüne ulaşabilsin diye bazı kurallar ortaya koymuş, onu değerli kılmak istemiştir.  Yarattığı her şey O’nun bu dünyaya düşmüş gölgesidir. İnsan da bu kurallara uyarak ruhunu cilalamanın, ruh denen mayasını çoğaltmanın, huzurun mutluluğun yollarını arayıp durmuştur. Tabi ki aramak, Allah’a ulaşmak isteyen gönül ehli insanlar için geçerli. Yoksa nefsinin peşinden koşan dünya heveslerini hayatına kıble edinenler için olmasa gerek. İnsan ruhunu ihmal ederse karamsarlığa düşer, zihni bulanır, kalbi kararır özünden uzaklaşıp ekşimiş yoğurt gibi olur. Ruhumuz Allah’tan bize bir armağan, bizi mayalayan şey, güzel insan olmamızı sağlayan, hislerimizi besleyen özümüz, o halde onu çoğaltabilmek için esas olan nefesin sahibiyle irtibatı kesmemek, muhabbetle O’nun gösterdiği yola sıkı sıkı sarılmak lazım. Herkesin bu süreçteki yolculuğu farklıdır çünkü herkesin din anlayışı, inancı bireyseldir, birey olma, kul olma anlayışı, yolculuğu farklıdır. Allah’ın huzurunda duruşu, O’na olan muhabbeti, kulluğu sevgisi ibadeti, sevdası, aşkı, günahı farklıdır. İnsan, Allah’a ulaşmak için nasıl yaşamalıdır, nasıl ibadet etmelidir, nasıl davranmalıdır ki içindeki özüne ulaşsın.
O ruh denen ya da gönül dediğimiz ve bizden başka hiçbir ülkenin dilinde, literatüründe karşılığı olmayan o muhteşem kelime. Gönlümüz ile ruh arasında bağlantı vardır. İnsan Allah’la beraber oldukça ruhu huzurlu olacak, mutlu, kudretli olacaktır, ruh bu durumda gönlü etkileyecek ve onu huzurlu hale getirecektir. Geçenlerde internette gözüme bir paylaşımda, İbn-i Arabi hazretleri “Dua uzakta olana seslenmektir, zikir ise O’nunla olmaktır.” diyordu. Tam da burada hemen aklıma Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin tasavvufî eserlerimiz içinde klasikleşmiş olan A’mâk-ı Hayal’inden bir bölüm aklımıza geliyor. Brahman’ın, ruhun hakikatini arayan roman kahramanı Raci’nin kulağına eğilerek ilk söylediği zikir, nefesini olabildiğince tutarak “evimdeyim” demesi gibi, bedenimiz de ruhumuzun evidir.
Hz. Mevlânâ da Mesnevi-i Şerif’in 26. beyitinde  “Ey âşık; aşk, Tûr dağına ruh gibi tesir etdi. Tûr, mest oldu. Mûsâ da kendinden geçti ve düştü” diyor Hz. Mevlânâ aşkın bir ruh gibi tesir ettiğini söylerken Allah’a duyulan aşkın bizatihi O’nunla aynîleşmek olduğunu ve tesirinin de o denli güçlü olduğunu söylüyor. Zaten her insanın kendi içinde taşıdığı ve Allah’ın tecelli etmesiyle yerle yeksan olacak bir Tûr dağı var. İnsanın dünyevi tarafı her zaman içinde büyüttüğü bir dağ gibi ufalanmayı bekler. İşte o dağ ufalandıkça o muhteşem mayamız olan ruhî tarafımız kuvvetlenir, uhrevileşir.
İnsan; üzerine hikâyeler, romanlar, şiirler yazılan, şarkılar, türküler bestelenen, filmler çekilen, bilimsel alanda her açıdan incelenen varlık. Allah’ın en çok değer verdiği varlık. Allah (C.C.) biz kullarına daima kendisini anmamız, Peygamberim gibi yaşamamız ve Hz. Yunus’un şiirinde söylediğini aramamızı, keşfetmemizi emreder. Bir ben var benden içeri. Allah, cümlemizi içimizdeki kulluk mayasını idrak edip çoğaltan, kendi canına yolcu olanlardan eylesin. Her şeyin başlangıcı bir tutam maya değil mi?…
Dinin terk edenin küfürdür işi
Ol ne küfürdür, imandan içeru
Beni bende demen, bende değilim
Bir ben vardır bende, benden içeru
 
 

Bu yazı 931 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum