Melek DÖRTBUDAK

Melek DÖRTBUDAK


BİTPAZARINA NUR YAĞSA

25 Ocak 2020 - 20:43 - Güncelleme: 27 Ocak 2020 - 00:37

BİTPAZARINA NUR YAĞSA

Manisa’nın eski Perşembe pazarı ya da eski garaj diye bilinen Bedesten ve çevresindeki gündelik hayattan bahsetmek istiyorum. Yavaş yavaş değişen hayat şartları, yerel yönetimler, bedesten etrafında oturan mahalle sakinleri, çevre ile ilgili faktörler çarşıyı değiştirmiş, sessiz ve sakin, dingin bir hale getirmiş.  Eski garaj; bilindiği gibi bu gün, büyük boş bir meydan haline getirildi. Kışın bomboş, uykuya yatmış, kanı çekilmiş bir beden kadar cansız bir varlık. Yazın çevredeki çay ocaklarının, masa ve sandalyelerinin istilasıyla, insanların yaz geceleri serinledikleri bir park halinde.

Hemen meydanın yanı başında; son yıllarda, Manisa Şehzadeler Belediyesinin nikâh salonu olarak hizmet veren, bedesten binası bütün geçmişin haşmetiyle, mümtaz edasıyla tarih kokan bir kitaptan fırlamış gibidir. Yıllar yorsa da, yılların yıkamadığı, zamana teslim olmamış, dimdik ayakta, sizi geçmişten gelen, dedenizin sesi ya da tarihi bir fotoğraf gibi selamlar, size seslenir,

Nikâh salonunun, doğu, batı, güney, kuzey cephelerini küçük, mütevazı dükkânlar donatmıştır. Dükkânların ahşap çerçeveleri zamana inat eskiliğini haykırsa da sizi yeni bir seda ile karşılar. Bu dükkânların küçüklüğü sakın sizi aldatmasın, içine giren insanların gönlünü genişletir, ferahlatır.  Bu ferahlık; bazen geçmişe duyduğumuz özleme dayanır, kimi zaman çocukluğumuza yaslanır, kimi zaman da kendi yaşadığımız zamanın içinden kaçıp uzaklaşma duygumuzun tezahürüdür.  Bu dükkânlarda Bedestenin mizacına, yaşına uygun eskimeyen antika kabilinden eşyalar alınır satılır, ya da antika olmaya aday eşyalar alınıp satılır.

Bedesten binasının doğu cephesinde sırasıyla Saraç Şakir ağabeyimizin dükkânını görürsünüz, atı, eşeği olan herkes onu bilir, bilmiyorsa da öğrenir, arar bulur. Aşağı doğru caddeye inerken eskici İbrahim ağabeyin dükkânını, yanı başında, çarşıya iki kuşaktır ayakkabı malzemesi satarak hizmet veren Cemal ağabeyin dükkânını ve tabii ki Manisalının Şekerci Hüseyin Dedesinin ihtiyaç sahiplerinin günlük ekmeklerinin tedarik edildiği küçük ama koca yürekli dükkânını görürsünüz.

Doğu cephesinin hemen karşı çaprazında Çeşnigir Camii ve küçük bir park, onun etrafına dizilmiş eski eşya alıp satan eskici dükkânlarını görebilirsiniz. Sıradan eski eşya satanlar. Hemen yanı başında spot denilen yeni eşyaların satıldığı dükkânlar, yanı başında bir zamanlar yemek yediğimiz bakır kapları kalaylama işini sabırla devam ettiren kalaycı dükkânını görürsünüz. Beri tarafta, kurban bayramının aranan kahramanı, bıçaklarımızın makyözü, çarkçı,  bileyici dükkânı, onun yanında hırdavatçısı ile tastamam bir meydan.

Bu meydanın kaderinin perşembelerle bir bağlantısı var sanırım. Bundan birkaç yıl önce, burada Perşembe günleri, bir ucu Sultan Camii’nin oradan başlayan, Muradiye Camii, Müzenin yanından yukarıya eski garaj, oradan bir ucu Alaybeyi mahallesine dayanan kocaman bir Pazar kurulurdu. Bu pazarda hakikaten yok yoktu. İğneden ipliğe, kıyafetten sebze meyveye, balıktan ekmeğe, horozdan tavuğa, peynircisine, zeytincisine her aradığını bulabilirdin bu pazarda.Sonraları, hepimizin bildiği üzere, Perşembe pazarı, cadde üzerinde evi olan vatandaşların isteğiyle, eski Salı pazarının yerine taşındı.

Lakin bizim meydan ve çevresi Perşembe hizmetini hep sürdüre geldi.  Caminin arkasındaki sokaklar, bu günlerde bitpazarı esnafını ağırlıyor. Tabii ki Perşembe, başka bir gün olabilir mi?

Bitpazarı deyip geçmeyin lütfen,  yine iğneden ipliğe her şeyin satıldığını bir pazar görürsünüz.

Bitpazarını gelip görmeden, insan elindekinin değerini anlamıyor sanırım. Söylediklerimize biraz garipseyerek, biraz yadırgayarak, bakabilirsiniz. Lakin bu böyle. Bitpazarı esnafı, en az diğer pazarlardaki esnaf kadar işlerine aşkla bağlıdırlar. Hepsi olmasa da çoğunluğu sabah ezanında tezgâhlarını açar, âlemlere dağıtılan rızıktan kısmetlerine düşeni beklerler.

Her pazarın olduğu gibi bitpazarının da müdavimleri var. İzmir’den, Saruhanlı’dan, Turgutlu’dan, Ankara’dan, daha başka illerden pazar için gelenlerle her zaman karşılaşabilirsiniz.

Bitpazarında, her serginin önünde uzun uzun bakınmak, orada bulunan eşyanın ruhunu hissetmek lazım. Mesela bir serginin başında, bir bakarsınız eski bir dostla karşılaşırsınız. Anlarsınız ki baktığınız tezgâhın en nadide, mümtaz eseri, Phlips bir radyo, hem de ahşap kabinli olanlardan. Size halis, munis bir dost gibi gülümser. Sonra ona dokunursunuz, bütün çocukluğunuz radyo tuşlarında gezinir, hoplar zıplar, onu kucaklayıp öpesiniz gelir. Acaba, kimlerin akşam keyfine iştirak etti, kimlere acı tatlı haberleri saat başı ajanslarıyla duyurdu, hangi ihtilale şahitlik etti, kimlerin içinde ihtilaller yarattı, bunları hep düşünür hüzünlenirsiniz.

Bir başka tezgâhta bir anne çocuk görürsünüz, kıyafet bakınan, aldığını hemen oracıkta denerken, giyerken, yüzündeki o mütebessim ifade, o mutluluk ve gözlerindeki parıltı emin olun mağazadan alıveriş yapan çocuklarımızın yüzünde göremeyeceğiniz türdendir.

Bazen de eski bir sandık kokusu çarpar sizi, eskiden aşina olduğunuz, derinde izleri olan bir kokudur bu, sizi kendine doğru çağırır.  Çeker…

Henüz gardırop denen dolaplarla evlerimiz tanışmadan bizler,  annelerimizin sandıklarının müptelasıydık. Her sandık açıldığında başına toplanır ve içindeki işlemeli örtüleri, o güzelim el emeği göz nuru dantelleri, canım iğne oyalarını, güzel kumaşları incitmemek için olabildiğince itinayla açar, bakar, koklar, sonra yine aynı özenle katlar kaldırırdık.  

Sizi kendisine çeken tezgâhta kim bilir hangi genç kızın hayalleri, hangi yuvanın ışığı parıldamaktadır, sahibi neden bunlardan vazgeçmiştir bilemezsiniz. Bazen de bin bir hevesle alınmış, dikilememiş güzelim kumaşları görürsünüz; hangi genç kızın evini süslemek için alınmış, örülememiş dantel yumakları mı dersiniz. Hâsılı kelam bir sandık ki aç aç bitmez, tükenmez… Eşyaların hikâyeleri de her zaman sizin zihninizi yoran bir muamma olarak kalır.

Başka bir tarafta eski oyuncaklar görürsünüz, bebekler, ayıcıklar, plastik tabancalar, legolar, neler neler...  Şimdi öyle yerlere atıldığına bakmayın, kim bilir kaç çocuk onunla oynarken çekiştirip, onun için kavga etmiştir.

Başka bir tezgâhta öylesine atılıvermiş, bir zamanların müzik piyasasını elinde tutan taş plaklar, kasetler, onların evrilmiş hali CD’ler, film kasetlerini görürsünüz.

İnsanın en çok da içini acıtan, aile fotoğraflarının satılıyor olması. Bazen içiniz cız eder, bir fotoğrafa bakarken. Belli ki özel bir fotoğraf, kim bilir hangi günün anısına, hangi duygularla çekilmişti. Şimdi, birilerinin hatırası öksüz, yetim, garip kalmış, birilerinin merhametine muhtaç, evlat edinilmeyi bekliyor adeta.

Bazen de bir Yörük kilimi sizi renkleriyle meftun eder kendine, hayran kalırsınız eskisi böyleyse yenisi nasıldı kim bilir? diye sorarsınız kendinize.

Bazen de bir çocuk patiği, yanında bir battaniye, birazcık kirlenmiş… Bütün bunlara rağmen ‘ben sanatkâr birinin elinden çıktım’ der.

Daha neler neler, say say bitmez, boş şişeler, kavanozlar, bir zamanların büyük zeytinyağı şişeleri, dışı sepetli camdan yapılmış,  cana yakın su damacanaları, zincirler, halatlar, toplu iğne, makaslar, küçük-büyük el aletleri, yün yorganlar, elyaf piyasasının hışmına uğramış, pamuk yastıklar, özel günlerde özel insanlara verilmiş ödüller… Hepsi, hepsi bu daracık sokaklarda bitpazarındaki yerlerini almıştır.  

Demiştik ya pazarda yok yok. Mutfak malzemesi yönünden de bir hayli zengindir pazar. Tava, tencereden tutun, porselen sofra takımlarına, çeşitliliği yönünden zengin ama bir takım olamayacak kadar fakir su bardakları. Yıllar, bir kısmını çalmış, bir kısmını kırmış, sahibini arar. Bazen de tam takım bir fincan takımı, sürahi takımına rastlarsınız sıfır kilometre, kullanılmamış, yıllar fark etmeden üzerinden gelip geçmiş kutularından çıkartılmamış.  Ama pakette de olsa burası bitpazarı burada her şey değerinin altında satılır.

Bitpazarındaki her şey insanın ilgisini hak ediyor. Çok zamana hükmetmiş, çok zahmetler çekmiş, çok hizmet etmişler. Bunu görmezden gelmek insanı incittiği gibi bence eşyayı da incitir. Çünkü bu âlemde her şey canlıdır, eşyayı merkezinde kullanmak gerekir. Eskiler, ‘eşyayı menzilinde kullanmamak eşyaya zulmetmektir’ derlerdi.

Her şeyin değerini, hak ettiği muameleyi gördüğü bir zaman ve mekânda buluşmak arzusuyla…

Bu yazı 900 defa okunmuştur.