Mahmut Haldun SÖNMEZER

Mahmut Haldun SÖNMEZER


BİR MÜFLİS SİYÂSÎ PORTRE: MESUT YILMAZ

13 Kasım 2020 - 17:31 - Güncelleme: 13 Kasım 2020 - 17:34

BİR MÜFLİS SİYÂSÎ PORTRE: MESUT YILMAZ
 

Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz da dünyadaki mesâîsini tamamlayarak ebedî âleme göç edenler kervânına eklendi. Allah, taksîrâtını affeylesin. Ölmüş insanların ardından, hem de hemen arkasından çirkin sözler söylemeyi, galîz ifâdeler kullanmayı kendime yakıştıramam ve başkasında gördüğüm zaman da kesinlikle tasvîb etmem. Fakat bu, icrâatlarıyla kitlelerin hayatına dokunmuş bir siyâset adamı hakkında tek söz edilmeyeceği, toplumun hayatına neleri katıp onun hayatından neleri çaldığı üzerine olumlu-olumsuz hiçbir değerlendirme, bir genel siyâsî muhâsebe yapılmayacağı anlamına da gelmiyor elbet. İşte biz de o görevi yerine getirmek üzere yazıyoruz bu yazıyı.
Seksenli yılların ortalarına doğru yavaş yavaş toplumun görüş alanına girmeye başlayan bir siyâsî figürdü Mesut Yılmaz. Anavatan Partisi’nin iktidâr olmasıyla birlikte Türk halkı onu tanımaya başladı.
Soğukkanlı ve tedbîrli bir kişiliğe sahipti. O kişiliğin tavır ve davranışlarındaki en bâriz yansıması ise ağırdan alan konuşma tarzıydı. Bekleyip düşünerek konuşuyor, sözler ağzından gramajla çıkıyordu. Cümlelerin değil, bazen kelimelerin arasında bile ciddî boşluklar oluyordu. Sanki kova ile derin bir kuyunun içinden ağır ağır su çekiyordu. Bu, kişiliğinin en göze çarpan husûsiyetiydi.
Turgut Özal’ın patronajı altında politikaya giriş yapmıştı. Turgut Bey’in önemli özelliklerinden biri de, sahasında öne çıkan, dikkate değer bulduğu isimleri siyâsete taşımasıdır. İşte daha sonra yıldızlaşan birçok isim Turgut Bey’in öncülüğünde sahneye çıkarak siyâsî kimlik ve itibâr kazanmışlardır. Onlardan biri de Mesut Yılmaz’dı.
Görünürde Turgut Özal’ın siyâset okuluna mensup bir isimdi. Fakat genel başkanlık koltuğuna oturduktan bir süre sonra öyle olmadığı hemen anlaşıldı. Ustasının gelişme ve ilerlemeden, hattâ sıçramadan yana olan kalkınmacı, dinamik ve reformist kişiliğine nispetle Yılmaz, riski sevmeyen, mevcûdu muhâfaza ederek yola devamdan yana olan statükocu bir yapıya sahipti. Zihninde, Türkiye’nin yarınlarına yönelik büyük proje ve hayalleri olduğuna dâir bir izlenim vermiyordu. Gelecek vizyonu çok zayıftı. Siyâsî hayatı bir bütün olarak ele alındığında, buna ilişkin hiçbir ipucuna rastlanmaz.
1992 yılında Nazlı Ilıcak’ın sunduğu televizyonda yayımlanan bir sohbet programında; “Başkanlık sistemine karşıyım, İkinci Cumhûriyete de inanmıyorum.” demişti. Bunu söylediği günlerde ülke çok ciddî siyâsî, ekonomik ve sosyal sıkıntılarla boğuşuyordu. Parlamenter düzen, yürütme açısından büyük handikaplar içeriyordu. Mevcût siyâsî yapı toplumu koalisyonlarla yönetilmeye mecbûr ediyordu. Bu da sık sık krizlere yol açıp ülkeyi yönetilemez hâle getiriyordu. Kendisinin neye karşı olup neye inandığı değildi burada önemli olan. Geleceğe ilişkin tasavvurları ve atacağı adımlardı. Ondan beklenen, ülkenin yönetim zafiyetlerini aşacak fikirler üretmesi, reformlar yapmasıydı. Bu sahada atılacak adımlara öncülük etmesiydi. Başkanlık sistemine karşıydı ama alternatif bir görüş ve yaklaşımı da yoktu. Kendisini güncelleme kabiliyetinden mahrûm bulunduğu için de mevcûdu muhâfazadan yanaydı. Hâlbuki zaman hızla akıyor, aktıkça da şartlar değişiyordu. Yeni durum ve şartlara uygun çözümler üretmekse, Mesut Bey’in gündeminde yoktu.
Türkiye’nin yıllarını çalan yoz siyâset anlayışı, bu topluma ayak oyunları ve entrikayı çok iyi beceren siyâsetçi tipini armağan etmiştir. Hiç şüphesiz bu işin şahı Süleyman Demirel’di. Gelecek vizyonu olmayan Yılmaz, her hâliyle bu sahada Süleyman Demirel’in eline su dökebilecek derecede kurt ve kurnaz bir politikacı olduğunu ispat etti. On iki partinin katıldığı 1995 genel seçimlerinden sonra çok parçalı bir siyâsî tablo çıkmıştı ortaya. Anavatan Partisi de %19 oy alarak ikinci parti olmuştu. Kendisinin bu sahadaki mahâret ve ustalığı, seçimlerden sonra partisine hem başbakanlık hem de meclis başkanlığını kazandırdı. O günlerde günlük köşe yazıları kaleme alan bazı siyâsî analist ve yorumcular Yılmaz hakkında; “ANAP’lılar, liderlerinin kıymetini bilsin. Siyâseti biliyor ve de çok iyi oynuyor. Ortaya çıkan meclis aritmetiğinden böyle bir sonuca ulaşabilmek çok zordu.” türünden yorumlar yapmışlardı.
Evet, hiç şüphesiz bu hüküm doğruydu ve ortaya çıkan netîce de bir başarıydı. Ama bu, gerçek ve kalıcı bir başarı değildi. Bir parti genel başkanı tarafından muârızlarına atılan usta işi bir siyâsî çalım, bir parti zaferinden ibâretti yalnızca. O yüzden de çabucak unutulup gidecekti. Çünkü burada, milletin gönlüne değen bir şey yoktu. Bu, onu belki de gerçek ve kalıcı başarılara ulaştıracak bir imkânın yakalanmasıydı. İşte o imkân yakalanmıştı. Artık hükümet başkanıydı.
Kurulan hükümet iki ortaklı (ANAP ve DYP) bir koalisyon da olsa, bu birlikteliğin başbakanı Mesut Yılmaz’dı. Bundan sonra yapılacak iş, Türkiye’nin kalkınmasına ilişkin sarf edilecek mesâî, istikbâli kucaklayacak büyük projelerin altına atılacak imzâlardı. Ama ne yazık ki öyle olmadı. Fırsat değerlendirilemedi. Kişisel hırs ve ihtirâslara, küçük çıkar hesaplarına kurbân edildi.
DYP ile imzâlanan protokol gereği dönüşümlü başbakanlık modeli benimsenmişti. İlk iki yılda Yılmaz, daha sonraki iki yılda ise Çiller başbakan olacaktı. Yılmaz’ın ilk iki yılda sergileyeceği performans ile yerini sağlamlaştırması, merkez sağın lideri olma yolunda ona büyük avantaj sağlardı. Ve ayrıca ekonomik, sosyal ve kültürel sahada başarılı bir profil çizdiği takdirde ise ortağını daha rahat ekarte edebilirdi. O ise hedefe kısa yoldan ulaşmayı tercîh etti. Hakkındaki yolsuzluk iddialarını kullanarak hükümet ortağını muhâlefetin de desteğini alıp Yüce Divan’a göndermeye kalkıştı. Kellesinin alınmak üzere olduğunu gören karşı taraf hükûmetten çekilince dört ay bile dolmadan Anayol koalisyonu sona erdi.
Kendisiyle yapılan ve televizyonda da yayımlanan bir söyleşide, bütün kumar oyunlarını bildiğini hayli rahat ve mütebessim bir edâ ile söylemişti. Hiç de sakınıp çekinmeden. Karo, kupa, maça, sineği tanımanın Türk toplumunda bir siyâsî karşılığının olmadığını bilmiyor muydu acaba? Şüphesiz biliyordu. Fakat iktidâra ulaşma yolundaki ümidini halka değil de vesâyete bağlamış bir insan için bu çok da önemli değildi.
Doksanlı yılların ilk yarısında bir müddet Ankara’da kalmıştım. O yıllarda kendisinin iskâmbil kâğıtlarına duyduğu muhabbet, muhtelif ortamlarda ve özellikle de siyâsî mahfîllerde konuşuluyordu. Büyük Değişim Partisi’ne mensup bir siyâsetçinin yanımda söylediği şu söz, hâtırımdan hiç çıkmadı: “Yemekten sonra Anadolu Club’a git! Gecenin saat ikisine kadar viski eşliğinde kumar masasında demlen. Ertesi gün de öğlene doğru kalkıp partinin yolunu tut! Siyâset, bu şartlarda ancak bu kadar olur kardeşim.” Doğruluğu tartışmasız olan şu sözler, bir hayat disiplinine sahip olmadığı ve günlük hayatında millete ve siyâsete ne kadar yer olduğunu göstermektedir.
Ben, kendisinin iskâmbil kâğıtlarıyla kurduğu dostluğun, siyâsete bakış ve politik tavırları üzerinde de tesîrleri olduğuna inananlardanım.
Mesut Yılmaz, blöf yapmayı çok iyi beceren bir poker oyuncusuydu. Bu ise hakikatte getirisinden çok götürüsü olan bir meziyet(!) idi. Çünkü bütün poker oyuncuları gibi onun da tek atımlık kurşunu vardı. Tek hamle sonrasına kilitlenmiş blöfün, uzakları görebilme yeteneği yoktu. Bu sebeple, farklı ihtimâlleri dikkate alma, olayların hangi istikamete evrilebileceğini tahmîn edebilme kabiliyeti zayıftı. Dolayısıyla satranç oyuncularına mahsûs, dört-beş hamle sonrasını öngörebilecek bir yüksek akıl ve mantığın sahibi değildi. Olması da imkânsızdı zaten. Geleceği kestirebilecek keskin ferâset, bir parça irfân ehli olmayı gerektirirdi. O ise bugüne kadar o vadide hiç koşmamıştı. Birkaç adımda ulaşılacak geçici başarılara endeksli, attığı adımların uzun vadede kendisinden ne götüreceğini hesaplayamayan bir mizâcın sahibiydi. Ayrıca bu özelliğiyle gelecek nesilleri düşünen bir devlet adamı şahsiyetinden çok, gelecek seçimlere ayarlı bir politikacı karakterine sahip olduğunu göstermiştir.
Siyâsete bir poker oyuncusu mantığıyla yaklaşmak, onun için kısa vadede avantaj gibi görünse de uzun vadede dâimâ ciddî bir dezavantaj olmuştur.
1996 senesinde Macaristan’ın başkentinde başından geçenler ise akla ziyândır. Türk siyâsî hayatında burnuna yumruk yiyen ilk siyâset adamı Mesut Yılmaz değildi. Öncesi ve sonrasında da birçok politikacı bu sevimsiz muâmeleye ma’rûz bırakılmıştır. Fakat Yılmaz’ın içine düştüğü durumu sıra dışı yapan, ona yumruğun kumar masasında atılmış olmasıydı. Başbakanlık da yapmış bir siyâsînin bir yabancı ülkedeki otelin kumarhanesinde böyle bir muâmeleye muhâtap olması eşine az rastlanır bir garâbettir.
Yediği yumruk devletin itibârını sarstı. Devletin onurunu her şeyin üzerinde tutan birtakım çevrelerse(!), bu konuda nedense susmayı tercîh ettiler. Ne de olsa torpilli bir siyâsetçiydi. Fazla üzerine gidilmezdi. Necip Fazıl’ın bile kumar merakını dillerine dolayanların, muhâfazakâr eğilimli bir siyâset adamı bu duruma düşse, ne yapacaklarını varın siz düşünün…
Çiller ile mücâdeleye girdiği ilk andan itibâren benzerlerine cemiyetimizde mebzûl miktârda rastlanan bir politikacı örneği olduğunu gösterdi. Sahip olduğu formasyon ve yetişme tarzı da bir devlet adamı olmaya yetecek düzeyde değildi zaten. Milletin içinden gelmiyordu zîrâ. Hâl ve tavrıyla Batı’ya angaje aristokrat zümrenin mümessili gibi duruyordu. Doksanlı yılların ilk yarısında TBMM’de kendisini ziyâret ettiğim bir ANAP milletvekili bana, söz arasında genel başkanını eleştiren bir tavırla şöyle demişti: “Mesut Bey, ANAP’ı entellerin partisi hâline getirdi.” Siyâsî hayatı boyunca da onlara ve on yıl öncesine kadar Türkiye’nin iplerini ellerinde tutan oligarşik yapıya yakın durarak yaşadı. Kendi hemşehrileri dışında, millete yakın durduğunu söyleyemeyiz. Belki de o yüzden Karadenizli hemşehrileri harîç, millet tarafından benimsenip sevilmedi.
Liderler, insanların hayatlarına kattıkları değerlerle anlam kazanırlar. Mesut Yılmaz’ı ise toplumun ma’şerî şuûrunda yaşatacak bir icrâatı, zor zamanlarda halkın ızdırabına ortak olduğunu gösteren bir dik duruşu yoktur. Milletin yanında olduğunu hissettiren samîmî bir beyânâtı ise hiç olmamıştır.
İyi seviyede Almanca bilen, siyâsî açıdan da Alman ekolüne mensup olan bu soğukkanlı adam, her ne kadar Türkiye şartlarında kurulmuş liberal-muhâfazakâr tandanslı bir siyâsî partinin öznesi de olsa, politik tavır ve duruş itibârıyla içinden çıktığı toplumun özelliklerini fazla yansıtmayan, daha ziyâde soğuk savaş döneminin Avrupa siyâsetçilerini andıran bir yapıya sahipti.
Doksanlı yıllara gelinceye kadar Türk toplumunda hiçbir lider, Batılı siyâsetçilere nispet edilmemiştir. Çiller’in Margaret Thatcher, Yılmaz’ınsa John Major’a benzetilmesi bu açıdan manîdârdır.
Bugün onu bu millet, son başbakanlığı sırasında söylediği; “Siyâsî hayatıma da mâl olsa imam-hatiplerin orta kısmını kapatacağım.” sözüyle hatırlamakta ne yazık ki…
Yassıada mahkemelerinin hâkimi Salim Başol, 27 Mayıs sonrasında darbecilerin taşeronluğunu yapmıştı. Duruşmalardan birinde sanık avukatlarının kendisine yönelttiği son derece haklı hukukî itirâzları da; “N’apalım, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor…” diyerek savuşturmaya kalkmıştı. 28 Şubat post-modern darbesi sonrası başbakan olan Yılmaz ise imam-hatiplerin orta kısmının kapatılması ve katsayı adaletsizliği konusunda milletin haklı itirâzlarına karşı yukarıdaki sözü söyledi. Yılmaz’ın konumunun, Başol’unkinden pek bir farkı yoktu. Her ikisi de bu sözleri söylemeye mecbûr olmuşlardı. Yılmaz, darbeyi gerçekleştiren güçlerin paratoneriydi ve tıpkı Başol gibi kendisini vesâyete kurbân etti. Kendisine “onbaşı” unvânının verilmesi de bu yüzdendir zaten.
Bizim geniş gönüllü milletimiz her ne kadar tasvîb etmese de bir siyâset adamının kumar masasında yediği yumruğu bile unutabilirdi. Unutup affedemeyeceği tek şey, îmân ve inancının garantisi olarak gördüğü değer ve kurumlara saldırılmasıydı. Bu saldırılar karşısında milletin yanında değil de gücün yanında saf tutmayı tercîh eden siyâset adamlarıyla da ilk kavşakta yollarını ayırırdı.
Siyâsette kalıcı başarılara imzâ atmak isteyen kişinin evvelemirde millet adamı olması gerekir. Zîrâ millet adamı olmadan devlet adamı olunmaz. Millet adamı olmadan devlet adamı olmaya kalkanlar ancak devletin adamı olurlar.
Halkın rengine boyanarak bir ideale adanmak, siyâsetçiyi önce millet, daha sonra da devlet adamı mertebesine yükseltir. Mesut Yılmaz’ın hayatında ise bunu görmek mümkün değildir. Milletin arzu ve hasretlerini yansıtan bir his ve heyecânın zerresine onun hayatında tesâdüf edemezsiniz. Bu milletin öz kültürüne, mâzî ve mefâhirlerine dönük samîmî ve derin bir muhabbetin varlığına şâhit olamazsınız. Halkın derdiyle dertlenip rûh sancısı çeken bir tabîatın sahibi değildir. Hırs ve ihtirâsları şahsıyla sınırlı olan bu zâtın, Özal, Erbakan, Türkeş gibi liderlerde gördüğümüz ömründen daha uzun idealleri olmamıştır.
Genel Başkanlık koltuğuna oturduğu andan, büyük bir seçim hezimetiyle o koltuğu terk ettiği güne kadar, dört defa genel seçime girdi. Hiçbirinde kayda değer bir başarı yakalayamadığı gibi, her seferinde de oyları bir öncekine göre düştü. Nihâyetinde sıfırı tüketerek çekilmeye mecbûr oldu.
Belki de o çok benzediği Avrupalı siyâsetçilerden tek farkı da buydu. Onlar, bütün kredilerini tüketene kadar iş başında kalmazlar, halkın güvenini kaybetmeye başladıklarını hissettikleri ilk anda jübilelerini yapıp köşelerine çekilirlerdi. Bizde ise işler o şekilde yürümüyordu. Ne kadar Batı’ya öykünsek de şarklılık genlerimize işlemiş.
Tansu Çiller ile giriştiği söz düellolarında dâimâ agresif ve kavgacı tutumuyla öne çıktı. Siyâsete yeni bir soluk, farklı bir çeşni katamadığı gibi, tavır ve davranışlarıyla, milletin seyircisi olmaktan haz etmediği çatışmacı siyâsî kültürü de besledi. Yanmakta olan ateşin içine atılan bu odunlar, millet nezdinde hiç de müspet bir tesîr icrâ etmedi.
"Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler ise şahısları tartışır." denir. Siyâsî hayatı boyunca yaptığı konuşmalara bakıldığında, sözlerinin odak noktasında fikirler ve olaylardan ziyâde insanların olduğu görülür.
Bu zâtın şahsında; ne Özal, Erbakan gibi görev ve ideal adamlarının kişiliğinde meknûz millete hizmet aşkının, ne Türkeş, Denktaş gibi dava adamlarının hayatını kuşatan bir fikir ve gaye ile özdeşleşmiş kimliğin, ne de ittifâkla cümlenin Yazıcıoğlu’nun şahsında müşâhede ettiği millete adanmışlığın izlerine rastlayabilirsiniz. O yüzden de ne kendisi ne de dünya görüşü itibârıyla olmasa da siyâseten muârızı olan Çiller, toplumsal şuûrda ufacık bir kalıcı iz bile bırakmadan, millet hayatından gelip geçmişlerdir.
Her ne kadar milletin adamı payesine erişemese de “Barajlar Kralı” olarak anılan Süleyman Demirel’in bile siyâsî hayatının belirli devrelerinde toplumun gönül tellerini titrettiğini söyleyebiliriz. Hattâ yarım asra yaklaşan siyâsî hayatını ağır bir seçim hezimetiyle noktalayan Bülent Ecevit dahi, bu kadar kötü bir bilânço ile siyâset defterini kapatmamıştır. Ecevit’in geçmişinde, münferit de olsa bazı siyâsî başarılar vardır. Yılmaz’ın seyir defterine baktığımızda ise başarı hânesine düşülebilecek hiçbir olumlu not yoktur.
Bütün bunlar gösteriyor ki, bir siyâset adamının, kendisini milletle buluşturacak inandığı değerler olmalı ve o siyâset adamı o değerleri öncelikle kendi nefsinde yaşamalıdır. Bu açıdan bakıldığında ise Yılmaz, millete mâl olmuş bir siyâsetçi portresi çizememiş ve ömrünü bir dava ve ideal ekseninde yaşayarak gerçek mânâda anlamlandıramamıştır.
Allah, kimseyi evlât acısıyla imtihân etmesin. Dayanılması en zor acı, aşılması en güç eşiktir. Kendisini yakından tanıyanlar, büyük oğlunun vefâtından sonra farklı bir kişiliğe büründüğünü, olaylara geçmişe nispetle daha farklı yaklaştığını söylüyorlar. Büyük ihtimâl, geç de olsa muhâsebesini yapmaya başlamıştı. Keşke o muhâsebeyi siyâsetin aktif bir öznesi iken yapmış ve milletin yanında yer alan bir duruş sergilemeyi başarabilmiş olsaydı. Heyhat!
Hastalığı döneminde kendisini ziyâret eden Beykoz Belediye Başkanı Murat Aydın’a söylediği şu söz enteresandır: “Tayyip Bey’in diğer icrâatları zamanla unutulabilir ama Çamlıca’nın göğsüne kondurduğu câmi, aslâ unutulmayacak.” Şu söz bile millet nezdinde neyin önemli olduğunu anlamaya başladığını gösteriyor.
Tabii aslolan bazı şeyleri vakit geçmeden zamanında idrâk edebilmektir. Mâzîye yenik düşerek bâde harâbi’l-Basra demeden…

 

MAHMUT HALDUN SÖNMEZER
12 Kasım 2020 Perşembe


                                                                                                    

Bu yazı 2946 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum