Hüseyin ALPASLAN

Hüseyin ALPASLAN

[email protected]

TARİHİN AYNASINDAN KÜRESEL GÜÇ OLGUSUNA BAKIŞ

11 Aralık 2020 - 11:37 - Güncelleme: 11 Aralık 2020 - 12:25

             TARİHİN AYNASINDAN KÜRESEL GÜÇ OLGUSUNA BAKIŞ

Dünya tarihinde, eski devirlerden günümüze kadar her daim siyasi mücadeleler yaşanmıştır.   Kent devletlerden İmparatorluklara kadar süregelen yüksek hakimiyet savaşları genellikle bir liderin hükümranlığında sonuç bulmuştur. Gücü ele geçirme ve egemenliğini sürdürme mücadelesinin motivasyonu bazen coğrafya ve ekonomi, bazen de din olmuştur[1]. Siyasi hakimiyeti ele geçirme savaşını; önceleri kendi toprakları üzerinde yapan topluluklar, yeni coğrafyaları ve insanları keşfedip tanıdıkça mücadelenin sahasını da genişletmişlerdir.


Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’da büyük uygarlıklar kurulmuştur. Eski çağın bilimsel buluşları ve büyük eserleri ile büyük dinlerle örtüşen ve yer yer onlara kaynaklık eden inanç biçimleri ve ritüeller bu üçgenden çıkmıştır. Tarih içerisinde doğudan batıya, batıdan doğuya göçler ve istilalar olduğunu görmekteyiz. Kendi coğrafyaları dışına çıkarak istila yoluyla hakimiyet alanlarını ve egemenlik sahalarını genişleten büyük devletler; siyasetlerine farklı argümanlarla geçerlilik kazandırmaya çalışmışlardır.

Orta Asya’da yaşayan Türklerin; devrin şartlarına göre farklı gerekçeleri olan, yeni yerlerde egemen olma savaşları ile, önceleri Çin, sonraları Sasani ve Roma ile olan mücadelelerinin “cihan hakimiyeti” iddiasını sürdürmek motivasyonundan kaynaklandığı da bir gerçektir. Orta Çağ’da hâkim politikalar dinsel olup; haçlı ve cihat anlayışları devletlerin yayılmacı siyasetlerine yön vermiştir. Zamanla devletler, güçlü olanlarla savaşmaktan ziyade onlarla aynı doğrultuda politikalar izleyerek, çıkarlarını birleştirmeye ve birbirlerinin gücünden yararlanmaya çalışmışlar, bölgesel ve milletlerarası meselelerde aynı safta bulunmuşlardır.

Hunlar, Göktürkler, Helenler, Romalılar, Çinliler, Moğollar ve Osmanlı İmparatorluğu tarihin farklı zaman dilimlerinde yüksek hakimiyet kurarak cihan devleti pozisyonunda olmuşlardır. Bu devletler, diğer devletler ile olan siyasal ilişkilerinde hegemon statü de olduklarını kabul ettirir şekilde ilişkiler kurmuş ve davranmışlardır. Farklı çağlarda yaşasalar bile güçlü devletlerin birbirine paralel politik davranış gösterdiğini, hedeflerinin genellikle aynı olduğunu görmekteyiz.

Avrupa’da başlayan Coğrafi Keşifler, Rönesans ve reform hareketleri, yeni güçleri ve politikaları ortaya çıkarmıştır. 19’uncu yüzyılda büyük devletlerin penceresinden tarihe baktığımızda; Fransız İhtilali’nin çarpan etkisiyle Avrupa’nın siyasi yapısının değiştiğini ve imparatorlukların dağılma sürecine girdiğini görürüz. 20’nci yüzyılın başlarında (Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlanmasıyla) klasik imparatorluklar sona ermiş, ancak hegemon devlet geleneği değişmemiştir. Süper devletler tabirini alan yeni hâkim güçler ortaya çıkarak, dünyayı yeniden şekillendirmek ve dengeleri kendi lehlerine değiştirmek istemişlerdir.

1947-1991 yılları arasında ABD ve SSCB ekseninde yaşanan “Soğuk savaş”; iki kutuplu dünya yaratarak, silahlanmada, ekonomide, mali ve politik alandaki yarışlarla sürmüş ve son safhada uzay savaşları ile devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile, ABD; Avrupa ve Asya'nın kendi kontrol alanı içeresinde yeniden istikrara kavuşması ve reform edilmesi yönünde uyguladığı politikalarda çoğunlukla başarılı olmuştur. Ancak soğuk savaşın bitimi ile Çin'in yükselişi, ABD ve müttefiki Japonya'yı endişelendirmiştir. Çin ve ABD ilişkileri tarihsel süreçte üç farklı evreden geçmiştir; 1949-1969 ABD, Çin'i çevreleme politikası izlemiştir, 1970-1979 yılları iki ülkenin yakınlaşma dönemidir, 1979'dan 2016 yılına kadar diplomatik ilişkilerde gelişme gösteren bir durum gözlenmiş, ABD Başkanı Trump döneminde ticaret savaşları yaşanmış ve krize yol açan politika izlenmiştir.

 Komünizmin tasfiye edilerek Sovyetlerin dağılması üzerine batıda küreselleşme olgusu hissedilmeye başlamıştır. 20’nci yüzyılın sonlarından itibaren “bir süper gücün temsi ettiği ve evrensel değerlerle yürüttüğü politikaların küreselleşme olduğu” savı ortaya sürülmüştür. Küreselleşme politikaları sonucunda; batı sermayesi ülkelerin ekonomilerine ve politikalarına hükmeder hale gelmiş olup; zengin daha zengin, fakir ise daha fakir olmuştur. Dünyada tek kutup kabul edilen ABD’nin; askeri gücü, ekonomisi ve savunma sanayi teknolojisi ile küresel güç olduğu fikri yaygın şekilde kabul edilmiştir. ABD’nin küreselleşme ile güttüğü amaç; ülkeleri kendine itaat ve hizmet eder hale getirmektir{2]. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Colin Powell; bir söyleşisinde, dünya üzerinde kurmak istedikleri hegemonyayı geçerli ve sayılabilir kılmak adına, “Biz ülkelerin ülkesiyiz, biz kötülüğün karşısındaki kurtarıcıyız.” demiştir[3]. ABD’nin kurtarıcı misyonu olarak İsa Mesih ile dış politikasına dini bir meşruiyet kazandırıldığını, ABD tarihinin kurucu başkanı George Washington ve ikinci Başkan John Adams’ın şu sözlerinden anlıyoruz, “Amerika, insanın kendi kimlik ve kişiliğine kavuşacağı mekân olması için Yüce Allah tarafından yaratılmıştır”[4].

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, ABD; hâkim devlet ve küresel yüksek politikalar gerçeği misyonu ile kendisini; Alman ve Japon militarizmine ve Sovyet komünizmine karşı demokrasi ve özgürlüğün küresel lideri ilan etmiştir[5]. Soğuk savaş sonrasında Sovyetlerin bıraktığı boşluğu batı bloğu doldurmuştur. Boşalan alanda bulunan ülkelerin az nüfusları ile kendi içlerinde parçalanmış zayıf devlet yapısına sahip olmaları, üzerlerinde operasyon yapılmasına fırsat vermiştir. Yeni yapılanma, yeni güçler tarafından şekillendirilirken, etnik ayrımcılık, federalizm ve her türlü inanç ayrılıkları körüklenmiştir. Dengelerin değişimi ve yeni toplumsal siyasallaşmanın oluşması amacına hizmet eden politikalar neticesinde soykırıma kadar varan kanlı hadiseler olmuştur.

Doğu Bloku; dağılmasından sonraki süreçte ortaya çıkan noksanlıklarını kısa bir zamanda toparlayarak yeniden iş birliği ve teşkilatlanma yoluna gitmiştir. Rusya, geçmişten gelen siyasal, ekonomik ve askeri gücü ile en egemen faktör olarak yeni politikalara sarılmıştır. Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’da bağımsızlığını ilan eden devletlerle çatışmaya girmeden yeniden bir araya gelmiştir. Yeni ittifaklar çerçevesinde kurulan; “Bağımsız Devletler topluluğu”, “Şangay İş Birliği Örgütü” ve “Avrasya Ekonomik Birliği” gibi oluşumlar sayesinde, yeraltı kaynakları zengin bir coğrafi bölgede, yeni bir ekonomik ve siyasi güç (blok) ortaya çıkmıştır[6].

Rusya’nın özellikle yakın coğrafyasında yeniden aktif ve güçlü politikalar üretmesi, siyasi, ekonomi ve mali alanda arayışlarına hız vermesi, Kafkaslar ve Orta Asya’da etkin siyasetini arttırması ile Çin’in ve Hindistan’ın yükselişinin; 20’nci yüzyılın başından itibaren kabul gören tek kutuplu devri sona erdirdiğini, dünyanın, iki, üç, hatta çok kutuplu bir sisteme doğru evirildiğini söyleyebiliriz. ABD ise son tahlilde, Rusya’nın güçlü Asya siyasetine karşın, Ortadoğu’da dengeleri kendi lehine çevirmek ve bu coğrafyada yüksek hâkimiyet kurmak üzerine politikalar üretmekte ve BOP projesini askıya alarak yeni projelerini devreye sokma çabası içerisinde faaliyetlerini yürütmektedir.

Sonuç olarak; M.Ö 1285’de, Hitit ve Mısır devletleri arasında imzalanan ve tarihin ilk yazılı anlaşması olan Kadeş’ten günümüze kadar devletler arasında egemenlik kurma mücadelesi sürmektedir. Günümüzde devletler arası ilişkiler, uluslararası kuruluşların (BM, NATO, AB vb.) güvencesi altında hukuki anlaşmalar ile bir hükme bağlanmış gibi görünse de büyük devlet varlığı ve yüksek hakimiyet kurma olgusu yadsınamaz bir gerçektir. Devletlerin, egemenlik mücadelelerinde hegemonyalarına; demokrasi, insan hakları ve dinsel argümanları kullanılarak meşruiyet kazandırdıklarına, ayrıca iç ve dış siyasetlerinde inançların ve hamasetin bir motivasyon kaynağı olarak yer aldığına şahit oluyoruz.

Yüksek hakimiyet ve egemenlik savaşları tarih boyunca savaşlara ve büyük facialara sebep olmuştur. Her çağda egemen devletler; bazen tek başlarına, bazen de çıkarları paralellik gösteren ortaklarıyla beraber coğrafyaları ve ülkelerin siyasi yapılarını yeniden tanzim eden politikalar üretmişler ve çoğunlukla da planlarını gerçekleştirmişlerdir. 21’nci yüzyılda yeniden dünya düzeni kurma politikaları; “Yeniden açılım, BOP, Küreselleşme ve Arap Baharı” misyonlarıyla icra edilmiştir ve süreç devam etmektedir.

Tarihsel sürecin bize anlattığından da anlayacağımız üzere; küresel güç olgusu, çağlar boyunca değişmez bir sorun olarak insanlığa büyük acılar yaşatmıştır. Üzülerek ifade etmeliyim ki, dünyaya hâkim olmayı ve gücü her zaman elinde bulundurmayı isteyen devletler hep olacak ve insanlık aynı acıları yine yaşayacak gibi görünmektedir. Temennimiz dünya devletlerinin ve tüm insanlığın diğerleri üzerinde egemen olma hırsından arınarak barış içerisinde yeni bir dünya düzeni kurmak için enerjilerini harcamalarıdır!
Özgür ve tam bağımsız bir dünya dileğiyle, iyi okumalar diliyorum.
________________:
Hüseyin ALPASLAN
Tarihçi-Yazar
[email protected]
[1] Nuri YAZICI; “Yeni Dünya Düzeni ve Avrupa’nın Yeniden Yapılandırılması”, s.3, Gamze Yayıncılık, 2017, İstanbul.
[2] İsmail Şefik AYDIN; “Uyan Türkiye”, s.519, Kum Saati Yayınları, 2006, İstanbul.
[3] Ece TEMEKURAN; “Kurtar Bizi Powell Amca”, Milliyet Gazetesi, 18 Şubat 2002.
[4] “Tarihten Bugüne Ülke İhlal Kararları”, s.28, UHİM Yayını, 2011, İstanbul.
[5] Samuel P. HUNTİNGTON; “Biz Kimiz? Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı” (Türkçesi: Aytül ÖZER), CSA Yayın Ajansı, s.97-104, İstanbul.
[6] Nuri YAZICI; “Yeni Dünya Düzeni ve Avrupa’nın Yeniden Yapılandırılması”, s.269.

 

Bu yazı 1802 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum