Hüseyin ALPASLAN

Hüseyin ALPASLAN

[email protected]

GAZİ BİR ASKER

05 Mart 2021 - 18:01

GAZİ BİR ASKER

Zihnimizde iz bırakan bilinçaltında yaşatmaya devam ettirdiğimiz birçok yaşanmışlık rüyalarımıza girerek bizlere kısa bir süreliğine de olsa geçmişimizi hatırlatır…
Yaşamımız boyunca bizi zorlayan hadiseler ve bu hadiselerin yaşandığı yerleşim alanları bizi en çok meşgul eden bir parça olarak belleğimizin bir yerlerindedir.
1984 yılında başladığım askerlik mesleğimin cilvesi olarak toplam on ilde görev yaptım. Rüyalarıma en çok giren yer ise Kırmızı köprü köyü ve burada yaşadıklarımdır.
1990 yılı temmuz ayında Tunceli ili Pülümür ilçesi Kırmızıköprü Jandarma Karakolu’nda göreve başladım. Bu köyde kaldığım iki yıl süre zarfında yaşadıklarım, belki de normal bir yaşantım olsaydı bir ömrüme sığdıramayacağım kadar çoktur.
Bu süre içerisinde; terör, deprem, çığ gibi birçok müessif hadiselere maruz kalırken, en önemli ve en öncelikli meselemiz ise hayatta kalabilmek, sorumluluğumuz altındaki askerleri ve bölgemizdeki vatandaşların canlarını koruyabilmekti.
Kırmızıköprü, Tunceli-Pülümür karayolunun 50’nci kilometresinde bulunan içinden Pülümür deresinin geçtiği köyün iki yakasını ve karakolla köyü birleştiren, köye adını veren bir köprünün bulunduğu, diğer köylere giden ara geçit yolları ve patikalar haricinde etrafının yüksek dağ ve tepelerle çevrili meşe ağaçlarıyla kaplı, Türkiye’nin büyük şehirlerinde yaşayan insanlar için dünyadan ilişiğinizin kesildiğini hissettiren ufku bile göremediğiniz, bende mert ve samimi insanların yaşadığı izlenimini bırakan bir köydü.
Karakolun arkasındaki yüksek dağ ve tepe ise bizi çukurda bırakmıştı. Prefabrik üç parça binadan yapılmış olan Karakolun önündeki dere ise karşıya sadece köprüden geçiş izni veriyor, araziye ulaşmak için yaklaşık 30 dakika süren tepeyi aşmanız gerekiyordu.
Burada dağların geçit vermez, arazinin örtü ve gizleme sağlayan görüntüsü, her yeni gelenin dudaklarını uçuklatıyor, bir ürperti ve terörün bilinen varlığı ile birlikte iliklerinde ölümü hissettiriyordu…
Yıl 1991 Eylül ayının ortalarındayız. Acemi birliğinde eğitimleri biten ve Karakola yeni katılacak erbaş ve erleri bekliyoruz.  Genellikle 15 kişi olan ve bir arada eğitilerek ve bütünlüğü bozulmadan tim gönderilmesi uygulamasına yeni başlanmıştı.
Yeni katılacak timi beklerken henüz yeni yaşadığımız bir terör olayının etkilerini hala taşıyor onun personelde bıraktığı izi normale döndürmek için çaba sarf ediyorduk…
Yaklaşık 15 gün önceydi doğum günüm de olan 3 Eylül'de komşu karakola takviye gitmiştik. Alınan ihbar değerlendirilerek kepir yaylası civarında bir gurup teröristle çatışmaya girilmişti. Çatışmada altı terörist öldürülürken bir onbaşımızı şehit vermiştik. Çatışma öncesi ve sonrası sizlere anlatamayacağım birçok hadise zihnimiz meşgul ediyor, karmaşık duygular, farklı düşünce halleri davranışlarımızı da zaman zaman anlaşılmaz bir hale getiriyordu. Bu sarsıntı halini herkes birbirine destek olarak atlatmak zorundaydı. Çünkü halen buradaydık, devam eden bir yaşam, bayrağımızı dalgalandırmak ve ana kuzularının hayatta kalabilmesini sağlamak gibi bir yükümlülüğümüz vardı.
Evet, yeni timimiz karakola katılmış, daha önceden alışık olduğumuz gibi şaşkın, ürkek, dudakları uçuklamış, bir çukurda yolunu kaybetmiş gibi dolaşan erleri hemen uyum eğitimine almıştık.
Timin eğitimini yaptırırken onları yakından tanıyor özelliklerini öğreniyordum. Mg-3 nişancısı olarak yetiştirilen Celal kendini tanıtırken, İstanbullu özellikle Kadıköylü ve Kadıköy'ün atadan yerlisi olduğunu söylemiş bu aidiyetini bu şekilde şevk ve gururla söylemesi o an bulunduğumuz ortamı düşününce beni gülümsetmişti.
Celal, eli yüzü düzgün diye tabir ettiğimiz, sağlıklı, gürbüz, orta boyun üzerinde, varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Liseyi bitirince okumak istememiş ve babasının işinde çalışmaya karar vermişti. İstanbul’da bulunduğu iyi ve yüksek imkanlara sahip yaşamı dışında farklı bir hayatla tanışmamış, Anadolu'yu acemi birliğinde ilk kez görmüştü.
Oryantasyon eğitiminde tüm silah ve teçhizatları teslim edilerek, karakolun baskın ve sabotaj planlarındaki yapmaları gereken görevler ile mevzileri, tuzaklanan alanları konumumuzu ve stratejimizi yeni gelenlere öğretmiştik.
Celal, timdeki görevi gereği, MG-3 makineli tüfek ve mayon sandığını ve diğer malzemeleri teslim alarak, iki MG-3 Nişancı yardımcısı ile Karakolun makineli tüfek bulunan üç adet farklı mevzilerinde diğer MG-3 nişancılarıyla münavebeli nöbete tutmaya başlamıştı.
Karakolda tüm personel hava kararmadan uzak ve yakın emniyet mevzilerine geçiyorduk. Çukurda bulunan prefabrik bu karakolda gece durmak bir roket saldırısında ölüme davetiye çıkarmaktı.
Üst birlikten gelen emirle sorumluluk bölgemizde (9) günlük arazi arama tarama ve pusu ve keşif faaliyetleri ile görevlendirilmiştik. Sınırımızda bulunan başka bir bölgede yapılacak operasyonda bölgemize geçenlere karşı tıkama görevi yapacaktık. Bu görev kısa keşif görevleri hariç yeni katılan timimiz için en ciddi olanıydı.
Arazide belirlenen bölgede Arazi Tarama (AT) faaliyetlerini yürütüyor gece ise geçiş noktalarında emniyet tedbirlerini alarak pusuda kalıyorduk.
Bir gün yorucu ve uzun bir yürüyüşten sonra çok sarp ve tehlikeli bir mevkide gecelemek zorunda kaldık. Kaldığımız arazi kesiminin bir ucu uçurum, bir ucu tek parça geçit veren iki tepe arası, boylu boyuna uzanamayacağın bir arazi yapısı keskin kayalıklar arasında dikenler bulunan sessizliğin ötesinde bir sessizliğin olduğu müstahkem bir mevkiiydi.
Timi en emniyetli olacak şekilde yerleştirdikten sonra kendi mevziime geçtim. Bir süre soluklandım. Mataramdan bir miktar su içtim. Atlet sırtıma yapışmış ter beni rahatsız ediyordu. İklimin yaz-kış demeden kürk ve palto giydirdiği bu arazide soyunarak sırtıma yapışan atleti çıkartıp sırt çantamdan çıkarttığım yedek atleti giydim. Sanki evdeymişim gibi bir rahatlık çökmüştü ki yaklaşık 20 metre önümde geçişin üstünden aşağıya hâkim noktada bulunan mevziden hıçkırık sesleri duydum…
Telsizle irtibat kurmak, hatta telsizin gizlediğimiz ışık veren aksamının görülmesi demek yerimizin belli olmasıydı. Hemen silahıma sarıldım. Teçhizatı ve el bombalarımı kontrol ettim. Tek atımlık Alman menşei tüfek bombasını namluya yerleştirdim. Yanımda bulunan iki ere işaret ederek sessizce sürünerek ses gelen mevziiyi görebileceğimiz yere geldim. Gece görüş cihazı ile baktığımda MG-3 nişancısı ve yardımcısı iki eri görüyor ancak anormal bir durum göremiyordum…
Mevziiye yaklaştım ve hafiften Celal diye seslendim. Sesimi tanıyan diğer erler komutanım siz misisiniz? Dediler. Evet dedim… Ancak, kullanmaları gereken rakamsal parolayı kullanmadıkları için içimden kızdım. Kızgınlığımı belli etmeden mevziiye girdiğimde Celal hafif hafif ağlamaya devam ediyordu. Beni görünce yavaşlayan ağlamasını burnunu çekerek durdurdu…
Bu durum bana yabancı gelmedi. Birçok askerimiz mevzide terörist görür, ateş eder, el bombası atar. Bir kısmı yaşadığı baskıyı ve korkuyu ağlayarak gösterir. Celal'e yanında olduğumu söyledim. Onu cesaretlendirecek bir konuşma yaparak o geceyi o mevzide geçirdim. Gün ağarıp o sağlıklı gencin yüzünü gördüğümde neler yaşadığını daha iyi anladım. Bu yüz ifadesi insanların ömründe tasavvur edebileceği yüz hali değildi. Hiç unutmadım, Celalin o sabahki yüz ifadesinin bana verdiği büyük acıyı ve bu gençlerin mesuliyeti altındaki ezilmişlik hissini…
Celal, o gün sanki sonraki günlerde başına gelebilecekleri hissetmiş ve ağlamıştı.
Yıl 1991 Aralık ayının ilk haftası, Kar yağmıştı. Karakol civarında 50 santimi bulan kar arazide bir metreyi geçmişti. Ancak henüz kurtların karakola ineceği kadar kar yağmamış, mevzilerdeki köpeklerin iplerini henüz çözmemiştik.
Karla beraber harekât imkânının zorlaşmasıyla bölgede bulunan terörist guruplarda sığınak ve mağaralara çekilmeye başlamışlardı. Sığınak ve mağaralara operasyon için en uygun mevsim olarak görüldüğünden Tunceli İl Jandarma Komutanlığı bizim karakolumuzun sorumluluk sahasında bulunan Kadısırtı denilen bölgede operasyon yapma kararı almıştı.
Bu bölgede operasyonu kış aylarında yapmanın amacı; yaz aylarında çok geniş ormanlık araziye sahip, olağanüstü örtü ve gizleme sağlayan, birkaç derenin yaşama kolaylığı verdiği bölgede, gizlenen bir teröristi bile bulmanın imkânsız olmasındandır. Aynı zamanda bu bölgede bulunan mağaraların çokluğu da kışın arazide kalamayan ve bu mağaralarda barınan terörist gurupları daha rahat bulma ve imha etme olanağı sağlıyordu…
Ben ise yaz aylarında bu bölgeyi bir timle birkaç kez dolaşmış ve keşif yapmıştım. Bölgede bilmediğim patika ve yol yoktu. Bu denli örtü gizleme sağlayan bölgede bir timle dolaşmak cahil cesareti veya vatan millet duyguları ile görevini yerine getirme sorumluluğundan olsa gerek diye düşünüyorum. Hatta bu bölgede bir timle pervasız dolaştığımı söylediğimde bir Astsubay ağabeyimiz ise bana iyi halt yemişsin diye kızmıştı…
Yani anlayacağınız kar yağdığında örtü ve gizlemenin kalktığı bu bölgede, mağaralara sığınan terör guruplarına operasyon yapılacak, araziyi bilen kişi olarak bende timimle dört komando birliğine (Pülümür, Ovacık, Mazgirt ve Nazimiye) ve Merkez A timlerine kılavuzluk yapacaktım.
Operasyon öncesi Harekât çıkış yeri Pülümür Komando Birlik komutanlığı seçilmiş önceden buraya gelen birlikler ve benim timimle beraber Harekât planı hepimize anlatılmış, harita üzerinde oklar çizilmiş herkese görevleri tarif edilerek ayrıntılar konuşulmuştu. Araziyi haritada anlatmak, Operasyon planlamak kurmay bilgisi ile kolay görünüyordu ama bölgeyi bilen biri olarak, bizi neyin beklediğini tahmin etmek zordu. Yani kazın ayağı öyle değildi.
Kışlık Kıyafet ve donanımlarımızı tamamladıktan sonra ertesi sabah 04.00' da Pülümür Komando birliğinden hareketle yaya olarak yola çıkmıştık. Tabii öncü birlik benim timim ve yanımızda bir asteğmenin başında bulunduğu Pülümür Komandodan bir tim vardı. Söz konusu bölgeye öğle saatlerinde ancak varabilmiştik. Yorucu geçen yürüyüşten sonra belimize kadar kar bulunan arazide kendimize yer açarak bir müddet dinlemiş ve tekrar mağaraların olduğu tarafa doğru hareketlenmiştim…
Bölgede yaz aylarında gördüğüm hiçbir iz ve emareye rastlamadım, yaklaşık bir saat daha yürüdüm ancak mağaraların olduğu yere mi başka bir yere doğrumu gidiyorduk anlayamamıştım. Her taraf bembeyazdı yolumu nasıl bulacağımı kestiremiyordum. Karmaşık ve korku dolu düşüncelerle bir iz bulmak ümidiyle biraz daha yürüdüğümde bir dere yatağına doğru gittiğimi sağ ve solumuzda ki yüksek tepeleri ve karın daha da yükseldiğini fark ettim.
Hava bozmaya başlamış kar yeniden yağmaya başlamıştı. Arkamdan gelen birliklerden telsizle şüpheli sorular geliyordu. Herkes çok yorulmuş burada kaybolduğumuzu ve donacağımızı düşünmeye başlayan bazı askerler ağırlıklarını atmaya ve homurdanmaya başlamışlardı.
Durdum! Kendimi toplayarak sağlıklı düşünmeye çalıştım. Haritayı yönüne koyma usulü ile nerede olduğumuzu bulmaya pusulayla yönlenmeye çalıştım. Ancak nerede olduğum hakkında bir fikre sahip olamadım. Süratle karla mücadele kursunda gördüğüm bilgileri nasıl kullanabileceğimi düşündüm. Ancak yaklaşık iki yüz personelin bulunduğu operasyonda herkese iglo yapamazdım.
Telsizde birlik komutanlarının sinirli ve hesap sorucu anonslarına cevap vermiyordum. Tekrar tahmin yürüttüğümde bulunduğum yerin güneyinde Doğanköy’ün olması gerekiyordu. Sol tarafımın güney olduğunu ve burada bulunan tepeye çıkarsam köyün yakınındaki kavak ağaçlarını görebileceğimi o zamanda birlikleri yönlendirerek donmaktan kurtulabileceğimizi düşündüm.
Yanımda bulunan timimdeki askerlere baktım Celal sol ayağını yanındaki arkadaşına işaret ediyor ve parmaklarının hissizleşmeye başladığını söylüyordu. Celal’e hareket etmesini söyleyerek en dinç görünen üç askerimle tepeye doğru yöneldim. Düşe kalka, ciğerlerimiz parçalarcasına tepenin zirvesine vardığımızda sırtüstü beş dakika yatarak kendimize geldik. Ayağa kalkıp dürbünle etrafa baktığımda kavak ağaçlarını gördüm. Tahmin edemeyeceğim kadar sevinmiştim.
Araziyi tanımış ve yollar karla kapansada tahminimi yaparak birlikleri yamaç yolundan tepenin etrafını dolandırarak köy yoluna yönlendirmiştim. Köye yaklaşık bir kilometre mesafede patikanın bir yerinde daralan ve bir tarafı uçurum olan mevkii daha önceden bildiğim için buradan birliklerin ben gelmeden geçmesini durdurup, kendim oraya vardıktan sonra herkesi tek tek geçirerek köye ulaştırdım…
Nihayet köye varmıştık. Köy, boş metruk evlerden ve hala köyde kalmış olan bir aileden oluşuyordu. Mahalli seçimlerde bu köye gelmiştim. Tek ailenin babası olan kişi Muhtar, Eşi birinci aza, kızı ise ikinci aza olmuştu.
Terk edilmiş evlerde ateş yakarak ısındık ve elbiselerimizi botlarımızı kuruttuk. Açlığımızı kumanyalarla giderdik. Köyde bulunan muhtarda bu konuda bize cömert davrandı. Hava karamıştı. Emniyet tedbirlerini alarak geceyi köyde geçirdik. Timimi kontrol ettiğimde, bir vukuat olmadığını görmekle beraber Celal’in sol ayağında his sorunu olmaya başladığını tespit etmiştik.
O gece alınan bir ihbarla Beğendik köyü civarında teröristlerin görüldüğü haber alınarak operasyonun o tarafa yönlendirilmesi istendi. Pülümür Komando birliğinin zaten çok iyi bildiği bir bölge olmasını fırsat bilerek Celal'in ayağındaki sağlık sorununu söyleyip karakola dönmek için izin istedim. İsteğim kabul edildi. Komando birliklerinden aldığımız malzeme yardımıyla Celali bir sedye üzerinde taşıyarak iki saatlik bir yürüyüşten sonra Karakola götürdük. Celal, Kırmızıköprü ’den zırhlı araçla Tunceli daha sonra Elâzığ Asker Hastanesi’ne götürüldü…
İki gün sonra Pülümür aracılığıyla Tunceli merkezden aldığımız bilgi üzerine Celal'in kangren olmaması için sol ayak iki parmağının kesildiği haberini aldık. Celal askerliğinin altıncı ayında görev malulü olmuştu. Onu bir daha görmedik eşyalarını istemedi. Hastaneden çıkmış ve ailesi İstanbul'a götürmüştü. Gazilikle ilgili işlemleri ise Tunceli İl Jandarma’da yürütülmüştü…
Yapılan operasyondan büyük bir facia olmadan kurtulduğumuza sevinirken, Celal gibi metropol bir şehirde yaşayan, Anadolu'nun yağız gençlerinin yaşadığı doğayla mücadeleyi, zorlu yaşam koşullarını görmemiş, askerlik sanatının meşakkatini, psikolojisini ve hünerlerini bilmeyen bir genç evladımızın dirençsiz kalarak yaşadığı bu olay beni çok üzmüş ve düşündürmüştü. Kabahatli kimdi? Profesyonel askerliğin olmaması mı? Terör örgütünü başımıza saran emperyalist güçler mi? 
Henüz yedi yıldır bu meslekteydim. Yaşadıklarım az şeyler değildi. İleride şehit ve gazilerimize hak eden değer verilecek miydi? Yoksa uluslararası bir çıkar siyasetinin zavallı kurbanlarımı olacaklardı? Sadece sorguluyor, ancak bir yargıya varamıyordum…
1992 yılının ilk altı ayı karakolumuzun yarısını götüren çığ faciası ile çığ altından çıkarttığımız canlar, mart ayında, merkezi bize 18 kilometre olan büyük Erzincan depremi ve kar üzerinde yaşam mücadelesi ile geçmişti. Yılın ikinci yarısıysa tayinle İstanbul’a henüz yeni gittiğim günlerde teröristlerin sığınağında kör bir kurşuna hedef olarak şehit düştüğü haberini aldığım kardeşim Uzman Çavuş Akif Karabulut'un yasını tutarak geçti.
Burada görevim sona ermişti. İstanbul -Beykoz ilçesi Riva Karakol Komutanlığında ağustos ayının sonlarında göreve başladım. Kırmızıköprü ‘den ayrılmadan önce Celal'in şahsi dosyasından adresini ve babasının telefonunu almıştım. Riva'da göreve başladıktan bir süre sonra Celal’i bulmaya karar verdim. Not aldığım telefonun numarasını çevirdiğimde karşıma başka birisi çıkmış ve Celal'i telefona vermişti…
"Benim Celal" dediğimde şaşırdı ve duraksadı! İstanbul'da olduğuma inanamadı… Sonra karşılıklı konuşmaya başladık. Kendisini görmek istediğimi söylediğimde memnuniyetle kabul etti. Bir gün sonra Beykoz İlçe Jandarma'da toplantıya çağrılmıştım, Celal'i aradığımda "Ben Beykoz'a gelirim" dedi…
Beykoz İlçe Jandarma Komutanlığı’nın Beykoz koruluğunda bulunan kamelyasında birbirimize sarılırken gözlerimiz yaşarmıştı. Kırmızıköprü’den ve o üzücü hadiseden hiç bahsetmedik. Yokmuş, olmamış gibi davrandık. Hatta ben Celal'in ayağına bakmamak için özel bir gayret gösterdim. Celal'in işinden, benim Riva'ya tayin oluşumdan, güncel konulardan havadan sudan konuşarak çayımızı yudumladık. İstanbul'dan ayrılmadan önce üç yıl zarfında Celal'le iki defa daha görüştük. Fenerbahçe-Zeytinburnu maçına gittik bu arada biletleri o almıştı. Ancak bizi üzecek hiçbir konuya girmedik. Sanki Kırmızıköprü hiç yaşanmamıştı…
Evet…
Biz ne kadar konuşmasak, unuttuk desek de Celal'in bedeninde ve hafızasında, benim belleğimde iz bırakan Kırmızıköprü’deki yıllarımız rüyalarımızda bize kendini hatırlatmaya devam ediyor…

Hüseyin ALPASLAN
Tarihçi-Yazar

Bu yazı 221 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum