Erkan AKBALIK

Erkan AKBALIK

[email protected]

MESİR, AMASYA'DA BİR MANİSALI VE BİR HATIRA

27 Nisan 2018 - 06:52 - Güncelleme: 05 Ocak 2021 - 18:13

MESİR, AMASYA’DA BİR MANİSALI VE BİR HATIRA

            Kadim şehrimizin kendisi gibi kadim geleneği Mesir, bu şehirde yaşamış ve yaşayan herkesin üzerinde bir iz bırakmıştır. Netice de bu şehrin en önemli etiketlerinden birisidir. Mesir konusu kendimizi bildik bileli hayatımızın bir parçası olmuştur.  Hayatımıza bu kadar girince de ister istemez bilinçaltımıza güzelce kurulmuştur.

            Küçüklük dönemlerimizde, Mesir saçım törenlerinde en fazla kim kaptı yarışına girişilirdi. Biraz eksik kaptıysanız muhakkak bir mazeretiniz vardır. Ya ayakkabınız çıkmış ve kaybolmuştur. Ya sizin o tarafa hoca hiç atmamış başka taraflara atmıştır. Ya bu sene ki yeriniz iyi değildir.  Aslında siz bu sene çok kapacaktınız ama o önünüzdeki 1.90’lık adam yok muydu, her şeyin müsebbibi o idi, o olmasa hepsini siz kapacaktınız. Bir de o sizden daha fazla kapanlar vardı ya, onlar aslında kapamazlardı ama bu sene organize olmuşlar kalabalık gitmişlerdi. O arkadaşınızın etrafını sarıp rahatça kapmasına imkân sağlamışlardı. Yoksa sizden fazla kapması imkânsızdı. Bir de o Mustafa yok mu o Mustafa, zabıtadaki tanıdığından dolayı camiinin bahçesine girmiş oradan torpilli bir şekilde o kadar kapabilmişti. Yoksa o kim siz kim, sizden fazla kapabilir mi hiç!

            Mesir saçım törenlerinin akabinde Manisa’ da bu ve benzeri konuşmalara muhtelif yaş gruplarında çok şahit olabilirsiniz. Aslında mazerete bürünenlerin anlattıklarının ne kadar doğru ya da ne kadarının doğru olmadığını muhatabı da bildiğinden sohbet tebessümler altında sürüp gider. Bir daha ki senenin planları hemen başlar. En çok hangi tarafa atıldığı, en güzel yerler, en uygun taktikler ve hatta eli en bol hoca bile belirlenir yeni stratejiler geliştirilir ve bir sonraki sene beklenir. Bu da avcıların muhabbeti gibi Mesir muhabbeti olarak hayatımızda güzel bir yer işgal eder.

            Yıllar ilerleyip yaşlar alındıkça Mesir ile ilgili meraklar biraz daha olgunlaşır. Konuya biraz daha ilgili olanlar Mesir’in tarihini, oluşumunu hikâyelerini okuyup öğrenmeye çalışırlar. Öğrendikçe olayı sahiplenme artmakla birlikte, şehre aidiyette aynı oranda -farkında olunmasa da- artar. Yapılan sohbetlerde, eğer konunun Mesir’e ve onun tarihine bakan bir tarafı varsa mutlaka ondan örneklemeler yapılarak anlatılanlara dayanak ve temel oluşturulur.

            Konu buraya gelmiş iken bir hatıramı paylaşmak isterim.

            2006 Yılı, aylardan temmuz, Manisa’mız gibi “Şehzadeler Şehri” olarak bilinen güzel vilayetimiz Amasya’yı geziyorum.  Hava sıcak, şehrin tam ortasından nazlı nazlı geçerken,  bir taraftan Sultan II. Bayezid Külliyesi’ne, bir taraftan Kral kaya Mezarlarına, diğer taraftan Bimarhane’ye, sağında ve solunda yer alan tarihe selam verir gibi akan Yeşil Irmağın kenarında yürümek ister istemez yormuştu. Soluklanacak ve serinleyecek bir yer arayışı içinde iken, karşımda adeta beni davet eder gibi göz kırpan ve yıllara meydan okuyan duruşuyla Bimarhane’yi (darüşşifa) gördüm. Doğruca, taşları adeta bir genç kızın çeyizindeki dantel hassasiyeti ile işlenmiş kapısına yöneldim. Gördüğüm güzellik karşısında daha da fazlasını görmek arzusu ile hiç tereddüt etmeden içeri girdim.

            Daha önceden okuduğum Bimarhane tarihini içeri girerek bir de uygulamalı olarak yaşayıp öğrenmek istedim. Okuduklarımı canlı olarak görebilmek onu daha iyi hissetmeme sebep oluyordu. Yorgunluğuma rağmen öncelikle bu güzel eseri detaylı bir şekilde gezmek istedim. Gezdikçe sanki yorgunluğum artacağına azalıyordu. Geziyi tamamlayıp, ecdadı hayırla yâd edip iç avluda bulunan tahta sandalye ve masalardan birine oturdum. Çok tatlı bir serinlik vardı. Sadece cisminizi değil adeta ruhunuzu da okşuyordu. Güzel bir çay söyleyerek bu dinginliği parlatmak istedim. Öyle de oldu gelen çay adeta bir ilaç gibi yorgunluğa şifa oldu.

            Bir taraftan oturduğum yerde çayımı yudumlarken diğer taraftan içinde bulunduğum güzelliğin detaylarını seyrediyordum. Benim gibi birkaç ziyaretçi daha vardı. O sırada içeri henüz girmiş olan iki kişi dikkatimi çekti ve onları seyretmeye koyuldum. Bu ziyaretçilerden biri 65-70 yaşlarında, uzun boylu, bembeyaz saçlı, canlı hareketlere sahip, gözlüklü, ilgili ve bilgili birine benziyordu. Hafif öne eğik yürüyen, eserin her köşesini detaylı bir şekilde incelemeye çalışan bunu yaparken de yanındaki genç arkadaşına cevabını alamadığı sorularını sormaya devam eden kişinin bizlerden farklı beyazlıktaki ten rengi ve konuştuğu İngilizce yabancı olduğuna işaretti. Genç demişken, ikinci kişi gençti. 18-20 yaşlarında, umursamaz tavırları, benim ne işim var bu adamla buralarda diyen bir duruşu vardı. Her soruya lütfen bile vermediği/veremediği cevapları, mümkün olduğunca yanındaki misafirin baktığı ve ilgilendiği yerlerin tam tersi olan yerlere bakışı ve onun tam aksi olan ilgisizliği bu işe zoraki koşulduğunu gösteriyordu.

            Daha önce muhtelif sebepler ile bulunduğum güzel yurdumun, birbirleri ile güzellik yarışına girmiş nadide köşelerinde yaptığım davranışı tekrar etmenin zamanı gelmişti. Genç arkadaşa seslenerek misafire ve kendisine çay ikram etmek istediğimi ilettim. Neticede yabancı misafire mihmandar olduğu içini onu atlayarak teklifi yapmak uygun olmazdı. Kendisi aynı umursamaz tavırlar ile teklifimi meraklı gözler ile ne olduğunu anlamaya çalışan yabancı misafire iletti. Hafif şaşkınlık ile beraber olumlu karşılayarak masaya geldiler ben ayağa kalkarak tokalaştım ve buyur ettim. Biraz çekingen birazda ürkek tavır içinde sandalyeyi çekip oturdu. Tabii gencimizde oturdu, fakat ilginç bir şekilde genç arkadaş oturma pozisyonunda bile tavrını devam ettirdi. Sandalyesini masaya doğru değil de bizler ile daha az karşılaşabileceği 45 derecelik bir açı ile dışa doğru oturdu içimden bu hareketlere acı bir tebessüm attım.

            Öncelikle gence hal hatırdan sonra ön bilgi almak için durumun ne olduğunu sordum. O da misafirin bir iş ziyareti için geldiğini, geldiği firmanın da kendisini mihmandar olarak görevlendirdiğini dudak ucu ile anlattı. Bir iki sorudan sonra ne İngilizcesinin ne de gezilen yerler hakkında bilgisinin çok da iyi olmadığı anlaşıldı. Ben de esas oğlan olan misafirimize yöneldim. Tanışarak konuşmaya başladık.  

            Hal hareketlerinden yaptığım çıkarımların doğru, yani hem ilgili hem de bilgili biri olduğu ilk tanışma cümleleri sonunda anlaşıldı. Kendisi Kanada’nın en önemli üniversitelerinden birinde ekonomi profesörüymüş. Tarihe merakının olduğundan, bu güzel beldelere iş için geldiğinden fakat gelmişken bu eserleri görmek, tanımak için imkânlarını zorlayarak zaman ayırdığından bahsetti. Karşılıklı olarak bu çerçevede konuşmalarımız devam etti. Konuşmalar ilerledikçe kendisinin daha da rahatladığını, güveninin arttığını ve ürkekliğinin kalmadığını gözlemliyordum. Aslında böyle birisini bulmuşken güzel ülkemin propagandasını yapma fırsatını hiçbir şekilde kaçıramazdım. Böyle bir kişiye verilecek mesajları ilginç benzetmeler ile yapmak gerekir ki kalıcı olsun. Özellikle bir huyu çok güzeldi. Kendi ifadesine göre gözlemlerini ve bilgilerini öğrencilerine ve tanıdıklarına aktaran birisiydi. Derslerinde bunu yaptığını satır aralarında anlatıyordu.

            Bana ilk olarak içinde bulunduğumuz yapının ne olduğunu sordu. Kendisinin burayı hastaneye benzettiğini, girişteki bilgilendirme tablosundan buna benzer anlamlar çıkardığını fakat tam olarak anlayamadığını söyledi. Gezisi esnasında zaten şahit olduğum gibi genç arkadaşa sormasına rağmen bilgi alamıyordu. Cevaben tespitinin doğru olduğunu burasının bir hastane olduğunu ve zamanında diğer hastalıklar ile birlikte akıl hastalarının tedavilerinin yapıldığından bahsettim. Hatta ilerleyen zamanlarda daha çok akıl hastalıkları tedavisi ile tanındığını söyledim. Bu ifade çok ilginç geldi, hastane olması tamam bir de bu kadar eski bir yapının akıl hastanesi olması onun için ilginçti. Kendisini biraz daha şaşırtmanın zamanı gelmişti.

            Kendisine yapım tarihini bilip bilmediğini sordum. Bilmediğini söyledi. Kendi soruma kendim cevap vererek devam ettim. “Bu hastane 1308-1309 yıllarında yapıldı.” Duyduklarına inanamadı, gözleri açıldı, yaklaşık 700 yıllık bir hastane hatta akıl hastanesi.  Tarihi tekrar ederek teyit etme gereği hissetti. Arkasından sağanak şeklinde devam etmeliydim. Kendisine burada akıl hastalarının nasıl tedavi edildikleri hakkında herhangi bir bilgisi olup olmadığını sordum. Mimikleri ile olmadığını ifade etti. “Bu hastane de hastalar müzik ile tedavi ediliyordu” dedim. İki kaşını kaldırdı iyice şaşırmıştı. Arkasından bir soru daha sormam gerekiyordu. “o yıllarda Avrupa’da akıl hastalarına nasıl bir tedavi uygulanırdı?” diye sordum. Cevabını belki biliyordu itiraf etmek istemiyordu belki de gerçekten bilmiyordu. Netice de ekonomi profesörü bir kişinin bu tür konular hakkında çok detaylı bilgisi olmaması normaldi. Bu soruya da cevap vermeyerek benim devam etmemi ister şekilde bir imada bulundu. Ben de cevaben “tedavi edilmiyordu. İçine şeytan girmiş diyerek yakılıyordu” dedim. Gözlüklerinin arkasından gözlerini açarak şaşkınlık ifadesi gösterdi. Ben bunları söylerken bir taraftan da binanın benim arkama düşen odalarına bakarak adeta o günlere ait işaretler arıyor gibiydi. Sohbet devam ederken diğer yandan da gelen çaylarımızı yudumluyorduk. Konuşmalara genç arkadaşın yandan yandan bakarak kulak kabarttığına şahit oluyordum. Sıra bu konuyu bitiriş sorusuna gelmişti. “Avrupa’da akıl hastalarına yapılan işlem bu iken Amerika’da nasıl bir uygulama yapılıyordu?”dedim.  Yine merak içinde devam etmemi bekliyordu. Sorumun hemen arkasından cevabımı ondan bir yanıt beklemeksizin sıraladım. “Bu hastane yapıldığında, Amerika kıtasının Kristof Kolomb tarafından keşfedilmesine daha 183 yıl, Amerika Devletinin resmi olarak kurulmasına 467 yıl vardı” yani ortada daha Amerika diye bir yerin olmadığını bu şekilde anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken bazen küçümsedikleri bu topraklardaki medeniyete bu yöntem ile dikkat çekmeye çalıştım. Son cevabı müteakiben yüzünde takdirvari bir tebessüm belirdi.

            Misafirimize,  medeniyetimizin bu alanından bahsederken, sadece hastane ya da benzer kurumların değil sosyal alanda da çok güçlü tarihi geleneklerimiz olduğundan bahsettim. Amasya’da bizim şehrimiz fakat bu ortamda Manisa’mızdan bahsetmeden olmazdı. Kendisine “MESİR” i duyup duymadığını sordum. Tabii olarak hiçbir bilgisi olmadığını söyledi. Kısaca Mesir tarihinden, kutlamalardan ve Manisa’dan bahsettim ve bu gelenek içinde yine bir noktayı gözden kaçırmaması gerektiğini Mesir de ortaya çıkışının Amerikan Devleti’nin kurulmasından yaklaşık 240 sene önce olduğunu ve o zamandan beri kutlandığını anlattım. Anadolu topraklarında bu ve benzeri kadim çok geleneklerimizin var olduğunu söyleyerek noktayı koymuş oldum.           

            Misafirimiz son bir şey daha sormak istediğini söyledi. Bilgimiz dâhilinde ise seve seve cevap vereceğimizi söyledim. Elini cebine atarak 10 lira çıkardı ve arkasını çevirdi. Arkasındaki resmi işaret ederek bunun bir haritaya benzediğini fakat ne olduğunu tam olarak çözemediğini söyledi. Bu soru ile kendisinin gerçekten detaycı, meraklı ve etrafına bakanlardan değil görenlerden birisi olduğuna olan inancım netleşti. Demek ki birkaç günlüğüne geldiği ülkenin paraları üzerindeki simgelerin detayına kadar inceleyip merak eden birisiydi. “Bravo”  kelimesi ile takdirlerimi bildirdikten sonra bunun bir harita olduğunu büyük Türk denizcisi Piri Reis tarafından 1513’de çizildiğini anlattım. Takdir hisleri ile bir tebessüm daha belirdi yüzünde ve parasını cebine koydu.

            Çaylarımızı bitirmiştik. Kendileri müsaade istediler, tanıştıkları için ve bilgilendirmeden dolayı çok mutlu olduklarını ifade ettiler. Ayağa kalktığımızda kendisi bir kez daha elini cebine atarak para çıkardı. Ben ne yaptığını sordum. Çayın ücretini ödemek istediğini söyledi. Ben de kendisinin misafir olduğunu,  bu milletin misafirlerine saygı duyduğunu elindekilerden ikram etmekten hoşlandığını dolayısı ile parasını cebine koymasını istedim. Tebessüm ile tekrar tokalaşarak teşekkür etti. Kendisini uğurladıktan sonra tahta sandalyeme tekrar oturdum. Bimarhane’nin mis gibi serin havası iyi gelmişti, hem ruhum hem bedenimin dinlendiğini hissettim. Sanırım bu dinginlikte bizi tanımayan bir yabancıya bir şeyler anlatmaya çalışmanın getirdiği manevi huzurda etkili oldu.  Artık benim de kaklım gitme zamanım gelmişti. Beyazıt Külliyesi beni bekliyordu.

Bu yazı 1282 defa okunmuştur.