Erkan AKBALIK

Erkan AKBALIK

[email protected]

MANİSA’DA BAĞ YAŞANTISI

31 Mayıs 2018 - 18:16

MANİSA’DA BAĞ YAŞANTISI

1921’DEN BİR YAZI

 

            Manisa’nın eskileri bağ yaşantısının güzelliklerini, tadına doyulmaz komşulukları, paylaşımları, sohbetleri, gelişleri, gidişleri, asmaları, üzümleri anlatıp dururlar. Zaman değişti, o güzelliklerde maalesef bazı benzerleri gibi anılardaki yerlerini almak zorunda kaldılar. Bağ ve bağcılık hala olsa da bağ yaşantısının artık eskisi gibi olmadığını bizzat yaşayanlar dile getiriyorlar.

            Geçenlerde Manisa’nın ile ilgili bir konuyu ararken, eski yayınlardan DERGAH’ ta güzel bir yazıya rastladım. Tarihi 5 Eylül 1337 yani 1921, yayın Osmanlıca ve zaman işgal yılları. Yazar Manisa’nın en tanınmış ailelerinden Karaosmanoğulları’ndan Fevzi Lütfi Bey. O güzel günleri, tatlı bir dil ile anlattıktan sonra yazısının sonunda artık o günlerin gerilerde kaldığını üzülerek ifade ediyor. Her ne kadar zikretmese de atıfta bulunduğu ve gizli özne olarak ima ettiği işgal yıllarının, halkımızın günlük yaşantısı üzerinde bıraktığı acı ve derin izlere dikkat çekmektedir. Bağ yaşantısının işgalden sonra da bu yazıda anlatıldığı gibi uzun bir süre yaşandığını değerli büyüklerimizden öğreniyoruz. Bu güzel yazının çevrimini yaparak sizleri işgal öncesi Manisa günlük hayatından bir kesite götürmek istedim. İyi okumalar.

 

***

MEMLEKET MANZARALARI

MANİSA BAĞLARI

 

            Menderes vadilerinde incir bahçeleri, Gediz kıyılarında üzüm bağları bu iki nehir kenarı sakinlerini şehir ile ova, kasaba ile köy arasında taşınıp duran, mesut bir göçebe kafilesi haline koymuştur.

            Buralıların bir şehirde, bir de bağlarında ve bahçelerinde iki evi vardır. Bütün bir kış bağ “kule”leri ve bütün bir yazda şehir evleri hüzünle, hasretle sahiplerini beklerler. “Kuleler” bir yaz daha sefalı ömürlere melce olabilmek için bir kış rüzgarlara, yağmurlara, karlara ve sellere mukavemet eder.

            “Gün dönümü” kışın bu evresi için bahtın parladığı ilk gündür. O günden sonra bütün gönüller ona çevrilir. Şehir evlerinin eşyası ona yollanır ve artık ta teşrinlere, ilk soğuklara kadar bütün bir yaz o “kulede” o iki göz odalı sayfiyede eğlenceler yapılır. Tatlı günler geçer. kahkalar gürler.

            Buna mukabil gün dönümü ve ilk yük arabalarının kır yollarında görünmesi kasaba için karanlık gecelerin, kimsesiz günlerin, tatsız saatlerin ilk anıdır, artık şehirlerin kalabalığı azalır, sokak aralarındaki çocuk çığlıkları, kahvelerdeki tavla pullarının şakırtıları bağ “kule”lerinden, bağ yollarından asma aralarından çıkmağa başlar. Evler boş, “hane”ler sessiz, dükkanların çoğu kapalıdır. Bu adet ve bu görgü yalnız yerli halkta değildir. Buralara gelip yerleşenlerle memurlarda bu haldedir. İlk senesi değilse bile ikinci sene onlar içinde gün dönümünde bir bağa taşınmak ve kasım yaklaşırken şehre dönmek adet olur. onlarda tıpkı yerliler gibi bağ lafı etmekten, üzüm ve pekmez kokusu koklamaktan haz eder.

            Yaz sonu ile sonbaharda Manisa’ya uğrayan nice yolcular bilirim ki bir gün içinde belki on defa hayretle yüzüme bakarak bu şehrin halkı nerdedir?.. Diye sordular.

            Evet! Bu şehrin halkı nerde?.. kasabaya hamli oldu?..

            Hayır! Bu halk şehrin sıcağından, tozundan ve üzüntüsünden kaçtı. Rızkını devşirmek için bağlara gitti. Asma aralarına sokuldu. Bağ “kule”lerinin serin gölgesine sığındı. Bağ vaktinde bağ memleketlerinin sakinleri gözlerini güneşten çok evvel açar, onlar için gün hemen fecirle başlar. Fecirle beraber şehirle bağlar arasında insandan, yürüyen bir zincir peyda olur. bu zinciri yapanlar, kadın, erkek yanık yüzlü, acayip kıyafetli, başları sargılı işçilerdir. Bunlar bağlara üzüm kesmeğe giderler.

            Üzüm kesmek tatlı ve güzel bir iştir. Bu işin güneşi az, çilesi az, yorgunluğu azdır. Asma yaprakları arasından dolgun ve olgun salkımları aramadan kolayca ele geçirip kesivermek zor mudur?.. hala işçi kadınlar çalışırken seyretmek, yapraklar arasından pembe yanaklarını görmek, mırıldanışlarını dinlemek, şakalarına kulak kabartmak o kadar hoştur ki bağ bozumu mevsiminin en tatlı demi akşamlarıdır. Akşamı bağlarda geçirmek, meydanda ay ışığında üzümlerin serildiği yerde uzanmak ne iyidir… etraf yem yeşil, gün parlak, havadan üzüm kokuları gelir. yerde uzanıp kendinizi dinleyeceğiniz sırada tatlı bir kadın sesi yükselir:

           

                        Bugün ayın on dördü

                        Kız saçını kim ördü

                        Ördüyse efem ördü

                        Ay karanlık kim gördü.

 

            Daha biraz öteden buna cevap… başka bir nağme..bu sesler kesilir. Derin bir sükut içinde ansızın bir çakal sesi. Bir köpek havlaması veya bir sarhoş narası duyulur. Bir dakika sonra bir silah, sonra bir daha.. bunu müteakip daha edalı, daha nazlı yeni bir nağme… ve saz sesleri…

            Nağmeler, sesler ve nurlar içinde bir alem. Başınızı kaldırıp şehir tarafına bakarsanız kap karanlıktır. Ovaya çevriliniz. Koca bir şehrin ışıkları yürümüş muntazam fasılalarla avcıya açılmış gibi ovaya dağılmıştır. Hala esnaflar ve memurlar için bu geceler o kadar tatlıdır ki…

            Onlar ki günlerini pirinç ve yağ kokan avlu benizli bakkal dükkanlarından veya rutubetli, ağır mürekkep kokulu kalem odalarında öldürmüşlerdir. Akşam ezanından bir saat evvel dükkanlarını kaparlar, cetvellerini, defterlerini doldururlar. Güzel semerli eşeklerine binerler. Şayet yüklü ise önlerine katıp bağ yolunu tutarlar. Çocukları onları karşılamak için yollara çıkarlar. Hediyelerini isterler. Şehir havadisleri sorarlar. Sonra da dayanıncaya kadar gülüşürler, oynarlar. Ertesi sabahta fecirle beraber uyanıp başlarını ve sarıklarını dolaşırlar. Kuşluk şehre dönerler. Bu dönüş biraz üzücü ve zordur.

 

**

            Bu alemler yazık ki şimdi olan şeyler değil, biten şeylerdir. Hepimiz şimdi onları, son günleri, o üç, dört yıl evvele ait kıymetli ve hazin hatıralar gibi anıyoruz. Öyle söylüyorlar ki şimdi ne o bağlar varmış ne o insanlar.

            Bağlar kimsesiz, insanlar bağsızmış.

 

Fevzi Lütfi (Karaosmanoğlu)

Bu yazı 1279 defa okunmuştur.