Ennur KALENDER

Ennur KALENDER

[email protected]

OSMANLI DEVLETİ'NDE LALE DEVRİNDE YENİLİK VE GELİŞMELER

27 Haziran 2021 - 22:10

OSMANLI DEVLETİ’NDE LALE DEVRİNDE YENİLİK VE GELİŞMELER

         Giriş

            Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılda siyasi ve askeri alanda gücünün zirvesine çıkmıştır. Avusturya Devleti’ne siyasi alanda üstünlük sağlanmış, doğuda Safevi Devleti’ni mağlup etmiş, Karadeniz’den sonra Akdeniz’i de bu yüzyılda Türk gölü haline getirmiştir. Ancak yüzyılın sonunda başlayan 1593-1606 Osmanlı Avusturya savaşıyla önce Avusturya karşısında siyasi üstünlüğünü yitirmiştir. Anadolu’da baş gösteren Celâli İsyanları ile mücadele etmiş, saltanat kurumu sık değişen padişahlar neticesinde merkezi otoritede ve istikrarda sorunlar belirmiştir. XVII. yüzyılda karşılaşılan güçlükler neticesinde Osmanlı Devleti ilk kez ıslahat çalışmalarına yönelmiştir. Sultan IV. Murat ve Sultan İbrahim dönemlerinde Koçi Bey’e sorunların kaynağının tespit edilmesi için raporlar hazırlattırılmıştır. Koçi Bey hazırladığı ıslahat risalelerini dönemin padişahlarına takdim etmiştir.[1] Padişahların ömürleri ile sınırlı kalan ıslahat çalışmaları, beklenen neticeleri getirmemiş, belli bir program dahilinde düzenlenmediği sebebiyle atılan adımlar yarım kalmıştır.
Köprülü Mehmet Paşa’nın 1656 yılında sadaret makamına atanması ile Osmanlı siyasi tarihinde Köprülüler Dönemi olarak tanımlanan devir başlamıştır. Köprülü Mehmet Paşa öncesinde on yıllık evrede sadaret makamı on yedi defa el değiştirirken, Köprülüler ile istikrarın beraberinde bir dizi yenileşme çalışmalarına girişilmiştir. Köprülü Mehmet Paşa döneminde alınan başarılı neticeleri, oğlu Köprülü Fazıl Ahmet Paşa dönemi izlemiştir. 1663-1664 Osmanlı Avusturya savaşından galip çıkılmış, Girit’in fethi tamamlanmış, 1672-1676 Osmanlı Lehistan savaşında Lehistan yenilgiye uğratılmıştır. Devletin eski gücüne geri döndüğü izlenimine girilmiştir. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa döneminden sonra sadaret makamına Merzifonlu Kara Mustafa Paşa geçmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa döneminde başlatılan II. Viyana Kuşatması başarısızlığa uğrarken, Avrupa Devletleri, Papa’nın çağrısıyla Osmanlı Devleti’ne karşı Kutsal İttifak kurmuştur. Kutsal İttifak karşısında sürdürülen savaş, on altı yıl sürmüştür. Osmanlı Devleti’nin birden fazla cephede, Avusturya, Lehistan, Rusya, Venedik ve Papalığa bağlı Malta karşısında savaşması, yıpratıcı ve yıkıcı neticeleri doğurmuştur. Savaştan yenik çıkan Osmanlı Devleti, Kutsal İttifak’ın Rusya haricindeki taraflarıyla 1699 yılında Karlofça Antlaşması’nı imzalamıştır. İmzaladığı antlaşma ile Temeşvar ve Banat ovası hariç Macaristan ve Erdel’i Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya, Lehistan’a, Mora yarımadası ve Dalmaçya kıyıları Venedik’e bırakmıştır. 1700 yılında Rusya ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile Azak kalesini, yıkılması şartıyla Rusya teslim alırken, İstanbul’da daimî büyükelçilik açma hakkını elde etmiştir.

1.         OSMANLI DEVLETİ’NİN 18. YÜZYILIN BAŞINDA SİYASİ VAZİYETİ
Osmanlı Devleti, VIII. yüzyılın başında kaybettiği toprakları geri alma siyasetini takip etme yolunu seçmiştir. Kutsal İttifak ile girdiği savaşın yenilgi nedenleri arasında ordunun teknolojik gelişmelerin geride kalması, maliyenin uzun süren savaş ekonomisini kaldıramaması gibi başlıklar yer almakla birlikte, birden fazla devletle birden fazla cephede savaşmanın yenilgiyi kaçınılmaz hale getirdiği görüşü ağır basmıştır. Bu sebeple Kutsal İttifak devletlerine karşı bire bir halde savaşılması halinde bu devletlere üstünlük sağlanacağı fikrine girilmiştir.

    1. 1710- 1711 Osmanlı Rus Harbi ve Prut Antlaşması

Büyük Petro döneminde önemli bir güç haline gelen Rusya, Baltık Denizi ile Karadeniz üzerinden Atlas okyanusuna ve Akdeniz’e açılma gayesi güdüyordu. Rusya, Osmanlı Devleti ile barış yaptıktan kısa bir süre sonra İsveç’e savaş açtı. Rusya ile savaşa giren İsveç mağlup oldu. İsveç Kralı Karl, Poltava yenilgisi sonrası Osmanlı topraklarına kaçtı.[2] Rusya, İsveç Kralı’nın Osmanlı topraklarından çıkarılmasını istedi. Kırım Hanlığında bulunan II. Devlet Giray ve Kral Karl’ın Osmanlı Devleti’ni Rusya karşısında savaşa sürükleme politikaları izlediği esnada Rus orduları Osmanlı topraklarının kuzeyinde yığma harekâtına başladı. Bu gelişmeler üzerine 1710 yılında Osmanlı, Rusya’ya savaş ilan etti.[3] Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Büyük Petro komutasındaki Rus ordusu 19 Temmuz 1711’de Prut bataklığının yanında karşılaştı. Üç gün süren savaş sonunda Rus ordusu yenildi. 22 Temmuz’da Rusya’nın ilettiği ateşkes teklifi kabul edildi. İmzalanan barış anlaşması ile Rusya, 1700’de İstanbul Antlaşması ile elde ettiği kazanımları yitirdi. İsveç Kralı’nın da barış içerisinde memleketine dönmesini kabul etti.[4] Osmanlı Devleti’nin savaşı sürdürmeyerek Rusya’yı topyekûn mağlup etmeyişi uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Ancak kaynakların yetersizliği ve köşeye sıkışan düşman ordusunun bir imha saldırısında yaratabileceği kayıplar hesaplandığında, Osmanlı Devleti’nin savaşı sürdürmeyerek barışı kabul etmesinin gerekçeleri arasında görülebilir. Prut ile Rusya’yı mağlup eden Osmanlı Devleti, savaş sırasında İsveç Kralı’nı misafir etmekle kalmayıp yüklü miktarda borç da vermişti. Bu borçların ancak üçte biri ödenmiş geri kalanı İsveç’ten bir savaş gemisi ve altı bin tüfek teslimi karşılığında kapatılmıştır.[5]

    1. 1715- 1718 Osmanlı Venedik – Avusturya Harbi ve Pasarofça Antlaşması

Rusya karşısında elde edilen sonuç, Karlofça Antlaşması’nda kaybedilen yerleri geri alma ümidini canlandırmıştır. Venedik hakimiyetindeki Mora’da yaşayan Rumlar, Osmanlı topraklarındaki soydaşlarının sahip oldukları hakları örnek göstererek Venedik yönetimine karşı rahatsızlık duymaktaydılar.[6] Karadağ’da da Rusya ve Venedik’in kışkırttığı bir isyan başlamıştı. Osmanlı Devleti, isyanda Venedik’in isyandaki rolünü bahane ederek, Venedik’e savaş açtı. Savaş ilanı 1714 yılı Aralık ayında gerçekleşmesine rağmen hazırlıklar ertesi sene tamamlanabildi ve Osmanlı ordusu 1715 yılında Mora üzerine yürüdü. Osmanlı, Mora halkından sıcak destek gördü ve kısa sürede Mora’daki Venedik varlığına son verdi. Mora’dan Girit adasına yöneldi ve Spinalonga ve Kalami kalelerini ele geçirdi.[7] Avusturya, Venedik’in Osmanlı karşısındaki gerileyişi üzerine, Osmanlı’nın düşmanları ile tek tek hesaplaşma politikasını boşa çıkarmak ve tedbir almak için 1716 yılında Venedik’le iş birliği anlaşması imzaladı. Osmanlı Devleti’ne bir nota vererek Venedik’in zararının verilmesini talep etti. Osmanlı ordusu Korfu adasını işgale hazırlanırken Avusturya’ya baskın vermek için Belgrad yönünden Avusturya’ya girdi. Petervaradin Savaşı’nda ise mağlup oldu. Savaş o denli şiddetli geçti ki Osmanlı ordusu başkomutanı ve sadrazamı Silahtar Ali Paşa bu savaşta şehit düştü.[8] Belgrad’a geri çekilen Osmanlı ordusu, Temeşvar’da da Avusturya ordusunun saldırısına mukavemet edemedi. Avusturya, Osmanlı topraklarında Erdel ve Boğdan’da ayaklanma tertip ederken, Osmanlı da Avusturya’ya karşı Ferenc Rakoczy önderliğinde Macar ayaklanmasını destekledi. Petervaradin’de Osmanlı ordusunu yenen Prens Eugen, Belgrad’ı düşürdü.
            Osmanlı ordusu bu yenilgi üzerine barış istemek zorunda kaldı. Sadaret makamına atanan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, İngiliz ve Hollanda büyükelçilerinin arabuluculukları ile barış görüşmelerine başladı.[9] 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Temeşvar ve Belgrad’ı kaybetti.[10] Avusturyalı tüccarlara Osmanlı topraklarındaki ticari faaliyetleri için imtiyazlar verildi. Mora, Osmanlı idaresinde kalırken İyonya adalarını Venedik’ten kurtaramadı.[11] Osmanlı bürokratları yaşadığı bu ikinci ağır yenilgiden sonra kaybettiği yerleri geri almak politikası yerine ülke içerisinde bir dizi yenileşme hareketlerine girmesi gerektiği kanısına vardı. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, yeni dönemde bu anlayışla yenileşme hareketlerine girişmiş, padişah III. Ahmet tarafından yetkilendirilmiştir.

2.         OSMANLI DEVLETİ’NDE LALE DEVRİ
Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez, topraklarını genişletme ve savaşa hazırlanma siyasetini terk ederek, barışı koruma siyasetine yönelmiştir. Askeri alanda Batının gerisinde kaldığını kabullenerek genel Avrupa siyasetini yakından takip edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Osmanlı devlet adamları yeni dönemin ana hatlarını böylelikle belirlerken Avrupa gittikçe hızlanan bir değişim ve gelişim sürecinde ilerlemektedir. Özellikle XVI. yüzyıldan itibaren Avrupalı denizcilerin gerçekleştirdiği keşifler, Avrupalı tüccarların ticari faaliyetleri, asker adamlarının ordulardaki teknik gelişimleri sağlamaları, Avrupa devletlerine ivme kazandırmıştır. Rönesans’ın yarattığı düşünce akımları ve Reform hareketlerinin modern devlet anlayışını ortaya koyması, Osmanlı’nın geride kalmasının diğer nedenleridir. Avrupa’nın düşünce ve siyasette ilerlediği bu dönem ‘Aydınlanma Çağı’ olarak adlandırılmaktadır.[12]
Osmanlı Devleti, bu çağın gerekliliklerini yakalamak adına Viyana’ya ve Paris’e elçiler göndermiştir. Osmanlı’nın diplomasi alanında ilk kez büyükelçilikle faaliyetlere geçtiği bu dönem, Lale Devri olarak nitelendirilen dönemin başlangıç noktasıdır. Bu dönemin öne çıkan ismi İbrahim Paşa, 1719 yılında Viyana’ya, 1720-1721 yıllarında Paris’e, 1722-1723 yıllarında Moskova’ya elçiler göndermiştir.[13] Bu elçiler sadece ticaret antlaşmaları görüşmelerini gerçekleştirmek adına değil, bulundukları ülkelerde gözlemler yapmak, bu ülkelerdeki sosyal yaşamla, kültürle ilgili bilgileri de derleyerek rapor etmekle vazifelendirilmişlerdir.
Elçiler vazifelerini yerine getirmek için dış temaslarda bulunurken Osmanlı Devleti’nde ince zevklerin, kültür hayatına önem verildiğinin sembolü, ülkenin başkentinde sıkça yetiştirilen lale çiçeği olmuştur. Osmanlı süsleme sanatında ve mimarisinde Avrupa motiflerinden esinlenildiği, yeniliklerin devlet politikası olarak sürdürüldüğü döneme Lale Devri denmesinin temel sebebi budur.
2.1.      Yirmisekiz Çelebi Mehmet’in Fransa Sefareti
            Yirmisekiz Çelebi Mehmet, 1720 yılında Paris’e büyükelçi olarak gönderilmiştir. 28. Yeniçeri alayına mensup olmasından ötürü yirmi sekiz lakabını taşımaktaydı. 11 Aralık 1720 tarihinde yola çıkmıştır.[14] Deniz yoluyla Fransa’ya vardıktan sonra kırk gün karantinada kalmıştır. Site kentinden sonra Toulouse şehrine varmıştır. Toulouse şehrinden Bordeaux şehrine geçmiştir. Burada kendisine Girit lalesinin tohumlarından hediye edilmiştir.[15] Bordeaux şehrinden sonraki durağı Orleans’tır. Orleans’tan sonra başkent Paris’e gelmiştir. Burada devlet töreniyle karşılanmıştır. Henüz 12 yaşında olan Fransa Kralı XV. Louis tarafından ayakta karşılanmıştır.[16] Halk için de ayrı bir tören düzenlenmiş, Türk heyeti yanlarında getirdikleri atlarla Fransız halkını selamlamıştır. Geniş kabul törenleri, yemekler ve kilise ziyaretlerinden sonra Fransa’nın fethettiği kalelerin resimlerinin olduğu bir sergiye götürülmüşlerdir. Kültür gezileri arasında opera da vardır. Operadan sonra Versay sarayını gezen Çelebi Mehmed, sarayın bahçesindeki fışkiyeleri, havuzları, şadırvanı etraflıca raporunda aktarmıştır. Gördüğü ihtişam karşısında bu güzelliklerin masrafı hakkında soru sormuş, Fransız heyeti bu ihtişamın devletinin gücü için gerekliliğine değinmişlerdir. Saray gezisinden sonra ayna fabrikasına gitmiştir.
            Çelebi Mehmed, şehirdeki yaşam hakkında da bilgi vermektedir. Halkın üç, dört ve yedi katlı binalarda oturduklarını, kadınların kendi başlarına alışveriş yapabildiklerini, sokakların geniş, taş kaldırımlarla yolların döşendiğini gözlemlemiştir.[17] Müneccimhane ve rasathane gezisinden sonra 6 Ağustos 1721 tarihinde Paris’ten ayrılan Yirmisekiz Çelebi Mehmed, 8 Eylül’de dönüş yoluna koyulmuş, 9 Ekim 1721’de İstanbul’a dönmüştür.[18]
Çelebi’nin Fransa’ya geliş amacı, Fransa’nın Kudüs’teki Kutsal Lahit Kilisesi’ni tamir etmesine izin verildiğini bildirmekti. Bu Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in ziyaretinin resmi nedenidir. Sadrazam tarafından kendisine kaleleri ve fabrikaları gezmesini, medeniyet ile ilgili ayrıntıları incelemesini, eğitim kurumlarını tetkik etmesini istedi.[19] Yirmizsekiz Çelebi Mehmed, Fransa’da kapsamlı bir rapor hazırlayacak, Osmanlı’da uygulanabilirliği olan hususları ülkeye getirecektir. Çelebi Mehmed, raporunda Fransa sarayını teferruatıyla anlatmıştır. Paris’in sokaklarını, hastaneleri, askeri eğitim alanlarını, okullarını incelemiştir. Çelebi, özellikle Fransa’daki kütüphanelerdeki kitap sayılarından, kitapların sunuluşlarından etkilenmiştir. Matbaanın önemini vurgulamıştır.[20] Kültür elçisi misyonuyla hareket eden Çelebi, Fransa’daki Türk algısını da değiştirmeye gayret etmiştir. Hatta Türk mutfağının Fransa’da tanıtmıştır.[21] Fontainbleau, Marly şatosu, Çelebi Mehmed’in raporlarında yer alan Fransız yapıtlarından bir kaçıdır.
2.2.      Lale Devri’nde Yenilikler ve Islahat Çalışmaları
            Osmanlı Devleti’nde Lale Devri’ndeki en önemli yenilik şüphesiz matbaanın kurulmasıdır. Avrupa’da XV. yüzyılda Gütenberg tarafından başlayan matbaa faaliyetleri bir hayli ilerlerken bu tarihlerde Osmanlı’da sadece Yahudilerin matbaası bulunmaktaydı. Zamanla İstanbul’da Ermeni ve Rumların da matbaa faaliyetlerine izin verilmişti. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile Paris’e giden oğlu Said Mehmed Efendi, Paris’teki kitap basımları hakkında teferruatlı bilgiler toplamıştı. Said Mehmed Efendi, İstanbul’a döndükten sonra İstanbul’da ilk Türk matbaasını kurmak için girişimlere başlamıştır. Macar asıllı İbrahim Müteferrika ile görüşmüştür.[22] İbrahim Müteferrika ile anlaştıktan sonra Sadrazam’a, matbaanın kurulmasına izin verilmesi için başvurmuşlardır. İzin için kaleme aldıkları risalede, yangınlar ve isyanlardaki yağmalarda yazma eserlerin imha olduğu, bunların yerine konulamadığı, bazı eserlerin hattatların yazım yanlışlarını içerdiği, medrese talebelerinin kitap tedarikinde zorlandıkları belirtilmiştir. Sadrazam, başvuruyu bir kurul toplayarak değerlendirdi ve kabıl etti. Geçimini hattatlıkla karşılayan meslek erbapları ve ulemadan bazı kişiler matbaaya muhalif oldular. Bu engeli aşmak için Şeyhülislam Abdullah Efendi’den bir fetva alınmıştır. Kurulacak ilk Türk Müslüman matbaasının, dini eserler basmayacağı, sözlük ve bilimsel kitaplarla edebi eserlerin basılacağı tespit edilmiştir.[23]
            1727 yılında resmi izinle Müteferrika İbrahim Efendi, ilk Türk Müslüman matbaasını kurmuştur.[24] İstanbul Sultan Selim civarında Müteferrika’nın kendi evinde basım faaliyetlerine başlanılmıştır. İlk eser, 31 Ocak 1729 tarihinde basılmıştır. Bin adet basılan bu kitap, Vanlı Mehmed bin Mustafa’nın Sihah-i Cevheri isimli sözlüğüdür. Otuz beş kuruştan satışa çıkmıştır.  Müteferrika matbaasında basılan ikinci eser, Kâtip Çelebi’nin denizcilik kitabıdır. Üçüncü eser, 1730 yılında basılan bizzat Müteferrika’nın tercüme ettiği, bir seyyah kitabıdır. Aynı yıl Amerika’nın keşfini konu alan bir kitap daha basılmıştır. 1741 yılında bir yangın atlatan matbaa, aynı sene içerisinde tamirattan geçmiştir.[25] 1745’te Müteferrika İbrahim Efendi’nin vefatına kadar matbaasında on altı eser basılmıştır.[26] Ortalama yılda bir eser basımının yapılamadığı görülmektedir. Bu matbaada basılan eserler arasında, Süheyli’nin Eski ve Yeni Mısır Tarihi, Müteferrika’nın Usul-ül-hakem finizam-il-âlem, Kâtip Çelebi’nin Cihannuma, ve Naima Tarihi eserleri vardır.[27] Matbaanın izin belgesi sürmesine rağmen, Müteferrika’nın vefatından sonra basım faaliyetleri devam edememiş, Paris’ten kalıpları getirilen bir Fransızca sözlük basılabilmiştir.
            Lale Devri’nde matbaanın kurulmasının yanında Batı eserlerinin Türkçeye kazandırılması için çeviriler de yapılmıştır. Safai, Salim ve İsmail Beliğ, çok sayıda tercüme yapmışlardır. Şair Nedim’in vazifeli olduğu saray kütüphanesinde kültür dersleri uygulanmıştır. Çiniciliğin geliştirilmesi için bir çini üretim atölyesi açılmıştır. İznik ve Kütahya imalathaneler bakıma alınmış, yeniden üretime geçilmiştir. Bir dokuma atölyesi açılmıştır. Osmanlı ordusunda bulunan De Rochefort, bu dönemde askeri ıslahat programları hazırlamışsa da yeniçerilerin tepkisinden çekinilerek askeri ıslahatlara girişilmemiştir.[28] Davud Ağa tarafından Şehzadebaşı’nda ilk itfaiye bölüğü niteliğindeki Tulumbacı Ocağı kurulmuştur. Boğazda gemi geçişlerinin güvenliği için Kız Kulesi’ne fener konulmuştur. Tersane yeniden düzenlenmiş, gemi yapım teknolojisinin yükseltilmesine özen gösterilmiştir. İstanbul’a yeni tatlı su kaynaklarının getirilmesi için bentler yapılmış, çeşmeler inşa edilmiştir. Yalova’da bir kâğıt fabrikası hizmete girilirken, sağlık alanında da önemli bir adım atılmıştır. İngiliz büyükelçisinin eşinin mektuplarında, Lale Devri’nde çiçek hastalığına karşı Osmanlı Devleti’nde bir aşının geliştirildiğini aktarmaktadır.[29]
2.3.      Lale Devrinde Yaşam
Lale Devri’nde İstanbul’un çehresi öncesi dönemlere nispetle ciddi bir şekilde değişmiştir. İşret meclisleri ve şenlikler için yeni bahçeler ve kasırlar yapılmıştır. Defterdar Burnu’nda Neşât-âbad kasrı yapılmıştır. Kağıthane deresinde padişahın konaklaması için Sa’d-âbâd kasrı inşa edilirken Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in Fransa’dan getirdiği planlara göre kasrın peyzajı düzenlenmiştir. Fiskıyeli havuzlar, sütunlar, köprüler bu dönemin bahçe düzenlemesinde ön plana çıkmıştır. Lale Devri’nde inşa edilen Hayr-âbâd, Kasr-ı Cinân, Feyz-âbâd, Şeref-âbâd, Şevk-âbâd kasırları, padişah ve etrafının sohbet ve yemeklerine sahne olan yapılardır.[30] Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, başkentin yeniden yapılandırılmasında kaynak olarak iki yeni vergi ihdas etmiştir. Mülk vergisi ve sefer yardım vergisi toplanmıştır. Topkapı Sarayı ve Yeni Cami’de birer kütüphane yapılmıştır. III. Ahmed Çeşmesi, Üsküdar Yeni Valide Cami, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damad İbrahim Paşa Camii, Hüsrev Ağa Camii bu dönemde yapılan önemli eserlerdir.
Devletin gücünü, yabancı konukların ve halkın gözlerine sermek için düzenlenen şenlikler, halka açık düğünler, yabancı seyyahların seyahatnamelerinde konu edilmiştir. Boğazda yalıların yapılması, zenginlik alameti olarak sosyal hayata girerken, Üsküdar ve Kadıköy’de inşa edilen birçok lale bahçesi kurulmuştur. Bu dönemde İstanbul’da 839 çeşit lalenin yetiştirildiği kaydedilmiştir.[31] İlkbahar mevsiminde İstanbullular, kayıklarla Haliç ve Eyüp’te gezintilere çıkmışlardır. Padişahın eğlencelerinde, müzik fasılları yer almaktaydı. Bu müzik fasıllarında genellikle on üç hanende, sekiz neyzen, dört tanburî, iki santuri, üç kemani, bir düdük, iki nefiri, bir çengi, 2 miskali bulunurdu.[32] Müzik ve şiire duyulan ilgi sanatçıların ön plana çıkmasına da vesile olmuştur. Dönemin önemli şair ve edipleri arasında Seyyid Vehbi, Nedim, Raşid, Nahifi, Rahimi, Sami, Şakir, Küçük Çelebizade, Osmanzade Taib vardır. Levnî, dönemin en önemli nakkaşıdır. Ebûbekir Ağa dönemin ünlü bestekârıdır.[33]
2.4.      Lale Devri’nin Sona Ermesi
            Lale Devri’nde Osmanlı, Batı ile barış dönemindedir. Ancak Doğuda savaşa girmiştir. İran’daki süregelen karışıklar neticesinde Osmanlı ordusu, bu coğrafyadaki Rus ordusunun avantajlı konuma yükselmemesi için savaş vaziyetinde kalmıştır.[34] Savaştaki gelişmelerin Osmanlı aleyhine seyretmesi, halkın bir kesiminde memnuniyetsizliği doğurmuştur. İran’da birliği sağlayan Nadir Han karşısındaki gerileme sonrası siyasi vaziyetin aleyhine geliştiğini fark eden Damad İbrahim Paşa, padişahı sefere çıkmaya ikna etmeye çalışmıştır. Üsküdar’da sefer hazırlıkları talimatını vermiştir. 27 Temmuz 1730 tarihinde sefer alameti olan padişah tuğları, saraydan çıkarılıp 31 Temmuz’da Üsküdar’a getirilmiştir. Ancak padişah ordu başında sefere çıkmayacağını bildirmiştir. Yeniçerilerin bir isyana kalkışabileceği ihtimalinin hatırlatılması üzerine III. Ahmed, Üsküdar’a vardı. Padişahın ordu başında sefere çıkmayacağı kış aylarını Anadolu’da geçirip başkente geri döneceği söylentileri yayıldı. Tebriz’in elden çıkması üzerine Sadrazam karşısındaki muhalif hareket güçlendi.  Sadrazamın İran’a çok fazla ödün verdiği, Sünni Müslüman köylerinin Şiilere teslim edildiği haberleri yayılıyordu.
            28 Eylül 1730’ta Patrona Halil isminde Arnavut asıllı bir yeniçeri, Beyazıt Camii’nde namaza gelen ahaliyi kışkırttı.[35] Toplaşan ahaliyle Bedestan tarafına doğru ilerleyerek Et Meydanı’na doğru yürüdüler. Süleymaniye’deki Ağa Kapısı’na vardılar. Burada karşılarına çıkan Yeniçeri Ağası ve güçlerini kaçırttılar. Ağa Kapısı’ndaki mahkumları serbest bıraktılar. Baba Cafer, Rumeli Hisarı, Galata zindanlarındaki mahkumlarla, tersanede tutuklu bulunanları da salıverdiler. İsyan büyüdü. Asiler saraçhaneyi kapattılar.
            Gelişmelerden haberdar olan Kaymak Mustafa Paşa, Üsküdar’a geçerek vaziyeti Sadrazama iletti. III. Ahmed, ve Üsküdar’daki devlet erkanı, Topkapı Sarayı’na geçti. İsyanın başında bulunan Patrona Halil’in yanında Muslubeşe, Küçük Muslu, Kutucu Hacı Hüseyin, Çınar Ahmed, Ali Usta, Karayılan, Emir Ali ve Turşucu İsmail isminde asi başları vardı. İsyan henüz gelişme aşamasında iken devlet erkanı vaziyeti yanlış değerlendirerek zaman kaybetti.[36] Halkın isyana karşı harekete geçmesi için Sancak-ı Şerif’in çıkarılıp çıkarılmaması tartışmaları yaşandı. Sadrazam, halkı toplamak için Sancak-ı Şerif’i sarayın orta kapısına çıkardı. Ancak asiler, İstanbul’daki yolları tuttuğu için beklenen yardım toplanamadı. Asilere temsilci gönderildi ve istekleri soruldu. Asiler, otuz yedi kişilik bir liste vererek bu kişilerin görevlerinden alınarak kendilerine verilmelerini talep ettiler. Bu isimler arasında Sadrazam, Kaptan-ı Derya, İstanbul kaymakamı, Şeyhülislam ve sadaret kethüdası da vardı.[37] III. Ahmed, saltanatını korumak için bu isimleri feda etmeye razıydı. Şeyhülislam Abdullah Efendi, asilerin esas hedefinin III. Ahmed’in yeğeni şehzade Mahmud’un padişah olmasını söyleyerek padişahtan kendilerini asilere teslim etmemelerini istedi. III. Ahmed, asilerin istedikleri isimleri görevden aldığını bildirdi. Sadrazam idam edildi. Cenazesi at meydanına getirildi. Asiler cenazenin İbrahim Paşa olmadığını, paşaya benzeyen kürkçü Manol’un cenazesi olduğunu ileri sürdüler ve isyana devam ettiler.[38]
            III. Ahmed, hayatının tehlikede olduğunu görerek, saltanattan feragat ettiğini ilan etti. Yerine I. Mahmud tahtta geçti. Asiler, bu gelişmeye rağmen hareketlerine devam ettiler. Kağıthane’deki bütün köşkleri yıktılar. Lale bahçeleri tahrip edildi. Asilerin istekleri doğrultusunda birçok vasıfsız isim Kapıkulu Ocaklarına kaydedildi. Devlet kademelerine memur atandı. I. Mahmud, Patrona Halil’den kurtulmanın yollarını aramaktaydı. İsyandan bir ay sonra bir yeniçerinin öldürülmesi ile isyanın elebaşlarıyla yeniçeriler arasında huzursuzluk çıktı. Saray ve yeniçeri temsilcileri gizli bir toplantı yaparak asilerin ortadan kaldırılmaları için hazırlık yaptılar. Mısır’dan davet edilen Kabakulak İbrahim Paşa’nın hazırlığında, Patrona Halil ve otuz kadar asi, saraya davet edildi. Sarayda kendilerinin görevlendirileceği izlenimi verildikten sonra baskın yapılarak Patrona Halil ve asiler öldürüldü.[39] Dışarıda bekleyen kalabalığa asilerin cesetleri teşhir edildi. Patrona Halil İsyanı böylelikle son bulurken, başkentten kaçarak cezalandırılmadan kurtulan bazı asiler, 1731 yılında ikinci bir isyan teşebbüsünde bulundular.[40] Bu isyan kısa sürede bastırıldı.

            SONUÇ
            Lale Devri, Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyılda Batı ile savaşmayı bırakarak on iki yıllık bir barış dönemini içermektedir. Ancak Doğuda savaş devam etmiştir. Bu nedenle tamamen bir barış dönemi olarak nitelendirmek eksiktir. III. Ahmed’in saltanatında etkili kararlar alan bir padişah görüntüsünden uzak kalarak, safahat ve eğlenceye düşkün bir imaj çizmesi, tarihçiler arasında tartışma konusudur. Dönemin lider ismi Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, birçok imar ve iskân faaliyetinde bulunmuştur. Avrupa’ya gönderilen elçilerin raporları doğrultusunda İstanbul’u yeniden yapılandırmıştır. Bununla beraber sosyal ve kültürel hayatı canlandırmıştır. Şairlere, ediplere, sanatçılara ve müzisyenlere saygı gösterilmiş, himaye edilmişlerdir. İlk Türk matbaasının kurulması en önemli adımdır. Ancak yukarıda da vurgulandığı gibi kitap basım sayısı bakımından beklenen ilgi görülmemiştir. Bu konuda araştırma yapan Tarihçi Orlin Sabev, Müteferrika’nın vefat ettiğinde satılmamış binlerce kitabı olduğundan bahsetmektedir. Kütüphanelerin kurulması, müderrislere kütüphanelerde bir nevi hizmet içi eğitim gibi donanımlarını arttırmak için dersler verilmesi vurgulanması gereken ilmi çalışmalardır. Fransa ve Avusturya’dan getirilen kitaplar tercüme edilerek Türkçeye kazandırılmıştır. Çiniciliğin yeniden ihya edilmesi, çiçek aşısının bulunarak kullanılması Lale Devri’nin diğer önemli yenilikleridir. Bu özellikler ekseninde dönemi Osmanlı Rönesans’ı olarak değerlendiren bazı görüşler mevcuttur.  XVIII. Yüzyıldaki askeri alanda gerçekleştirilen reformlar bu dönemde yapılmamıştır. Ordunun ihmal edildiği algısı oluşmuştur.
            Lale Devri’nde mimaride Batı mimarisinin karakter özellikleri de Osmanlı yapılarında görülmüştür. Saraya batı tarzında mobilyalar getirilmiştir. Şatafata ve gösterişe dönük düğün merasimleri, eğlenceler, Kağıthane semtinde kurulan köşkler ve lale bahçeleri, halk tarafından ilgiyle karşılanmıştır. Bu ilgi, ekonominin bozulmaya başlaması ve İran’la savaşta Osmanlı ordusunun gerilemeye başlamasıyla yerini tepkiye bırakmıştır. İstanbul’da gidişattan memnun olmayan asker ve halk çevreleri rahatsızlıklarını dile getirmeye başlamış, Nevşehirli İbrahim Paşa, kendisine yönelen tenkitleri, hediyeler ve yardımlarla giderme yolunu seçmiştir. Sadrazamın tenkitlere son vermek için padişahı sefere çıkarma teşebbüsü başarıya ulaşmamış, sonunda Patrona Halil İsyanı ile saltanat değişikliğiyle bu dönem kapanmıştır. Lale Devri’nde sosyal ve kültürel yeniliklere rağmen ekonomik alanda hazineyi toparlamak bir yana bilakis israfın önüne geçilmemiştir. İsrafın, ilerleyen seneler zarfında İstanbul’da getirdiği yoksulluk Patrona Halil İsyanının gerekçeleri arasındadır. İsyan neticesinde Kağıthane’deki köşklerin yıkılması ve lale bahçelerin imha edilmesi nedeniyle günümüze sadece yapılan camilerin ve çeşmeler kalmıştır.
            Lale Devri tabiri ise yazar Ahmet Refik Altınay’a aittir. Yahya Kemal ile gerçekleştirdikleri sohbetlerde bu döneme Lale devri ismini veren yazar, aynı isimle bir kitap neşrederek dönemin ismini koymuştur. Altınay’ın kitabından önce, Osmanlı döneminde Lale Devri tabiri kullanılmamıştır. Lale Devri’nin sona ermesinden sonra Osmanlı Devleti, 1736 yılında tekrar Avusturya ve Rusya ile savaşa girmiştir. Bu savaşta Avusturya ve Rusya ordularını mağlup etmeyi başararak Belgrad’ı yeniden topraklarına katmıştır.
             

KAYNAKÇA
ARIKAN, Zeki, “Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013
ERAVCI, Mustafa & Kiremit, İlker, “Lale Dönemi ve Patrona Halil İsyanı Üzerine Yeni Değerlendirmeler”, Tarih Okulu, 2010, S. VIII, ss. 79-93.
ERSOY, Osman, Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve İlk Basılan Eserler, Ankara Üniversitesi DTCF Yayınları, Ankara 1959.
FINKEL, Caroline, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, çev. Zülal Kılıç, Timaş Yayınları, İstanbul 2017.
İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliyye, c.IV, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.
JORGA, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2009.
KUNT, Metin, “Siyasal Tarih”, Türkiye Tarihi 3 Osmanlı Devleti 1600-1908, ed. Sina Akşin, Cem Yayıncılık, İstanbul 1995.
ÖZCAN, Abdulkadir, “Lale Devri Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003, ss. 81-84.
ÖZCAN, Nuri, “Ebûbekir Ağa Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1994, ss. 275.
PALMER, Alan, Osmanlı İmparatorluğu Son Üç Yüz Yılı, Çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak, Sabah Yayınları, İstanbul 1995.
SHAW, Stanford J., Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, çev. Mehmet Harmancı, E Yayınları, İstanbul 2008.
TUNCER, Hüner, “Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnânmesi (1132-33 H./ 1720-21 M.), Belleten Dergisi, C. LI, S.199, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c. V, Türk Tarihi Kurumu Yayınları, Ankara 1999.
Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefâretnâmesi, haz. Beynun Akyavaş, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993.

EKLER
Lale Devri Mimarisi Örnekleri


Üsküdar Yeni Valide Camii
Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Yeni_Valide_Mosque#/media/File:Yeni_Valide_mosque,_%C3%9Csk%C3%BCdar_2.JPG (son erişim: 4.06.2021)


Sultan III. Ahmed Çeşmesi
Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f1/Brunnen_Sultan_Ahmet_III.JPG (son erişim: 4.06.2021)
 
[1] Koçibey Risalesi için bkz: Yılmaz Kurt, Koçibey Risalesi, Akçağ Yayınları, Ankara 2000.
[2] Caroline Finkel, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, çev. Zülal Kılıç, Timaş Yayınları, İstanbul 2017, s. 299.
[3] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. V, Türk Tarihi Kurumu Yayınları, Ankara 1999, s. 76.
[4] Finkel, a.g.e., s. 301.
[5] Finkel, a.g.e., s. 300.
[6] Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu Son Üç Yüz Yılı, çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak, Sabah Yayınları, İstanbul 1995. s. 50.
[7] Palmer, a.g.e., s. 50.
Bu yazı 271 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum