Ennur KALENDER

Ennur KALENDER

[email protected]

ORTA ÇAĞ AVRUPA'SINDA TIP ve SALGIN HASTALIKLAR

04 Temmuz 2021 - 00:33

ORTA ÇAĞ AVRUPA’SINDA TIP ve SALGIN HASTALIKLAR

Giriş

Roma İmparatorluğu’nun önce ikiye ayrılması ve ardından Batı Roma’nın yıkılması, Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilir.[1] Orta Çağ feodalitesi, Kavimler Göçü ile ortaya çıkan siyasi otorite boşluğuyla başlamıştır. IV. Yüzyıldan, XI. yüzyıla kadar geçen sürece Erken Dönem Orta Çağ adı verilmektedir.[2] Bu dönemin Avrupa’daki en önemli siyasi figürleri, Merovenjler, Karolenjler ve Slav topluluklardır. XI. Yüzyıl ile XIII. yüzyıl arasındaki evre, orta Dönem Orta Çağ’dır.[3] Bu dönemde Batı’dan Doğu’ya gerçekleşen Haçlı seferleri en önemli siyasi gelişmedir. XIV. Yüzyıldan İstanbul’un fethine kadar olan son 153 yıllık evre de Geç Dönem Orta Çağ başlığı altında incelenmektedir.[4]
Orta Çağ Avrupa’sının genel özelliklerine baktığımızda, eleştirel düşünce ve bilimin arka plana itildiği hatta yok sayıldığı görülmektedir. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Avrupa’da meydana gelen siyasi boşlukta hanedanlar, merkezi krallık teşkil edebilme amacıyla uzun yıllar süren savaşlara girerken, toprağa dayalı zenginlik ölçütü içerisinde kapalı bir ekonomik sistem kurulmuş, derebeyleri siyasi güç olarak belirmişlerdir. Kilisenin sadece siyasi gelişmelere değil, toplumu ilgilendiren ekonomik, sosyal ve tıp alanında da etkisi büyüktür.

  1. TIBBIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Tıbbın başlangıç tarihi tam olarak belli değildir. İnsanoğlunun dünyadaki varlığından itibaren hastalıklar da beraberinde ortaya çıkmıştır. İnsanoğlu, hastalıkları teşhis etmek ve tedavi etmek için çare arayışlarına girmiştir. Tıbbın insanlığın en eski bilim uğraşı olarak iddia edildiği tarihçi görüşleri bulunmaktadır. İnsanlığın ilk dönemlerinde kesici silahlarla ya da yırtıcı hayvanlarla mücadele nedeniyle meydana gelen yaralanmalarda bitki kökleriyle tedavi amacıyla kullanılmıştır. Büyük karıncalarla yaralara dikiş atılmasına benzer bir uygulama ile ağaç parçalarından atel yapıldığı bilinmektedir.[5] İran ve Mısır, tıbbın gelişiminde katkıları bulunan kadim medeniyetler arasındadır.[6] Sarılık tedavisinde kırlangıçlar kullanılmıştır. Askeri gelişim içerisindeki medeniyetlerin yaralanmalarda da ilerleme kaybetmesi doğaldır. Bununla beraber ölümden sonra yaşam inancına sahip olan Mısırlılar, mumyalama suretiyle yaşamlarını kaybeden insanların bedenlerinin korunmasına gayret etmişlerdir. Bu da beraberinde anatomi ve cerrahlık bilgisinin ilerleme kaydetmesini sağlamıştır.
Antik çağda sezaryen doğumu İran medeniyetinde görülmüştür. Bu bilgilere Şahname’den ulaşılmaktadır. Tıpla ilgili en eski belgeler 3750 önce Babil’de Hammurabi Kanunları’nda rastlanılmaktadır.[7] Çin ve Hindistan medeniyetinde de eski çağlardan itibaren tedavi yöntemlerine yönelik araştırmalar yapan bilim insanları yetişmiştir. Avrupa’da tıbbın gelişmesinde ise öncül medeniyet, Yunan uygarlığıdır. M.Ö. IX. Yüzyılda Homeros’un İlyada ve Odessa adlı eserinde ilk tıp bilgilerine dair bulgular geçmektedir. M.Ö. V. Yüzyılda Hipokrat’ın çalışmalarıyla Yunan tıbbı gelişim göstermiş ve modern tıbbın temelleri atılmıştır.[8] Yunan tıbbı bu dönemde mitolojik dönem olarak incelenmektedir. Demokedes, Epikharmos, Empedokles ve Alkmaion, filozof hekimler dönemi olarak incelenmektedir. Bu dönemde hayvanşar üzerinde deneyler ve tetkikler de gerçekleştirilmiştir. Hipokrat’la beraber Kos Tıp Okulu’nun faaliyet gösterdiği döneme bilimsel dönem adı verilmektedir.[9]

    1. Orta Çağ’da Tıp

Orta Çağ’da fikir ve düşüncenin kalıplara sıkışarak, eleştiriden ve özgünlükten ayrılarak dogmaya mahkûm olması, tıbbı da etkilemiştir. Hastalıklardan iyileşme yolunun ancak Tanrı’nın yardımıyla olabileceği inancı, kilise tarafından yerleştirilmiştir. Akla ve deneye dayanan tedavi yöntemleri yerine, azizlerin mezarlarında dua edilmesi, eşyalarına dokunulması gibi ritüeller ortaya çıkmıştır. Aziz Sebastian’ın insanları vebadan kurtaracağı, Aziz Rocus’un frengiden uzak tutacağı, Aziz Job’un cüzzamı, Lucie’nin göz hastalıklarına şifa olacağı inancı yaygınlaşmıştır. Kilise hekimliği bir kurum olarak belirmiştir. Ancak hiçbir bilime dayanmayan bu hekimlik, insanlara çare olmamıştır. Sıraca hastalığından kurtulmanın yolunun kralların hastalara dokunması olduğu beraberinde maddi kazanç kapısına dönüştürmüştür. Kralın dokunması karşılığında hastalardan para alınmıştır. Aziz Benedik’in Güney İtalya’da Monte Cassino manastırına sığınan ilim ve din adamları, burada Hipokrat’ın ve Galenus’un eserlerinin de aralarında bulunduğu eski çağ kitaplarını çoğaltarak kadim bilgileri kaybolmaktan kurtarmıştır. Bu manastırın çalışmaları, 1163 yılında Papa III. Alexander tarafından hoş karşılanmayarak yasaklanmıştır. Yine Hristiyan hastaların Müslüman ve Yahudi hekimlere tedavi olması da yasaklanmıştır. Şifalı olduğuna inanılan otlar ve büyüler ile tedavi yöntemlerinin denenmesi, bu dönemin belirgin özellikleri arasındadır. Kişilerin gündelik hayatlarında yanlarında taşıdıkları küçük haçların, Hristiyanlığa özgü ikonların hastalıklarından koruduğu batıl inançlar, tıbbın gelişmesi önündeki bir diğer engellerdir.[10]
IX. Yüzyılda Napoli’deki Salerno’da kurulan Salerno Üniversitesi’nde Civitas Hippocratia adıyla bir tıp okulu açılmıştır.[11] Bu okulda Doğu dünyasından eserler getirilerek tercümeler yapılmıştır. Bu okul, ciddi bir ilerleme kaydetmemesine rağmen, Rönesans’taki gelişmelerin temellerini atan yapılardan biri olmuştur. Konsültasyon ve deney faaliyetleri yapılmıştır. Bologna ve Paris üniversitelerine örnek okul niteliği taşımaktadır.[12]
Üniversitelerin kurulması ile Orta Çağ’da tıp alanında uyanış başlamıştır. Albertus Magnus, Roger Bacon, Raymond de Lulle yetişen önemli hekimlerdir. Mondio, 1316 yılında ilk kez insan kadavrasından gözleme dayanan bir anatomi kitabı yayınlamıştır. Fransa ve Almanya’da da bu kitabın yankıları olmuştur. XII. Yüzyıldan sonra krallar, tıp gelişmelerini himaye eden bir siyaset izlemişlerdir. II. Roger, doktorların sınavla yetiştirilmeleri için yasal düzenlemeler yapmıştır. II. Friederich, Sicilya’da Müslüman hekimlerin getirdiği yenilikleri ülkesine kabul etmiştir. Arapça eserlerin tercüme edilmesini sağlamıştır.[13]  Halkın sağlığının korunması için modern tıp fakültesinin temellerini atmıştır. Buna göre öğrenciler, üç yıllık bir mantık eğitimi ile beş yıllık bir tıp eğitimi alacaklar, sonrasında Salerno hocalarının takdiriyle sınavlara girip hekimliğe hak kazanacaklardır. Ebubekir er-Razi, İbn-i Sina, Zehravi ve İbn Rüşd’ün eserleri çevrilirken Bologna ve Padua tıp okullarında yayınlar kaleme alınmıştır. Fransa’da Montpellier’de kurulan tıp okulu da önemli adımlar atmıştır. Zanaat loncalarının girişimleriyle kurulan üniversite hüviyeti taşıyan bu okulda, 1289 yılında bir tıp fakültesi kurulmuştur.[14] Salerno Üniversitesi’nin yayınlarıyla eğitime başlayan tıp fakültesinin ilk hocası Corbelli Gilles’tir. Kendisi de Salerno mezunudur.
Teşhis için kan ve idrar incelemelerine on üçüncü yüzyıldan sonra başlanmıştır. Haçlı Seferleri ile Doğu’daki birçok zenginliği Avrupa’ya getiren Kral ve Feodal Beyler, bu coğrafyada gördükleri hastaneleri de Avrupa’ya taşımak istemişlerdir. Öncesinde hastane olarak kullanılan manastırlar, etkili bir iyileşme programının uygulandığı yerlerden ziyade ölüme yaklaşan insanların son günlerini geçirdikleri meskenler halindedir. Avrupa’da hekim ve nöbetçi sağlık uzmanlarının bulunduğu, ayrıca araştırma faaliyeti de gösteren hastanelerin kurulması Orta Çağ’da mümkün olmamıştır. Yine de on üçüncü yüzyıldan başlayarak tedavilerde kullanılan bitkilerin yan etkileri de araştırılmaya başlanmıştır. Resimler içeren sağlık kitapları hazırlanmıştır.[15]

2.         SALGIN HASTALIKLAR
Orta Çağ’ın son yüzyıllarında nüfus artış hızını etkileyen, ölüm oranlarını arttıran temel etkenlerden biri salgın hastalıklardır. Kötü yaşam koşulları, tarıma dayalı toplum hayatının salgınların yayılmasını kolaylaştıran yapısı, bu dönemde birçok salgın hastalığın görülmesine neden olmuştur. Avrupa’nın temizlik kaidelerine harfiyen uymaması, su kaynaklarının yetersizliği ve gündelik hayatta temizliğin su eksenli olmayışı, pislik ve necasetle bulaşan salgın hastalıkların yayılmasında önemli bir faktördür.
2.1.      Veba
Orta Çağ’a damga vuran en büyük salgın hastalık vebadır. 1348-1350 yılları arasında görülen veba salgınına ‘Kara Ölüm’ adı verilmiştir. 1347’de Mısır’da görülen bu hastalık, Akdeniz’den deniz yoluyla Avrupa’ya sıçramıştır. Bu salgının taşıdığı hastalık hıyarcık vebası olarak bilinen rahatsızlıktır.[16]  Hıyarcıklı veba, akciğer vebası olarak da bilinir. Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, önce siyahımsı bir leke oluşmaktadır.[17] Bunu, koltuk altlarında, kasıklarda ve boyunda yumurta şeklinde şişlikler izlemektedir. Ateş ve hezeyanın eşlik ettiği hıyarcıklı veba, bir hafta içerisinde kurbanlarının yarısını öldürmektedir. Hastanın ölmeden önce teri, idrarı ve tükürüğü oldukça ağır kokmaktadır. Enfeksiyonlu kişinin öksürüğü ve tükürüğünden bulaşmaktadır. Salgın öyle büyük boyutlara ulaşmıştır ki beraberinde başka türevlerini de taşımıştır. Vebanın yanı sıra tifüs, çiçek ve grip de ölümcüldü. Salgının yarattığı en büyük sonuç demografik felakettir. Bazı bölgelerde vebadan kaynaklı nüfusun yarısı hatta üçte ikisi ölmüştür. Örneğin Fransa’nın Toulouse kentinde 1335’te 30.000 kişi yaşamaktaydı. Bir yüzyıl sonra bu sayı 8.000’e düşmüştür.[18] Yine Fransa’da yer alan bir başka kent olan Avignon’da kilise kaydına göre vebadan kaynaklı üç günde bin dört yüz kişinin yaşamını yitirdiği bilgisi bulunmaktadır.[19] Salgından ötürü Avrupa nüfusunun dörtte birinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir. Papalığın araştırmalarına göre salgında yaşamını yitirenler kırk milyonun üstündedir. 1335’te Venedik’te 100 bin, Almanya da 1 milyon 250 bin, 1348’de Avignon’da 150 bin, Paris’te 50 bin, 1349’da Londra’da 100 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Bu denli yüksek kayıplar, tarıma bağlı ekonominin olduğu feodal düzende ciddi üretim düşüşlerinin yaşanmasına neden olmuştur.[20] Hastalığa karşı tedbir olarak karantina uygulamasına geçilmiştir. Örneğin 1377 yılında Raguza limanına demirleyen bir geminin yirmi ile kırk gün arası karantinaya alınmasına karar verilmiştir. Avrupa’da vebanın yayıldığı bir diğer kol ise Doğu Avrupa’dır. Kırım’ın Kefe şehrini kuşatan Tatarlar bu şehre vebayı bulaştırmışlardır.[21]
Kayıpların bu denli yüksek olması toplumda farklı tezahürleri de doğurmuştur. Avrupa toplumu cinnet noktasına gelmiştir. Vebadan mesul tutulan Yahudiler toplu katliamlara uğramıştır. Günah keçisi arayışından kadınlar da etkilenmiş, veba yayıyor iftirasıyla infazlar yapılmıştır. Avrupa’nın ortak hafızasında bu salgının izleri vardır. Resim ve gravür sanatıyla edebiyat eserlerinde, ölüm, yargılama ve lanetleme sembolleri yer almaktadır.

    1. Tifo, Cüzzam, Frengi ve St. Anthony Ateşi

Sekizinci Haçlı Seferleri sırasında 1270 yılının temmuz ayında, Haçlı ordugahında salgın hastalıklar görülmüştür.[22] Geri dönen haçlılarla birlikte Avrupa’ya da salgın hastalıklar sıçramıştır. Bu salgın hastalıklar arasında tifo ve çiçek vardır. Cüzzam hastalığı da Orta Çağ’da en yaygın görülen salgın hastalıklar arasındadır. Bizans dönemi İstanbul’unda cüzzam için ilahi bir ceza yakıştırılması yapılmıştır. Cüzzam hastalığına korkuyla yaklaşılmıştır. Cüzzamlılar, cüzzam evleriyle toplumdan tecrit edilmişlerdir. Orta Çağ Avrupa’sında cüzzamlıların ayırt edici elbise giymeleri, yüzük takmaları, etrafındaki insanları ikaz etmek için zil takmaları şartı getirilmiştir. Bu insanlar toplumdan tecrit edilmenin yanı sıra malları ve özlük haklarını da kaybetmekteydiler.[23] Cüzzam teşhisi konulan kişi, kiliseye giremezdi, çarşı ya da pazarda alışveriş yapamazdı. Su kaynaklarını doğrudan kullanamazdı. Solunum yoluyla bulaştığı için maskeye benzer bir örtüyle gezmek zorundalardı. Avrupa’da on ikinci ve on üçüncü yüzyılda cüzzam, zirve noktasına ulaşmıştır. Cüzzamlıların toplumdan uzak tutulması için kurulan cüzzam evleri bu dönemde 173 adet cüzzam eviyle en çok İngiltere’dedir.[24] XIV. Yüzyıldan itibaren İngiltere’de cüzzamlıların tedavi edilmesi umuduyla hastaneler kurulmuştur. İrlanda ve Portekiz’de de cüzzam evleri kurulmuştur. İspanya, diğer ülkelerden farklı olarak Barselona kentinde Sant Llatzar cüzzam hastanesini kurarak sadece bu hastalıkla ilgilenen bir hastaneyi açmıştır.[25] Ortaya çıktığı zaman hakkında görüş birliği bulunmayan bir diğer salgın hastalık frengidir. Cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi, Orta Çağ’da özellikle hamamlardaki cinsel birliktelikler sonucunda yayılmıştır. Cinsel uzuvda ortaya çıkması nedeniyle uzun yıllar hekimler tarafından bu hastalığın tedavisi hakkında ilerleme kaydedilememiştir. Frengi hastaları toplumda ayıplanmıştır.  Cüzzam ve uyuz gibi cilt rahatsızlıklarında kullanılan merhemler, frengide denense de müspet sonuç vermedi. Hastalık etkisini on altıncı yüzyılın ikinci yarısından itibaren kaybetmeye başlamıştır.
Tıptaki adıyla ergotizm hastalığı, Aziz Anthony Ateşi, Orta Çağ Avrupa’sındaki bir diğer salgın hastalıktır. Hastalık adını Aziz Anthony’den almaktadır.[26] Mısır’da, Kızıldeniz kıyısında tecrit hayatı yaşayan Aziz Anthony, hastalığının sebebini şeytan olarak görmüş ve dönemin tıp bilgisinin yetersiz olması nedeniyle çavdardan kaynaklandığını öğrenememiştir. Kaldığı manastırda temiz undan yapılmış ekmek tüketmesiyle iyileşmiştir. Bu da hastalık hakkında yanlış bir kanının oluşmasına neden olmuştur. Ateşli bir hastalık olan ergotizm deride kabarcıklı lekelerle ortaya çıkmaktadır. Çoğu zaman cüzzamla karıştırılmıştır. Hastalığın ilerlemesi sonucunda el ve ayak uzuvlarında kangren ortaya çıkmaktadır. Yetersiz beslenme ile çavdar ekmeğinin çok tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan bu hastalık hakkında yaklaşımlar, diğer salgınlarda olduğu gibi ilahi gerekçelerle açıklanmaya çalışılmıştır. Hastalığının sebebinin büyücülük nedeniyle oluştuğu düşünülmüştür. Bazı hastalar cadılıkla suçlanmış ve öldürülmüşlerdir.  857-1486 yılları arasında Almanya, Hollanda ve Fransa’da otuz yedi kez salgına neden olmuştur. Hastalığın ana sebebi, bitkilerin ekimi ve depolanması sırasında nemli kalması nedeniyle çavdarla mantar oluşmasından kaynaklanmaktadır.[27] Hastalık, aydınlanma çağında dahi şeytani gerekçelerle açıklanırken Avrupa’da yaşam şeklinin değişmesi ve tarımın modernize olmasıyla etkisini yitirmiştir. Çavdar ekmeğinin yerini besin değeri yüksek olan ve nişasta içeren patatesin almasıyla Aziz Anthony Ateşi oranı düşmüştür. Böylelikle tarım ilaçlarının olmadığı bir dönemde başka bir mahsulün mutfaklara girmesi, bir anlamda hastalığın çaresi olmuştur.[28]
SONUÇ
Orta Çağ Avrupası’nda tıbbın ilerleyememesinin temel nedeni şüphesiz, kilisenin toplum üzerinde kurduğu baskıdır. Serbest düşüncenin ve fikri ilerlemenin önünde engel olan kilise, insanları kendi çıkarları doğrultusunda dogmalara hapsederken bilimin her alanda gelişmesini engellemiştir. Bununla beraber Doğu’da tıp alanında mühim ilerlemeler yaşanmıştır. İslam, tıp ile ilgilenmeyi açıkça teşvik etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Maide Sûresi’nin otuz altıncı ayetinde bir ölüme sebebiyet vermenin bütün insanlığı öldürmekle eş değer bir günah olduğu tebliğ edilmiştir. İnsan hayatını kurtarmanın önemi bu manada Müslümanlar için dini bir emirdir. Sağlık ve tıpla ilgili de bir çok hadis bulunmaktadır. Tıpla ilgili hadislerin derlendiği en önemli kaynak, Abdullatif el Bağdadi’nin et- Tıbbu fi’l-Kitab ve ‘s Sünne’dir. Zehebi’nin Tıbb-ı Nebevi ve Suyuti’nin Kitabu’r- Rahme fi’t-Tıbb ve’l Hikme eserleri de tıpla ilgili hadislerin toplandığı eserlerdir.
Avrupa’nın Orta Çağ’da büyü, üfürük ve her türlü hurafeden medet ummasının yanı sıra hastaları toplumdan tecrit etmeleri hatta öldürmeleri, insan sağlığına olan acımasız yaklaşımlarını ortaya koymaktadır. Halbuki bu dönemde Abbasi devletinde sadece Bağdat’ta bulunan hastane sayısı sekizdir. Bu hastanelerde 860 doktor görev yapmıştır. Temizlik imandandır şiarıyla hareket eden Müslüman toplumunda, pisliğin ve necasetin sebep olduğu hastalıklar en asgari düzeyde görülürken vebanın pislik temelli olması nedeniyle suyla temizlik kullanımının yetersiz olduğu Avrupa’da zirve yapması doğaldır. Yine ilaçla tedavi açısından karşılaştıracak olursak bu dönemde İslam medeniyetinde farmakoloji hakkında yazılan kitapların sayısı iki binin üzerindedir. Avrupa ancak İslam medeniyetinin yetiştirdiği değerli isimlerin eserlerini tercüme ettikten sonra tıpta ilerleme sağlamıştır. Bu isimlerin başında gelen şüphesiz İbn-i Sina’dır. Avicenna olarak Avrupa’da tanınmıştır. En önemli eseri, el-Kanun fi’t Tıbb eseri Rönesans döneminde Avrupa dillerine çevrilmiştir.
Avrupa’da Orta Çağ döneminde tıbbın geri kalmasının bir diğer nedeni de kadavra üzerinde çalışmaların yapılamayışıdır. Gerçi naaş üzerindeki kutsiyet İslam inancında da vardır ve İslam medeniyetinde de tıpla ilgilenen isimler kadavra üzerinde inceleme yapmamışlardır. Ancak hayvanlar üzerindeki anatomik incelemeler üzerinden başarılı tümevarımlar yapmışlardır.

KAYNAKÇA.

BAYAT, Ali Haydar, Tıp Tarihi, Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, İstanbul 2010.
GENÇ, Özlem, “Kara Ölüm: 1348 Veba Salgını ve Ortaçağ Avrupa’sına Etkileri”, Tarih Okulu, Ağustos 2011, S. 10, ss. 123-150.
GÜL, Muammer, Orta Çağ Avrupa Tarihi, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2009.
İSTEK, Emrah, “Avrupa’da Veba Salgını ve Salgında Din Faktörü (Viyana Örneği)”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 2017, C. 36, S. 62, ss. 173-204.
KARAİMAMOĞLU, Tolgahan, “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri”, Journal of History and Future, Ağustos 2017, C. 3, S. 2., ss. 44-61.
MÂLİ, Yasir & RİZÂYÎ, İhsan, Tıbbın Kısa Tarihi, Hikmet Ağacı Yayınları, İstanbul 2021.
ÖZDEN, Kemal & ÖZMAT, Mustafa, “Salgın ve Kent: 1347 Veba Salgınının Avrupa’da Sosyal, Politik ve Ekonomik Sonuçları”, İdealkent Dergisi, Nisan 2014, C. 5, S. 12, ss. 60-87.
PARILDAR, Hülya, “Tarihte Bulaşıcı Hastalık Salgınları”, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi, 2020, S. 30 (Ek Sayı), ss. 19-26.
PIRENNE, Henry, Ortaçağ Avrupa’sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi, çev. Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul 2009.
SERDAR, Murat, “Ortaçağ Avrupası’nda Bir Tıp Okulu: Montpellier”, Ortaçağ Araştırmaları Dergisi, Haziran 2020, C. 3, S. 1, ss. 90-103.
SERDAR, Murat, “Ortaçağ Avrupasında Tanrının Laneti Cüzzam ve Cüzzam Evleri”, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, C. 9, S. 2, ss. 100-110.
SERDAR, Murat & ÖZER, Gülnur, “St. Anthony Ateşinin Orta Çağ Avrupa Toplumuna Etkileri”, Alınteri Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, C. 3, S. 1, ss. 67-76.
ŞAHİN, Seyhun, “Orta Çağ Avrupa’sının Tıp Merkezi: Salerno Tıp Okulu”, Turkish Studies, Sonbahar 2015, C. 10/5, ss. 397-416.

EKLER

Salerno Tıp Okulu’nun Resmi


Veba salgınında Avrupa’da görev yapan doktorları temsilen bir tasvir


Orta Çağ’da vebayı ölümle tasvir eden bir gravür


Cüzzam hastalığının insanlardaki tahribatı hakkında bir çizim.


[1] Muammer Gül, Orta Çağ Avrupa Tarihi, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2009 s. 39.

[2] Orta Çağ – Yeni Çağ Avrupa Tarihi, ed. Levent Kayapınar & Erhan Afyoncu, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2018, s. 2.

[3] A.g.e., s. 26.

[4] A.g.e., s. 52.

[5] Yasir Mâli & İhsan Rizâyî, Tıbbın Kısa Tarihi, Hikmet Ağacı Yayınları, İstanbul 2021, s. 11.

[6] Mali & Rizâyî, a.g.e., s. 17.

[7] A.g.e., s. 22.

[8]  Ali Haydar Bayat, Tıp Tarihi, Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, İstanbul 2010, s. 78

[9]  Bayat, a.g.e., s. 111.

[10] Tolgahan Karaimamoğlu, “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri”, Journal of History and Future, Ağustos 2017, C. 3, S. 2., s. 52.

[11] Bayat, a.g.e., s. 156.

[12] A.g.e., s. 161.

[13] Seyhun Şahin, “Orta Çağ Avrupa’sının Tıp Merkezi: Salerno Tıp Okulu”, Turkish Studies, Sonbahar 2015, C. 10/5, s. 400.

[14] Murat Serdar, “Ortaçağ Avrupası’nda Bir Tıp Okulu: Montpellier”, Ortaçağ Araştırmaları Dergisi, Haziran 2020, C. 3, S. 1, s. 94.

[15] Bayat, a.g.e., s. 166.

[16] Kemal Özden & Mustafa Özmat, “Salgın ve Kent: 1347 Veba Salgınının Avrupa’da Sosyal, Politik ve Ekonomik Sonuçları”, İdealkent Dergisi, Nisan 2014, C. 5, S. 12, s. 64.

[17] Hülya Parıldar, “Tarihte Bulaşıcı Hastalık Salgınları”, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi, 2020, S. 30 (Ek Sayı), s. 22.

[18] J.M. Roberts, Avrupa Tarihi, çev. Fethi Aytuna, İnkılap Yayınları, İstanbul 2019, s. 202.

[19] Roberts, a.g.e., s. 203.

[20] Özlem Genç, “Kara Ölüm: 1348 Veba Salgını ve Ortaçağ Avrupa’sına Etkileri”, Tarih Okulu, Ağustos 2011, S. 10, s. 133.

[21] Emrah İstek, “Avrupa’da Veba Salgını ve Salgında Din Faktörü (Viyana Örneği)”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 2017, C. 36, S. 62, s. 174.

[22] Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri ve Türkler”, Türkler, C. 6, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 664.

[23] Murat Serdar, “Ortaçağ Avrupasında Tanrının Laneti Cüzzam ve Cüzzam Evleri”, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, C. 9, S. 2, s. 104.

[24] Serdar, “Cüzzam…” s. 105.

[25] Serdar, a.g.m., s. 107.

[26] Murat Serdar, & Gülnur Öznur, “St. Anthony Ateşinin Orta Çağ Avrupa Toplumuna Etkileri”, Alınteri Sosyal Bilimler Dergisi, 2019, C. 3, S. 1, s. 69.

[27] Serdar & Öznur, a.g.m., s. 72.

[28] A.g.m., s. 74.

Bu yazı 238 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum