Celil ALTINBİLEK

Celil ALTINBİLEK

[email protected]

Türk Düşüncesinde Değişim 3 Hanbeli ve Teymiye Taassubu

07 Ağustos 2015 - 10:51 - Güncelleme: 07 Ağustos 2015 - 11:47

Türk Düşüncesinde Değişim 3

Hanbeli ve Teymiye Taassubu

Taassup ehlinin hücumları, II Beyazıd devrinde, Molla Lütfi’ye yapılanlar ile güç gösterisine dönüşmesine rağmen, ülkede hala devam eden hür düşüncenin ve ilim adamlarının korunduğu ve teşvik edildiği bir gelenek hâkimdi.

Molla Lütfi, büyük âlim Ali Kuşçu’nun talebesi idi. Matematik alanında önemli bir yere sahipti, aklı ve hür düşünceyi savunuyor, batıl inançlarla alay ediyordu. Onun düşünceleri, dar fikirli kimseleri kızdırmış olmali ki, onu şikâyet ettiler. Padişah huzurunda yargılandı ve idam edildi(1494). Aklı ve ilmi inkâr eden düşünce bir adım daha atarak, bir mevzi daha kazanmıştı.

Geleneğin yine de korunduğu Yavuz ’devrinden sonra, Kanuni zamanında çözülmeler başlamıştı. Çevresinde gördüğü bozuklukların sebebinin, dinden sapmak olduğunu düşünen Birgivi, bu fikirlerini, bir mezhebin kurucusu olan, arap bilginleri Hanbeli(ö.855) ve Teymiyye’nin görüşlerinden alıyordu.

Hanbeli’ ye göre; Kuran ve hadislerin dışında herhangi bir yol gösterici olamazdı. Akıl ve ilimin önemi yoktu. Allah’ı belirli vasıfla benzetmek, şekillendirmekten kaçınmak gerekirdi. İcraatlarında, etraflarını baskı altında tutup, korku üzerine hareket etmeleri ve en önemlisi de şiddet uygulamaları, tarihteki örnekleriyle de sabitti. Uzun bir zaman sonra onun bıraktığı yerden, aynı ideolojiyi Teymiyye (ö.1328) devam ettirdi. Sema, zikir günahtı, erenlerden evliyalardan medet umulamazdı. Hatta Hz Peygamber’den ancak yaşarken şefaat dileneceği! Sonrasında onun türbesinin bile ziyaret edilemeyeceğini, dua, şefaat ve yardım istenmeyeceğini iddia ettiler. İbni Arabi’ye, İmam Gazali’ye ve sufilere düşmanlık ettiler. Hatta daha da ileri giderek hariciler gibi çok tehlikeli bir icraata yöneldiler. Tekfir yani kâfir olma( dinden çıkma) fetvalarıyla, rakiplerini, kendinden olmayanları suçladılar.

Hanbeli ve Teymiyye’nin fikirleri esas alınarak, Arap yarımadasında, Abdülvahap (ö.1703) tarafından kurulan Vahhabilik, aynı zamanda Suudi devletinin oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Vahhabilik; iyiliği emretme kötülükten sakınma prensibini ilan ederek, bu fikri Necid bölgesinde yayma faaliyetine girişmiştir. Herkesin dinden çıkmış olduğunu düşünüyordu ki, Müslümanları şirk ve bidattan(Allaha ortak koşma ve sonradan oluşan gelenekler) kurtarmak için, dine girmeye davet etti.Yoldan çıkmış insanların yaptıkları, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden birliğin bozulduğunu, insanların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve mallarının kendilerine helal olduğunu ilan etti. Türbeleri yakıp yıktılar. Hatta onlara, mabed yıkıcı dendi. Kendi görüşlerini kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor, malların beşte biri ayrıldıktan sonra kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu.  Zaten bu bölge insanları isyankâr ruhlu, yağmacılığa alışkın, cehaleti fazlaydı.  Abdulvahhab’ın ganimet vadeden fikri onlara cazip gelmişti. Osmanlı Devletinin de bu sıralarda Rusya ve İran’la savaşlarla başı bir hayli dertte idi.

Yine, vahhabi Abdülaziz b Suud, 1802 yılında Şiilerle olan bir tartışmanın ardından, Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirdi ve Hz Hüseyin Türbesi yağmalandı. İbn. Suud; dininiz kemale erişti, Önceleri olduğu gibi Hz Peygamberin mezarı karşısında saygı ile durmak, salat u selam getirmek, mezhebimizce gayri meşrudur, dedi.

Vahhabiler;  ibadetleri yerine getirmeyi imanın bir parçası saydılar. Hocaları olan Teymiyye’ye uyarak, namaz, oruç, hac gibi emirleri yerine getirmemeyi küfür kabul ettiler. İslam’da farz olanları tembellikle ve inkâr için terk eden kimse kâfir olmuş idi. Onların mallarını almak ve kanlarını dökmek – şimdilerde olduğu gibi - helaldi. Tasavvuf ehline büyük düşmanlık beslediler. Başkalarını taklit etmek dinden çıkmaktır diyerek, kendi dar taassup kalıplarından öteye geçemediler. İslam’ı en iyi kendilerinin bildiğini ve temsil ettiğini, kurtuluşun ancak kendilerinde olduğunu, daha önce atalarımızın şirk içinde yaşadığını iddia ettiler.

Vahhabilik, İcraatlarıyla, baskı, zulüm ve taassubun nişanesi olmuştur. Birçok otorite Vahhabiliğin, Hanbelilik ile Haricilik karışımı bir mezhep olduğunu, Sünnet ehlinin çoğunluğuna aykırı görüşleri sebebiyle, yine âlimler tarafından ehlisünnet olmadıkları ifade edilmektedir.

Bütün İslam Mehzepleri ve Müslümanlar zaten Kuran’ın üstünlüğünü ve Hz Peygamberin hadislerini, inancın temel kaynakları olarak görür ve onlara imanları tamdır, ancak onları anlama, uygulama konusunda farklılıklar vardır. Manevi değerleri anlama konusunda doğan ayrılıklar, insan yapısının sosyal bir yansımasıdır. İslam inancının kökü olan, Allah’a, Peygamberine ve Ahirete imanı kabul etmenin dışında, bazı inanç uygulamaları, düşüncelerindeki farklılıklar sebebiyle, insanlar ne kâfir olur ne de İslam düşüncesinin dışına çıkmış sayılır(1) Bidatlar, bir halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bidat yerleşip oturduktan sonra, artık şeriatın beğendiğini, buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp, ondan döndürmek arzusunda olmak,  büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk adet edindiği işi, ister sünnet, ister bidattır, bırakmazlar. Mesela inançtaki bidatlar için sunni padişahlar nice vuruş kırış ettiler fayda vermemiştir.(2) 

Bizim aklı inkâr eden âlimlerimiz düşünemediler ki, siyasi ihtiras ve menfaatleriyle hareket ederek, yeni bir din iddiasıyla yola çıkan o kişiler, gün gelip kabile zihniyeti haline dönüştürdükleri fikirleriyle, Arap çöllerinde, İngilizlerle işbirliği edip Türk çocuklarının masum kanlarını döktüler. Zaten akla ve geleneğe önem vermedikleri için, düşünmeleri de gerekmiyordu.

celil altınbilek                                                                     07.08.2015                                                          

1-Etham Ruhi Fığlalı - İtikadi islam Mezhepleri.s.7.selçuk yayın. İst.1980

2- Katip Çelebi. Mizanul Hak s.65.67

Bu yazı 1778 defa okunmuştur.