Beste BEKİR

Beste BEKİR

[email protected]

İNSAN ÖZGÜR OLMAYA MAHKÛMDUR

14 Mart 2021 - 09:48 - Güncelleme: 14 Mart 2021 - 11:11

İNSAN ÖZGÜR OLMAYA MAHKÛMDUR
                                                               Beste BEKİR

          Varoluşçuluk veya diğer adıyla egzistansiyalizm, insan varoluşunun analizine yönelik felsefi ve edebi bir akımdır. Rasyonel, ahlaki veya dini açıdan değerlendirildiğinde, soyut kategorilerin bağımsız fenomenleri olarak analiz edilmesi gereken özgürlük ve bireysel sorumluluk ilkelerini vurgular. Nicola Abbagnano'nun Felsefe Sözlüğü'ne göre varoluşçuluk, aynı amaca hizmet etseler de varsayımlarda ve sonuçlarda farklılaşan çeşitli eğilimleri bir araya getirir.

        Tarihsel bir düşünce akımı olarak XIX. yüzyılda başlayan ancak XX. yüzyılın ikinci yarısına doğru zirveye ulaşan varoluşçuluğun en büyük temsilcilerinden biri Fransız filozof Jean-Paul Sartre'dır. İnsan özgürlüğü kavramını sorgulayan ve insanın bireysel sorumluluğu üzerine kafa yoran Sartre'ın çalışmalarını büyük ölçüde etkileyen Soren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche gibi filozofların yapıtlarında varoluşçuluk XX. yüzyılda kendini göstermeye başlar. Ancak Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın travmatik olayları, varoluşçuluğa yeni bir ivme kazandırır. Buna bağlı olarak Sartre da felsefi ve edebi çalışmalarının çoğunu bu doğrultuda geliştirir.

        "İnsan özgür olmaya mahkûmdur" diyen Sartre, özgürlüğün insanlık durumunun doğasında olduğunu ve bu nedenle insanın onu kullanmaktan sorumlu olduğunu belirtmek ister. Sartre'ın bu cümleyle ifade etmek istediklerini tüm boyutlarıyla anlamak için, onun edebi, eleştirel ve felsefi çalışmalarına hâkim olmak gerekir. Bu ifade açık bir retorik çelişkiden inşa edilen felsefi bir ifadedir. Sartre özgürlük, özgürce hareket etme ya da tam tersi özgür olmama ve mahkûmiyet  kavramlarını insan iradesiyle ilişkilendirerek ele alır.

        Öyleyse Sartre için özgürlük nedir? İlk olarak, Sartre'ın varoluşun gidişatını belirleyen daha yüksek bir varlığın olduğu fikrini reddettiğini belirtmek önemlidir. Bu fikre göre, insanlar varoluşlarından, eylemlerinden ve kararlarından sorumludur ve davranışlarını önceden şekillendirecek veya tanımlayacak hiçbir şey olmadığından, yalnızca kendi tercihlerinden dolayı yargılanabilirler. Dolayısıyla Sartre için insan kendisinden sorumludur ve davranışlarını, işlerini ve eylemlerini, kim olduğunu ve varoluşunun anlamını tanımlayandır.

       Bu şekilde, insan özünün bir parçası olan insan özgürlüğü iki boyutta ifade edilir: Birincisi hedef olarak özgürlük, yani özgürlüğün herkes tarafından eşit olarak deneyimlenmesi, diğeri ise herkesin kendine göre biçimlendirdiği subjektif özgürlük.

      Kısacası insanın kendiliğinden ortaya çıkan (sorumlu olmadığı) varlığı, hayatı boyunca belirleyeceği eylemlerin ve kararların toplamına bağlıdır. Bu nedenle insanın hayatından ve hayatının anlamından sorumlu olduğu söylenir. Dolayısıyla insan, insanlık hâlinin doğasında olduğundan, sürekli olarak hareket etmekte ve kendini tanımlamakta özgürdür; ancak bu özgürlük içinde kalıcı olarak seçim yapmak zorundadır. Bu devamlı seçim yapma zorunluluğu ise insanı özgürken bile mahkum hissettirir.

        "İnsan özgür olmaya mahkûmdur" ifadesi, Sartre'ın varoluşçuluğu savunmak ve onu muhaliflerine açıklamak için yola çıktığı "Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir" isimli kitabında bulunur. Başlangıçta 29 Ekim 1945'te Paris'teki bir konferans için tasarlanmış olan bu eser, daha sonra 1946'da kitap şeklinde basılır.

       Varoluşçuluk, ister varoluşun başlangıç noktası olarak, ister onun yaşamsal yönelimi olarak değerlendirilsin, aklın ve bilginin aşkın bir ilke olarak değerlendirilmesine odaklanan rasyonalizm ve deneyciliğe karşıdır. Dolayısıyla felsefi düşüncenin temeli olan aklın hegemonyasına karşı çıkar. Varoluşçulara göre insan deneyimi, salt aklın mutlaklaştırılmasına indirgenemez; çünkü mutlak bir ilke olarak rasyonel düşünce, insanın öznelliğini, tutkularını ve içgüdülerini reddeder. Bu aynı zamanda ona pozitivizme karşı anti-akademik bir karakter verir.

       Varoluşçunun ızdırabı; kişinin kendisinden korkması, eylemlerinin ve kararlarının sonuçlarıyla ilgili endişesi, teselli olmayan bir varoluş korkusu ve hiçbir bahanesi olmadığı için telafisi mümkün olmayan bir zarar verme korkusudur. Buna "vaat ettim yapmadım, gerekçeler bahane olamaz" düşüncesi sebep olur. Varoluşsal ızdırap, bir bakıma, vertigoya en yakın şeydir.

      Varoluşçuluğun en önemli temsilcileri arasında Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Miguel de Unamuno, Dostoyevski, Kafka ve Gabriel Marcel'i sayabiliriz.

     Türk Edebiyatında ise varoluşçuluk kendini XX. yüzyılın ikinci yarısında hissettirmeye başlar.  Avrupalı varoluşçuların eserleri ile paralellikler taşımasına rağmen Türk Edebiyatında varoluşçuluk farklı şekillerde tezahür eder. Türk toplumu İkinci Dünya Savaşı ve Sanayi Devrimi gibi dünyayı kasıp kavuran toplumsal olayların etkisini doğrudan hissetmediğinden dolayı edebiyatımızda bunların yerini topluma yabancılaşan bireyin bunalımı almıştır. Buna en güzel örnek ise Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanıdır.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Mücteba Yazıcı
    1 yıl önce
    Tebrik ediyorum. Varoluşçuluğu çok güzel anlatmışsınız
  • Zeliha Aydoğmuş
    1 yıl önce
    Harika, felsefi içerikli ir yazı yazmışsın, keyifle okudum Tebrik ederim sevgili Beste BEKİR...