Av. Abbas BİLGİLİ

Av. Abbas BİLGİLİ

[email protected]

İNCİR

14 Eylül 2021 - 09:07 - Güncelleme: 14 Eylül 2021 - 18:03

İNCİR                                                                                                 

Güzel konuşan insanın ağzından bal damladığı söylenir. Şimdi size ağzından bal damlayan meyve var mıdır desem, eminin “incir!” diye bağırırsınız. Sadece siz değil, Homeros da öyle söylüyor Odysseia Destanı’nda. Troya Savaşı’ndan eve dönüş yolculuğunda “bal gibi incirler”den bahseder. Hakikaten incir ağzından bal damlayan en bilindik meyvedir. Öyle bilindik bir meyvedir ki, hem dünya yüzeyinde çok yaygın hem de kökü tarihin derinliklerine uzanır. Tarihin derinlikleri derken, ne kadar eskiye gitmeli diye soranlar olabilir. Gidebildiğiniz kadar gidin derim. Tek tanrılı dinlerin ilk insan kabul ettiği Adem ile Havva’nın “tesettür defilesi”ne çıktıklarında giydikleri elbisenin bir incir yaprağı olduğunu herkes bilir. Sadece tek tanrılı dinler değil, bir çok milletin mitolojik öykülerinde de inciri görürüz. Hint mitolojisinden Yunan mitolojisine kadar.
Yunan mitolojisindeki sapık tanrıların, kızların peşinde çok koştuğunu bilirsiniz. Tanrı Dionyos, aşık olduğu Syka isimli peri  kızını bir sarhoşluk anında incir ağacına dönüştürür. Bu sebeple de sürekli başını incir yaprağı ile süslermiş. Zaten Rumcada syka kelimesi incir anlamına gelir. Bu tanrıların dünyasında incir o kadar kıymetlidir ki, tanrıça Demeter, kendisini misafirperverlikle ağırlayan Phytalos’a incir ağacı hediye eder.[1]
Mitolojik dünyadan gerçekliğe dönersek yine önümüze incir çıkıyor. Uygur metinlerinde “incir" ve “encir olarak geçer, “incir ağacı” için de “incir yıgacı” dendiğini görüyoruz. Tarihçi Heredot’a göre Lydia’da yaşamın on temel nimetlerinden birisi incirdir. Nietzsche, filozof Epikuros’tan bahsederken, “Küçücük bir bahçe, incirler, biraz peynir ve üç ya da dört arkadaş- buydu Epikuros’un bolluğu” diyor.[2]
Herkes kendi incirini övedursun, bizim köyde benim çocukluğumun inciri bir başkaydı. İlk okul üçe kadar köyde okumuştum. Bizimkiler ilçeye taşınmışlar, ben köyde dedemin yanında kalmıştım. Abim gelip, “seni de ilçedeki okula götüreceğiz” dediğinde, bir incir ağacının dalları üstündeydim. Hem ben hem öğretmenim üzülmüştük bu habere. 
Çocukluk anılarımda en fazla yer tutan meyvedir incir.  O zamanlar bahçeler incir ağaçları ile doluydu. Temmuz güneşini emen meyveler Ağustos ve Eylülde bütün görkemi ile salınırdı dallardan. Kabarıp, kabuğunu patlatınca, yarıktan bal kıvamında sıvısı akardı. Fazla olgunlaşanlara “hurmalaşmış” derdik ki, hurmaya on çektiğinden eminim.
Sıcacık yazıların kalemi Ayfer Tunç’un incir anlatımı bir başkadır. Bakın ne diyor Tunç; “İncir ağacı baharın gelişini haber veren ağaçlardan değildir. Hiç incirler çiçek açtı, bahar geldi dendiğini işittiniz mi? İncir ağacı doğurgan ve çilekeş annelere benzer. Sütlüdür. Kayayı deler. İlle de yaşar, tırmanır, büyür, doğurur. Ne meyvesi, ne çiçeği kokar. Bu nedenle inciri ısırdığım an, bir mucizeyle karşılaşmış gibi bir duyguya kapılırım. Kendini belli etmeyen bu meyve, ne ilahi bir lezzete sahiptir.”[3] Ayfer Tunç’a katılmamak mümkün değil. Gerçekten de incirin lezzeti bir başkadır.
Bu ilahî lezzette börtü böceğin de hakkı vardı; daldan dala sıçrayan incir kuşları ürkek ve tedirgin ortaklarımızdı.
Kuşların da insanlar gibi bu evrensel lezzetten hoşlandıkları belli ki, Portekiz’in Nobel’li yazarı Jose Saramago’nun anılarındaki incirin bizimkinden farkı yok. Yazar ve ozan Saramago “sabahleyin erkenden meyve bahçesindeki incir ağacına tırmanıp geceki çiyden hâlâ nemli olan meyvelere erişerek, içlerinden fışkıran bal damlalarını, tıpkı tatlı düşkünü bir kuş gibi emmek”ten bahsediyor.[4] Portekiz nere, bizim köy nere… Ama lezzet ve duygu aynı. İncir karşısında kuş ve insan da aynı.
Bizim köyün incirini unutamasak da güzel ülkemin bir çok yöresinin gözde meyvesidir. Mersin yöresinde Mut’tun yayla ikliminde olgunlaşan incirler Adana pazarlarına kadar uzanır. İskenderun – Antakya istikametinde yolculuk yapanlar bilir; Belen ve Kıcı mevkiinde yol kenarında satılan incirlerin tadına doyum olmaz. Ana incir dendiğinden Ege Bölgesi, özellikle de Aydın ilk akla gelen yerdir. Evliya Çelebi 17’nci yüzyılda Nazilli’deki incirleri öve öve bitiremez. Uzun uzun anlattığı lop incirler için “yedi iklimde görmedim, böyle hoş inciri olur” diyor.[5] Bizim topraklarımızdan Mezopotamya, Mısır ve Akdeniz kıyıları ve Uzakdoğu’ya yayılmıştır. İspanyol papazları onu ta Amerika’ya kadar götürmüşler. Amerika’daki bir çeşidin adı “Calmyrna” olup, California ve Smyrna (İzmir) melezi demektir.
Anadolu’nun bazı yörelerinde incire “maya” dendiğini görüyoruz. Ben de Kozan’da incire “maya” dendiğini duyduğumda şaşırmıştım, ama buna kendimce anlam yükledim. Acı süt içeren ham incir meyvesinin yaz sıcağının etkisiyle  olgunlaşma sürecinde mayalanarak bala dönüştüğünü anlatıyor olabilir bu kavram.
“Maya” denince telemeyi hatırladım. “Çobanın gönlü olursa tekeden teleme çalar” denir ya, işte o telemeden bahsediyorum. “Teleme” kitaplarda bir peynir çeşidi olarak geçiyor ise de,  benim gözümde bir peynir çeşidi olmaktan uzaktır. Kırılan taze incir dalından ya da ham incir meyvesinden (ki biz ona “tum” deriz), taze keçi sütüne akıtılan birkaç damla acı incir sütü maya vazifesi görür. Karıştırılan süt hemencecik yoğurt kıvamında lezzetli bir yiyeceğe dönüşür ki, onun adı “teleme”dir. Kalıcı ve uzun vadeli bir yiyecek olmadığı için peynir olarak kabul etmemek daha doğru gibi geliyor bana.
Yaz sıcağında toprak damlara borçak çalılarının üstüne sererek kuruturduk incirleri. Tahta sandıklara basıp, arasına birkaç tane de defne yaprağı konduğunda, rayihası daha bir etkili olurdu. Kuru inciri en çok da arasına ceviz katarak yemeyi severdik. Doğal ve lezzetliydi. Kış gecelerinde rahmetli babam, çevresine topladığı torunlarına güle eğlene yedirirdi incirle cevizi.
Anadolu’nun bu kadim meyvesi sadece dinsel ve mitolojik metinlere değil, kültürel hayatın bir çok alanına nüfuz etmiştir. Zaten köy hayatımıza bu kadar sinmiş olan incirin, kültürümüzün dışında kalması düşünülemez. “Kalenin dibinde üç ağaç incir / Kolumda kelepçe, boynumda zincir” diye seslendirdiğimiz türküde, “kalenin dibindeki üç ağaç incir” sadece “zincir”e kafiye olsun diye konulmadı oraya. Garibanlar gelip geçerken yesin diye var o üç ağaç incir.
Atalarımız  “darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz” demişler, çünkü “erik dalı gibi basmaya gelemez gevreklikte” değilse de biraz yamuk yumuktur. 
“İncir reçeli” bir sinema filminin adı olmaktan öte, incirle şekerin kavanozda sarmaş dolaş kış uykusuna yatmış halidir.
Hayli hüzünlü, ciğerdelen bir türküde “Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulamadı bana ilacı” dense de, inciri ilaç niyetine dahi yiyebilirsiniz. Bu türküdeki ağır hüzün incir ağacından kaynaklanmıyor, ancak bu güzel meyvenin “ocağına incir dikmek” gibi olumsuzluk içeren bir deyime de konu olduğunu biliyoruz. İncir fidanı, çok olumsuz yerlerde ve özellikle de yıkıntılarda, harabeye dönmüş, çökmüş duvarlarda dahi kendini gösterir ki, “ocağına incir dikmek” sözü buradan türemiş olmalı.
Hiçbir gıdaya kutsallık atfedilmesini kabul etmem, ama incirin Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim’de geçtiğini belirtmeliyim. Kur’an-ı Kerim’deki surelerden birinin adı “Tin” suresidir. “Tin” Arapçada incir demektir. “Vattin-i vazzeytuni..” diye başlayan ayette, “and olsun o incire o zeytine” denilmektedir.
Ölümsüzlüğü, uzun bir ömrü, bereketi, aşkı, cinselliği, bolluğu, ve gücü simgelediği söylenir.
Bu güzel yaz meyvesini bu şekilde anarken, bugüne kadar bize verdiklerinden dolayı biraz da borcumuzu ödemiş gibi hissediyorum kendimi.
Şu an bir incir ağacının gölgesinde düşünüyorum; insanoğlu ne tuhaf değil mi? Çoğu zaman “incir çekirdeğini doldurmayan” sebeplerle bir başkasının “ocağına incir dikmeyi” marifet zannediyor! Yapıcı olmak, yardımcı olmak, sevmek varken “bir çuval inciri berbat etmenin” gereği var mı? 

 Abbas BİLGİLİ

 


[1] Aynur Koçak, Bilgelik Varlık Bereket Sembolü İncirin Serüveni, https://www.academia.edu/20783416/_B%C4%B0LGEL%C4%B0K_VARLIK_BEREKET_SEMBOL%C3%9C_%C4%B0NC%C4%B0R%C4%B0N_SER%C3%9CVEN%C4%B0?email_work_card=thumbnail

[2] Friedrich Nietzsche, Gezgin ve Gölgesi, Türkçesi: Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 2020, s. 102

[3] Ayfer Tunç, Ömür Diyorlar Buna, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2018, s. 138, 139

[4]Jose Saramago, Küçük Anılar, Çeviren: İnci Kut, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul 2018i s. 15

[5] Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesi ile Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Hazırlayan: Seyit Ali Kahraman, YKY, 2. Baskı, 9. Kitap, s. 110, 111

Bu yazı 223 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum