As. Prof. Dr. Emete GÖZÜGÜZELLİ

As. Prof. Dr. Emete GÖZÜGÜZELLİ

[email protected]

BELÇİKA'DA GÜVENLİKLEŞTİRİLEN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI, İSLAMOFOBYA VE BELÇİKATÜRKLERİ-I-

05 Ekim 2020 - 20:19 - Güncelleme: 05 Ekim 2020 - 20:26

BELÇİKA’DA GÜVENLİKLEŞTİRİLEN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI, İSLAMOFOBYA VE BELÇİKATÜRKLERİ
Özet:
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine değin geçen sürede Belçika Krallığı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında kurulan olumlu ilişkiler bugün sözde Ermeni Soykırımı söylemi ile sarsılmış ve karşılıklı güven sorununa dönüşmüştür. Bu sorun Belçika’da yaşayan ve “göçmenler” olarak görülen Türklerin normal yaşamlarını etkilemiş ve konunun siyasal aktörler tarafından ele alınması ile ülkede demokratik duruşu askıya alacak hareketlerin yaşanmasına imkan kılmıştır. Mahinur Özdemir vakası bunlardan biri olmuştur. İlaveten sürece, Belçika’da yeşeren İslamofobya tehdit algısının da bir güvenlik meselesi olarak yerleşmesi ve Belçika’da yaşayan Türklere eklemlenmesi ile göçmenlere karşı oluşan tehdit algısına vurgu yapılmıştır. Belirtilen konuyu daha iyi analiz etmek adına çalışmada teorik olarak Kopenhag Okulu’nun güvenlikleştirme kuramı çerçevesinde Türkiye-Belçika ilişkileri özetle açıklanmış ve özellikle Belçika’da yaşayan Türklerin yaşadıkları temel sorunlara toplumsal güvenlik anlayışı çerçevesinde değinilmiştir.
 
  1. KOPENHAG OKULU ,GÜVENLİKLEŞTİRME VE TOPLUMSAL GÜVENLİK
Ulus devlet, geleneksel uluslararası ilişkilerde güvenliğin merkezi olmuştur. Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran bu anlayış, askeri güvenlik perspektifi çerçevesindedevleti ana güvenlik referans objesi ele almıştır. Lakin, 1980’lerde eleştirel çalışmaların ortaya çıkması ile yeni bir sürece girilmiş ve 1990 sonrasında bambaşka güvenlik anlayışlarına ve yeni tehdit algılarına kayılmıştır. Rothschild’e göre, Soğuk savaş sonrası güvenlik kavramı dört yönde değişmiştir; Rothschild bunları şu şekilde özetlemektedir ; aşağı doğru(devlet düzeyinden gruplara ve bireylere), yukarı doğru(devlet düzeyinden trans ve supra ulusal sistemlere), yatay olarak(askeri düzeyden diğer güvenlik çeşitlerine) ve dışa doğru(güvenlik kavramı devletlerden uluslararası kurumlara dağıtılması örneğin AB, yerel hükümet, hükümet dışı organizasyonlar, ve hatta kamuoyu fikri ve basın[1]. Gerçekten de geniş bir perspektife yayılan güvenlik anlayışının yaşadığı dönüşüm ve değişimler bugün devletlerin dış ve iç politika çıktılarını da etkileyebilecek düzeyde varlığını muhafaza etmektedir. Nitekim, Soğuk Savaşın bitimi ile terörizm ,sınırlar arası suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı, göç gibi önceden yumuşak görülen ve birincil önemde olmayan sorunlar artık yüksek politika kapsamında bir güvenlik meselesi olarak devletler ve devlet ötesi kuruluşlar tarafından dikkate alınan unsurlar olmuştur.
A-) Kopenhag Okulu
Kopenhag Okulu esasen, 1980’lerin sonlarında Güvenlik Çalışmaları alanındaki teorileşme döneminde geleneksel/gerçekçi güvenlik anlayışının aktör-tehdit-politika üçlemesinin eleştirisi olarak doğmuştur[2] .Çağdaş güvenlik çalışmalarına yeni güvenlik düşüncesi getirerek güvenliğin analizini sağlayan Kopenhag Okulu, 1980’lerden sonra ortaya çıksa da esasen çalışmaları soğuk savaş bitimi ile ön plana çıkmış ve güvenlik alanında yeni perspektifler sunması ile uluslararası ilişkiler güvenlik çalışmalarına önemli bir ivme kazandırmıştır. Ole Weaver, Barry Buzan ve diğer araştırmacıların ortaya koyduğu çalışmalarda özellikle de güvenlikleştirme ve güvensizlikleştirme(dışlaştırma) argümanları güvenlik dinamiğine büyük katkı sağlamıştır.
Kopenhag Okulu’na göre, güvenlik, devletlerin ve toplumların tehditlerden kurtulma arayışları ve rakip güçlere karşı bağımsız kimliklerini ve işlevsel bütünlüklerini koruyabilme yetenekleridir[3].Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere güvenlik sadece devlet odaklı görülmemekte ayni zamanda analiz düzeyine toplum da eklemlenmektedir. Booth’un tanımlaması ile “bir sorun devletin güvenlik gündemine yerleştirildiği an o soruna öncelik verilmek zorunluluğu doğar”[4] Bu durumda toplum da bundan etkilenir demek yanlış olmayacaktır.
Özellikle de Kopenhag Okul’unun “Askeri olmayan tehditleri ve devlet merkezli güvenlik anlayışını sorgulayarak geniş güvenlik anlayışı içeren (toplumsal gruplar, bireyler, devlet, hatta tüm insanlık) yaklaşımı gündeme alması güvenlik çalışmalarında ana akım güvenlik yaklaşımının göz ardı ettiği, yeni güvenlik referans nesnelerine odaklanmayı gerektirmesi[5] önemlidir. Bu bağlamda Okul geliştirdiği insanlığı ilgilendiren beş güvenlik anlayışının(askeri,siyasi,toplumsal,ekonomik,çevre) güvenlikleştirme teorisine uyarlanması tamamı ile yeni bir bakış açısını ortaya koymaktadır.
“Ancak bugüne kadar daha çok güvenlikleştirme üzerine yapılan çalışmalar empirik uygulamalar bağlamında ve daha çok Avrupa konularını ilgilendiren boyutta olmuştur. Çok az bilim insanı güvensizlikleştirme konusunu empirik konular bağlamında ele alıp analiz etmiştir. Paul Roe(2004)Avrupa’daki azınlık hakları bağlamında güvensizlikleştirmeyi, Rens Van Munster(2004)Avrupa içindeki yasadışı güvensizlikleştirmeyi, Andrea Oelsner(2005) güvensizlikleştirme analizini Güney Amerika’da bölgesel barış alanında incelemiştir”[6]. Eleştirel güvenlik çalışmaları içinde yer alan ve uluslararası güvenlik konusuna konstrüktivizm temelinde yaklaşan “güvenlik(siz)leştirme yaklaşımı”, güvenlik meselelerini esasında siyasi meseleler olarak görmesi ve güvenliği tanımlama sürecinin iktidar ilişkileri bağlamında şekillendiği tezini öne sürmesi bakımından oldukça farklı bir konumda bulunmaktadır[7].
Tüm bu çabalara rağmen, Kopenhag Okulu’nun güvenlik yaklaşımının temelinde güvenlikleştirme kuramı yatmaktadır. Bu kuram ile okulun diğer tüm yaklaşımları günümüzde pek çok sorunların açıklanmasında kullanılmaktadır.
B-) Güvenlikleştirme Yaklaşımı
“Buzan ve Waever’a göre güvenlikleştirme, söylemsel ve siyasal bir süreçtir. Dolayısıyla güvenlikleştirme bu süreçte intersübjektif bir niteliğe sahiptir ve sosyal ilişkilerle inşa edilir. Bu açıdan düşünüldüğünde güvenlikleştirme, siyasi bir topluluk içeresinde bir şeyin, referans nesnesinin varlığını tehdit etmesini ve bu tehditle mücadele için alınması gereken acil ve istisnai tedbirler sürecini ifade etmektedir. Bu tanımda kullanılan “referans nesnesi” kavramı, tehdit edildiği düşünülen ve yaşamak zorunda olduğu ileri sürülen şey; örneğin devlet, çevre veya liberal değerlerdir. Söz konusu modelde eylemi yapan özne başka bir deyişle “güvenlikleştiren aktör”, belli bir referans nesnesine yönelik varoluşsal tehdit olduğunu ileri süren yani konuşma eylemini yapan ve böylece çoğunlukla olağanüstü önlemleri meşrulaştıran taraftır. Güvenlikleştirme kuramındaki etken taraf güvenlikleştirmeyi yapan özne iken, edilgen taraf ise kamuoyudur. Diğer bir ifadeyle konuşmanın başarılı olması ve olağanüstü önlemlerin alınabilmesi için ikna edilmesi gerekendir”[8].
Bu açıklamalarla birlikte güvenlikleştirme, herhangi bir kamusal sorunun siyasal alan dışından siyasal alana buradan da güvenlik alanına doğru yerleşmesi ile beraber sorunun devlet yada hükümetin veya sosyal gruplar tarafından, daha önceden sorun olarak adledilmeyen konunun gündeme taşınarak siyasal alana dahil edilmesi, siyasallaşmasının sağlanması ve bu konuyu acil bir konu gibi lanse etmeye başlanması ile ilk adım başlamaktadır. Bu aktarımda herhangi bir konu varoluşsal tehdit olarak aktarılmaktadır. Yani güvenlikleştirici aktör sunduğu referans nesnesini sağlamlaştırmak için bir olayı konuşma edimi ile varoluşsal tehdit olarak sunar ve güvenlik sorunu olarak tanımlanma başlatılmaktadır. Lakin burada ilk adımın olması önemli değildir .Önemli olan kamuoyunun söylenen söze ikna olmasıdır. Sorun olarak aktarılan duruşa katılmasıdır. Normal koşullarda siyasallaşma bir sorunu açığa çıkarma olarak görülürken , güvenlikleştirme ile konu tehdit algısı haline gelerek iç politik amaçlar için kullanılmaktadır.
Güvenlikleştirme, objektif temeller üzerine değil subjektif ve özneler arası iletişime dayalı olarakinşa edilir. Nitekim güvenlik kelimesinin toplum üzerinde yarattığı otorite vemeşruiyet, mümkün olmayacak şeyleri dahi mümkün kılmaktadır[9]. Güvenlikleştirme teorisi bir sorun tanımlanabilecek konunun siyasal alan dışından siyasal alana oradan da güvenlik alanına yerleştirilmesi sürecinde sorun siyasal alan dışında iken devlet yada elitlerin bu sorunun dışında kalması durumudur. Kısaca, siyasallaştırılan bir sorun güvenlik merkezi haline getirildiğinde toplumsal kesimleri ilgilendiren bir konu halini alır.
Sorun güvenlik alanına dahil olması ise, “sorunların acil ve istisnai/olağanüstü önlemler gerektiren olağan siyasi prosedürlerin sınırları dışındaki, filleri meşru kılan ve varoluşsal tehditmiş gibi sunulmasıyla” olduğu belirtilmektedir[10].
Kopenhag okuluna göre ideal olan durum, sorunların güvenlik dışına çıkarılması stratejisinin yaygınlaşmasını savunmaktadır [11] . Bu anlamda, güvenlik dışılaştırma (desecuritization) daha önce tehdit olarak kabul edilen bir şeyin artık tehdit olarak kabul edilmemesidir[12].Eğer sorun politikacıların dikkatini uzun süre çekmez ise daha sonra sorun siyasal alanın dışına kendiliğinden kanalize olur. Siyasallaştırma yada güvenlikleştirme her zaman iktidar yoluyla olmayabilir. Diğer bazı sosyal gruplar da bir takım konuları gündeme taşıyarak, ilgili konuyu diğer konuları/sorunların önüne alabilirler [13].
“Güvenlikleştirme anlayışının üzerinden yürütüldüğü hususları ele aldığımız zaman öncelikle karşılaştığımız unsur başvuru nesnesi/nesneleri olmaktadır. Başvuru nesnesi, varlığının tehlike altında olduğu belirtilen ve bu nedenle korunması gereken varlıklardır. Toprak, egemenlik, vatan bu tarz nesnelere örnek olarak gösterilebilir. Bu çerçevede karşımıza çıkan ikincil husus ise güvenlikleştirici aktörlerdir. Bunlar, başvuru nesnesinin varlığının tehdit edildiğini belirterek güvenlikleştirmeye girişen aktörlerdir. Toplumsal elitler, devlet adamları, bürokrasi, siyasetçiler, baskı gruplarıbu aktörler arasında sayılmalıdır. İşlevsel aktörler ise, güvenlikleştirme eyleminin üçüncü önemli bileşenidir. Bunlar, güvenlikleştirmeye konu olan sektörün işleyişini doğrudan/dolaylı olarak etkileyen aktörlerdir. Örneğin, ticaret ile ilgili bir hususun güvenlikleştirilmesinden dolaylı/doğrudan etkilenebilecek şirketler bu çerçevede ele alınmalıdır. Bu aktörler, güvenlikleştiricileri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışırlar. Güvenlikleştirme yaklaşımının bünyesinde barındırdığı en önemli hususlardan biri de alımlayıcı kitle olarak görülür[14] .Güvenlikleştirme yaklaşımının özünü oluşturan söylemin yöneltildiği kitle, yani toplumun geniş kesimleri, olarak bilinen bu unsur göstereceği tepki çerçevesinde güvenlikleştirmenin başarıya ulaşmasını sağlayan en önemli aktördür[15].
Örneğin HIV/AIDS’in küresel güvenlik sorunu olarak ele alınması olumlu sonuçlar verirken, göç sorununun güvenlik söylemine yerleştirilmesiyle “tehlikeli yabancılar”olgusunu ortaya çıkarmıştır[16].Güvenlik, devletlerin ve toplumların tehditlerden kurtulma arayışı, rakip ya da düşman güçlere karşı kimliklerini ve grup bütünlüklerini koruma yetenekleri ya da kapasiteleri olarak tanımlandığına göre [17](Buzan,1991, s.435), sosyal güvenlik tanımı başta kimlik tanımı çerçevesinde tehdit algısının oluşması ile ön plana çıkar. Göç , İslamofobya, gibi kavramlar bu bağlamda ele alınır.
Waever’e göre, herhangi bir topluluk bir gelişmeyi kendi varlığına yönelmişbir tehdit olarak algılarsa toplumsal güvensizlik oluşur ve devletten bağımsızkimlik tabanlı bir güvenlikleştirme gerçekleştirilir. Bu topluluğu, devlet güvenliğin denayrı bir güvenlikleştirme ile karşı karşıya bırakan hususlar ise genel olarak etnik ve/veya dinsel farklılıktır[18]. Bu bağlamda Belçika’da yükselen İslamofobya’nın toplumsal güvenliği tehdit ettiği algısı göçmenler üzerine yürütülen ayrılıkçı politikalar ve siyasal anlamda da sözde ermeni soykırımı kabul yasasının kabulü ile kendini göstermiştir.
C-) Toplumsal güvenlik
Herhangi bir topluluk bir gelişmeyi veya potansiyel bir durumu, kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak tanımlarsa toplumsal güvensizlik oluşmuş demektir. Kavramın tanımı, uluslara göre yapılmamaktadır. Toplumsal güvenlik, tanım olarak, devletten bağımsız olarak kendi kendilerini yeniden üretebilen büyük ve kendi varlıklarını devam ettiren kimlik gruplarıdır. Bu grupların neler olduğu, ampirik açıdan zaman ve mekana göre değişmektedir. Bugünkü Avrupa’da bu gruplar çoğunlukla ulusaldır, ancak diğer bölgelerde dini veya ırksal gruplar da olabilir[19]. Kültürle doğrudan bağlantılı olan ulusal kimlik, bu nedenle diğer kimliklerin aksine, sadece içerik değil, aynı zamanda bağlamdır; sadece nesne değil, aynı zamanda kültürel yönü dolayısıyla diğer her şeyin anlaşıldığı bir çerçevedir. Bu nedenle, ulusal kimlik daha kolay güvenlikleştirilebilmekte ve çatışma halinde diğer tüm kimlikleri içine alabilecek bir hale dönüşmektedir[20]. Vatandaşlık ise paradoks olarak güvensizliğin kaynağı haline gelmekte ve vatandaşlık iddiası şiddet gerekçesi olabilmektedir”[21].
Weaver’in toplumsal güvenlik alanında ortaya koyduğu düşüncelerinde bir kimliğin algılanan başka bir kimliğe karşı savunulmasını toplumsal güvenlik bağlamında irdelediği görülecektir. Bu durum onlar biz ayrımına sebep olacak ve toplumsal güvenlik ile siyasal güvenliğin içselleştirilmesine sebep olabilecektir. Siyasal güvenlikte devletlerin yönetimsel meşrutiyeti yâda ideolojik duruşu veya istikrarı ile ilgili iken kendi içerisinde yaşadığı grupların siyasal güvenliği etkilemesini istemeyecektir. Toplumsal güvenlik de bu bağlamda siyasal güvenlik ile ilintili hale getirilir. Zira toplumsal güvenlikte bir kimliğin algılanan diğer kimliğe karşı savunma durumu olacaktır. Devletler varlıklarına baktığında toplumda yaşayan “ötekiler” ile uyuşma sorunu yaşaması, yâda göçmenlerin geldikleri yerle bağlarının devam etmesi, sınırdaş olmaları gibi unsurlar bu göstergelerden biridir. Dolaysıyla, algı ve tehdit meselesi önemlidir. Bu ülkeden ülkeye, zaman ve mekâna göre değişiklik göstermektedir. Bu nedenle sadece “devlet güvenliğini ele almak, devletsiz halkların ve azınlıkların kimlik tabanlı ve güvenlik boyutuna haiz istemlerini baskılamak ya da bir tehdit olarak algılamakla da sonuçlanabilmektedir”[22].
Toplumsal güvenlik alanını işgal eden en önemli konulardan biri olan göç yâda iltica veya mülteciler konusu o devlet içinde yaşayan vatandaşların yaşamlarındaki normal akışı bozan unsurlar olarak görülmelerine sebep olabilmektedir. Ayrıca göçmenler ve mülteciler, basit bir şekilde, sadece çok sayıda kişinin sıradan yaşamını alt üst eden unsurlar olarak görülmemekte, bir insan topluluğunun kolektif yaşam tarzını tehlikeye atan bir unsur olarak da sunulmaktadırlar. Bu nedenle güvenlik çalışmaları göç olayına özel bir göndermeyle toplumsal güvensizlik konusunu ele almaktadır[23]
Weaver[24], toplumsal güvenliğe tehdit olarak gördüğü en yaygın konuları şu şekilde özetlemiştir;
  1. Göç - X halkı, Y halkı tarafından istila edilmekte veya o halk yüzünden özelliklerini kaybetmektedir; X topluluğu eskisi gibi var olmayacaktır, çünkü nüfusu diğerleri oluşturacaktır. X kimliği, nüfusun yapısındaki değişim nedeniyle (Çinlilerin Tibet’e, Rusların Letonya’ya göçü gibi) farklılaşmaktadır.
  2. Yatay rekabet - Orada hâlâ X halkı yaşamaya devam etse de, komşu kültür Y’nin öne çıkan kültürel ve dilsel etkileri nedeniyle X halkının yaşam şekilleri değişecektir (Örneğin Kanada’nın Amerikanlaşmaktan korkması gibi).
  3. Dikey rekabet - İnsanlar kendilerini X olarak görmeyi bırakacaktır, çünkü ya bir entegrasyon projesi (örneğin Yugoslavya, AB) ya da ayrılıkçı-‘bölgeselci’ bir proje (Örneğin, Qeubec, Katalon, Kürt) vardır. Bu projeler onları daha geniş veya daha dar kimliklere doğru çekmektedir. Bu projelerden biri merkezcil, diğeri merkezkaç olsa da, her ikisi de dikey rekabet örnekleridir. Mücadele, dairelerin hangi genişlikte çizileceğinde -çünkü her zaman çok sayıda ortak merkezli kimlik daireleri olmaktadır- veya hangisine daha fazla önem verileceğinde yatmaktadır.
  4. Olası bir dördüncü konu veba, savaş, açlık, doğal afet veya soykırım politikaları nedeniyle nüfusun azalmasıdır.
Kimliğin toplumsal sektöre önem arz ettiği bu yaklaşım yukardan da anlaşılacağı üzere toplumsal güveliğe tehdit algılarını ortaya koymaktadır.
Toplumsal güvenliğin üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de Dindir. “Dini topluluklar, kendi kendini devam ettiren önemli biz-kimlikleri ve gruplar olduklarından ve aynı zamanda resmi hale getirilmiş otorite ve kural yapmayı da içeren kurumsal yapıları dahi bulunduğundan toplumsal güvenlik için referans nesnesi olabilirler. Bu nedenle, dinler bazı yönlerden devlet gibidir ve siyasi sektörle de ilgilidirler. Ancak bir dinle ilgili güvenlik eylemi gerçekleştirildiğinde, tehdit, öncelikle toplumun varlığını değil de inancın varlığını tehlikeye sokuyormuş gibi sunulduğundan, dinin siyasal yönüne ağırlık verilmesi dinle ilgili dinsel olan yönü kaçırma riskini taşımaktadır. Çünkü savunulan şey dinsel topluluk değildir, inanca yönelik tehdittir. Dini topluluklar kendisine bağlı olanlar açısından genelde büyüktür. Dinsel köktencilerin en temel endişesi, dinin niceliksel devamı veya bir kişinin kendisini Hıristiyan veya Müslüman olarak ifade etme imkânı değil, dinin gerçek versiyonunun topluluk üyelerince sulandırılmasıdır. Bu durumda dini topluluk mevcut haliyle yaşamını sürdürmekte, ancak yanlış yola sapmaktadır. Nihayetinde dinsel alanda güçlü bir güvenlikleştirme mantığı mevcuttur ancak bu mantık topluluk ya da onun kimliğine değil, inancı savunmaya dayanmaktadır. Diğer taraftan, inanca yönelik tehditler nedeniyle gerçek bir çatışma başladığında, grupların biz ve onlar bakış açısına göre hareket edecekleri, üyelerini düşman tehdidine karşı koruyacakları ve sosyal grubun uyumuyla ilgili endişe duyacakları toplumsal ve askeri güvenlik meselelerine benzer bir süreç bu alanda da işlemeye başlamaktadır. Ancak sadece bu şekilde toplumsal güvenlik dinamiklerini çalışmak dini, topluluğa indirgeyerek inanç boyutunu dışlayacağı için olayın özünden uzaklaşmamıza neden olacaktır. Çünkü din sadece sosyal grupların değil inanç topluluklarının oluşumunu da incelediği için, inançsal bir boyuta da sahiptir ve bu nedenle de her iki boyutun da aynı seviyede ele alınması gerekmektedir”[25].
Lamborn ve Lepgold uluslararası ilişiler söz konusu olduğunda bir devlet yâda devletler grubunun etnik ve dinsel grupların veya bireylerin güvenliği söz konusu olduğundan bahsetmektedir[26]. Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere devletler arası ilişkilerde etnik, dinsel gruplar yada bireylerin güvenliği söz konusu olabilmektedir. Bu durum ülke içinde anti söylem ve siyasal oluşumlara da sebep olabilmektedir. Zaten Kopenhag Okul’una göre tehdit ve güvenlik toplumsal olarak kurgulanmaktadır. Bu kurgu zaman ve mekân açısından önemli iken güvenliği kurgulayan aktörler ile doğrudan ilişkilidir. Elitlerin ortaya koyduğu söylem neyin kimden korunması gerektiği meselesi ile ilintilidir. Göçmenler ve sahip oldukları farklı kimliklerin o ülkede yaşayanları refah seviyesinde etkilemesi yanı sıra siyasal güvenlik bağlamında da etkileyeceği korkusu oluşur. Ulusal kimlik toplumsal güvenliğin en önemli referans noktasıdır. Yatay rekabet de toplumsal kimliği tehdit eden bir olgu olarak görülür. Dolayısıyla Belçika’da yaşayan Türklerin anavatanları ile olan geçmişteki bağlarını bugün yeni nesile rağmen hiç değişmeden korumaları Belçika için bir toplumsal güvenlik tehdidi olabilmekte ve orada yaşayan Türklerin Belçika’ya uyum sorunun devam etmesini sağlayabilmektedir. Nitekim Avrupa bütünleşme sürecinde ele alınan en önemli konulardan biri olan göçmenlik konusu bugün Avrupa üyesi devletler ile Avrupa üyesi olmayan devletlerarasındaki ilişkileri etkilemesi yanı sıra Avrupa içinde yaşayan farklı kimlikteki grupları da etkileyen duruma gelmesini sağlamıştır. Siyasi söylemler ile güvenlikleştirilen sorun ne ise siyasi ve sosyal yaşamı etkilemektedir. 1960’larda iş gücü olarak Belçika’ya yerleşen Türklerin bugün Belçika’yı da tesiri altına alan ve güvenlikleştirme söylemi haline gelen İslamofobya ekseninde zor durumlar yaşamasına imkân yarattığı gibi.
  1. BELÇİKA-TÜRKYE İLİŞKİLERİ: TARİHSEL GEÇMİŞ
Belçika Krallığı bugün Avrupa’nın merkezinde yer alması ötesinde küresel yönetişim alanında dünya üzerinde etkin olan Avrupa Birliği,NATO gibi uluslarüstü kurumların merkezi bir ülkedir. Belçika Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ilk olarak 1838 yılında tesis edilen diplomatik ve siyasi ilişkiler ile başlamıştır. Nitekim Osmanlı Devleti, 1831’de kurulan Belçika’yı 1837’de tanımış ve 1838’de diplomatik ilişkilere başlamıştır[27]. 20. yüzyılın başlarına kadar olumlu bir havada devam eden Türkiye-Belçika ilişkileri, Belçika vatandaşı olan Edward Jorris’in 21 Temmuz 1905 tarihinde Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamit’e suikast girişiminde bulunması ile sorunlu bir döneme girmiştir. Çünkü Edward Jorris’in tutuklanması dolayısıyla Belçika’nın İstanbul Büyükelçisi, 17 Aralık 1905 tarihinde Osmanlı Devleti Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak 3 Ağustos 1838 tarihli antlaşmanın 8. Maddesine dayanarak iadesini istemiştir. Osmanlı Devleti bunu reddetmiştir4.[28] II. Abdülhamit ise daha sonra Edward Joriss’i affetmiş, hatta devlet hizmetinde kullanmıştır[29] 1914 senesinde Birinci Dünya Harbinin patlak vermesi ile Belçika Almanya işgaline uğramış ve Türk Kurtuluş savaşına olumlu bakan duruşta olmamıştır. Ancak bu durum I. İnönü Muharebesine kadar sürmüş ve bu savaştan sonra tavrını değiştirmiştir.
Osmanlı döneminde kurulan ticari, askeri, siyasi ilişkiler Atatürk döneminde de devam etmiştir. Hatta, 1876 yılında ilan edilen ilk Osmanlı Anayasası 1814 Fransa ve 1831 Belçika anayasalarından esinlenerek hazırlanmıştır[30]
Cumhuriyet döneminde Türkiye-Belçika Belçika’nın 6 Nisan 1925 tarihinde Lozan antlaşmasını onaylayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni resmen tanımasıyla başlamıştır[31].Böylece iki devlet arasındaki ekonomik ve siyasal ilişkiler başlamıştır. Atatürk döneminde Türkiye-Belçika ilişkileri olumlu bir seyir izlemiştir. Türkiye Belçika vatandaşlarının ülkeye girişleri ve gümrükler konusunda kolaylaştırma girişiminde bulunmuştur. İki ülke arasında ticari anlaşmalar, ikamet sözleşmeleri, suçluları iade sözleşmesi gibi ikili anlaşmalar imzalanmıştır. Ayrıca Belçika’dan çeşitli uzmanlar getirilerek Türkiye’de çalıştırtmıştır. Bu dönemde ordu ve emniyetin ihtiyacı olan bazı silahlar Belçika’dan alınmıştır. Özellikle 1924-1925 ve1929-1934 yıllarında Belçika’dan önemli miktarda silah alınmıştır. Atatürk döneminde Belçika firmaları Türkiye’de yapılmakta olan bazı demiryolu ve liman ihalelerini almıştır. Bu arada eğitim ve sanayi alanlarına faaliyet gösteren çeşitli uzmanlar incelemeler yapmak üzere Belçika’ya gönderilmiştir. Bu süreçte Türkiye Belçika’dan fidan, sulama teçhizatları ve çeşitli sanayi aletleri getirtmiştir [32] . Görüldüğü üzere Atatürk döneminde Belçika ile kurulan ilişkiler bağlamında Belçikalı uzmanlardan yararlanılması, ticari, siyasi ilişkilerin çok boyutlu geliştirilmesine önem gösterilmiştir.
Bugün Belçika Krallığı, AB kurucu unsurlarından biri olmanın ötesinde, Avrupa’nın merkezi konumunda görev alan bir ülkedir. Belçika ile siyasi ilişkiler kapsamında üst düzey temaslar 11. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül 25-27 Mart 2009 tarihlerinde Belçika’yı ziyaret ederek, dönemin Belçika Kralı II. Albert ve Dışişleri eski Bakanı Karel De Gucht ile görüşmesi ile taçlandırılmıştır. Yine Belçika Kralı Philippe, Veliaht Prens olduğu dönemde, 15-19 Ekim 2012 tarihlerinde bir ticaret heyetiyle birlikte Türkiye’yi ziyaret etmiştir[33]. Bu üst düzey temaslar devam eden süreçte gerçekleşmiş ve en son TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Belçika Kralını 6-9 Ekim 2015’te ziyaret ederek ikili ilişkilere verdiği önem ile Belçika’da yaşayan Türklere olan ilgisini göstermeye çalışmıştır. Belçika’da yaşayan Türklerin , Belçika’ya göçlerinin 50.yılı münasebetiyle TC Cumhurbaşkanının ,Başbakanlığı döneminde, Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’un davetine icabetle 21 Ocak 2014 tarihinde Brüksel’e bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı, bu vesileyle, Türklerin Belçika’ya göçünün 50. yıldönümü açılış etkinliklerine katılmıştır. Bu durum Belçika’da önemli bir nüfus oranına sahip Türklerin anavatanları ile devam eden bağlılıklarının perçinleştirilmesi bağlamında heyecan uyandıran bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bugün Belçika ile devam eden siyasi ilişkiler Osmanlı döneminde olduğu gibi ticari anlamda da devam etmektedir. Bu ticari ilişkilerde Türkiye’de önemli Belçika firmaları yatırımlar gerçekleştirmekte karşılıklı olarak bazı büyük Türk firmaları da Belçika’da ekonomik anlamda yatırımlarda bulunmaktadırlar.
Tüm bu ilişkilere Kopenhag Okulu’nun güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde siyasal sistemleri ve görünümlerini açıklama bu çalışmada esas hedeflerden biridir. Belçika’yı yönetenler , Belçika ulusal kimliğinin Türkiye’den buraya yerleşen göçmenler bazında tehdit edildiğini iç politikadaki uygulamaları ile ortaya koymaktadırlar. Türkiye Belçika ilişkilerinde stratejik ekonomik işbirliği yakınlaşması her ne kadar ilişkilerin pozitif yönünü sergilese de ortaya çıkan verilerde Belçika’nın Türkiye’den daha fazla ekonomik avantaja sahip olduğu görülmektedir. Ermenistan’ın ve Ermeni lobiciliğinin Belçika yönetimi üzerinde etkisi, sözde ermeni soykırımı söylemi bağlamında toplumsal güvenlikleştirmeyi siyasal alana taşıması sonucunda Belçika yönetiminin bu konuda 1998’den bu yana somut adımlar atmasına yardımcı olmuştur. Şüphesiz bu çabanın oluşmasında AB’nin diğer ülkeleri de katalizör rol oynamıştır. AB’nin bu tutumu, Belçka’nın da AB’nin kurucu devlet ülkelerinden biri olması münasebetiyle , burada alınan kararlara karşı bir tavır sergilemeyerek sözde Ermeni soykırımı söylemine sıkıca sarılması ve bunu güvenlikleştirme yoluna gitmesi Türkiye’ye karşı atılan adımlara destek vermesini sağlamıştır. Bu tavır bugüne kadar daha çok olumlu yönde gerçekleşen ikili ilişkilerin ötesinde gerçekleştirilmiştir. Özellikle de 11 Eylül olaylarından sonra küresel terörizmi İslami kimlik ile özdeşleştirilmeye çalışılması, en son Paris olayları neticesinde Belçika’da türeyen İslami kimlikli terör elemanlarının tespiti din unsurunun Belçika asker-sivil bürokrasisi üzerinde ne derece etkili olduğunu ortaya koymuştur. Güvenlik bağlamında Belçika yönetimi özellikle 2013’ten sonra TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yönetimini özellikle Gezi olaylarından sonra kendi laik yapısı karşısında tehdit algılayarak AB ekseni etrafında endeksli politikasını daha somut adımlar atarak tamamlama girişiminde bulunmuştur. Her ne kadar Belçika-Türkiye ilişkileri ekonomik, siyasi anlamda devam ediyor olsa bile Belçika, Ermenistan iddialarını diğer AB ülkeleri ile birlikte tanıma yoluna başvurmuştur.
  1. BELÇİKA’DA YAŞAYAN TÜRKLER
Belçika göç politikası ise 1960’larda işçi göçü alan ülke konumunda olmuştur. İkili antlaşmalar ile Güneydoğu Avrupa ve Kuzey Afrika ülkeleri ve hatta Türkiye ile aile birleşim kuralları eşliğinde esnek bir işçi geçiş izni olmuştur. 1960’ların sonunda hükümet daha sıkı bir işçi göç politikası izlemek zorunda kalmış, zira ekonomik sıkıntılar ve o dönemde yükselen işsizlik buna etken olmuştur. 1974’ten sonra sınırlı ekonomik göç politikası üretilmiştir. Bu sınırlamadan sonra Belçika’ya göç aile birleşimi yada iltica yoluyla olmuştur[34].
1960’larda, “Türkiye’den Belçika’ya gelen işçilerin büyük bir kısmı ise Limburg ve Wallon bölgelerinde bulunan maden ocaklarında çalışmaya başlamıştır. Diğer kısmı da büyük şehirlerdeki tekstil fabrikalarında işe başlamıştır. Aslında ilk göç başlandığı zamanlarda bunun geçici bir dönem olacağı düşünülmüştür. Göçmen işçiler para kazanıp Türkiye’ye temelli dönüş yapma fikrindeydi, ama gerçekte böyle olmamıştır. Aile birleştirme yasasıyla, göçmen topluluğunda artış olunca, Belçika devleti 1974’te göç anlaşmasına son verme kararı almıştır. Sonuç olarak işçi vatandaşların 70% Türkiye’ye geri dönme isteğinden vazgeçmiştir. Aslında tam olarak bu sebepten dolayı Belçika’ya gelmiş, daha sonra orada kalmış ve kendilerine bir hayat yolu çizmiş olan Türk vatandaşlarına hala göçebe demek yanıltıcı olmaktadır, daha doğru bir yaklaşım yeni Belçikalılar olabilir. Yeni Belçikalılar beraberinde getirdiği yenilikler ve sosyo-kültürel istekler, yerli vatandaş ve Belçika hükümeti için zorlayıcı olmuştur, çünkü yaşanılan değişikliğe henüz hazır olmamaları ve alışamadıkları ortaya çıkmıştır. Onlar için göçmenlerle birlikte çeşitli yeni zorluklar belirmiştir. Aslında çoğunluğu olarak Hıristiyan olan Belçika’ya, Faslı göçmenlerle birlikte Türk vatandaşları İslam dinini getirmiş ve tanıtmışlardır. Bir diğer zorluk ise çoğu göçmen Türklerin ayni yöre ve kesimlerden gelmeleriydi. Bu daha sonra Belçika da yaşarken bir ara da iç içe kalmaları ve beraberinde tam olarak Belçika da ki yaşam tarzına adapte olamamalarını getirmiştir. Bu sebep her iki taraf için, özellikle gelecek nesilleri etkileyecek ciddi sıkıntılar yaratacaktır. Örneğin, gençlerimiz Flamancaya ve Fransızcaya yeterince hâkim olamamaktadır ve bu durum Belçikalı vatandaşlarla sağlıklı iletişim kurulmamalarına yol açmaktadır.[35]
Bu bakış doğrultusunda Belçika’da yaşayan Türklerin halen bir uyum sorunu mevcuttur. Belçika’nın yerli halkının göçmen olan Müslüman Türklerin, sayılarının artması ile Belçika’da Türkleşme yada İslamlaşma olgularına sıkıca bağlı kalmaları, beraberinde o ülke yerlileri tarafında bir tehdit algısı oluşmasına imkan kılabilmektedir. Özellikle de Belçika Türklerinin Anavatanlarının dili, kültürü, dinlerini, örflerini halen korur durumda olması kendi kültürel kimlik ve sosyal istikrarlarını koruma çabasını doğal olarak devam etmektedir. Ancak devletler sadece kendi toprak bütünlükleri ile politik bağımsızlıklarını korumakla değil, ayrıca kendi kültürel kimlikleri ile sosyal varlıklarını da koruma sorumluluğu olduğu dikkate alındığında, kendi içerisinde yaşayan vatandaşların entegrasyonunu arzu etmektedirler. Her ne kadar toplum ile güvenlik kavramlarının bileşeni olarak toplumsal güvenlik kavramı Kopenhag Okulu tarafından ortaya konsa da geleneksel anlamda toplum diğer devletlerden farklı karakterin yansıması olarak görülebilir. Toplumsal güvenlik anlayışında kimlik en önde olan kavramdır. Toplumun karakterinde değişen şartlar ne olursa olsun o devleti oluşturan toplumun dil, din, kimlik, kültür, kurum yada ulusal kimliği tehdit etmemesi hali güvenli bir durumu yansıtır. Toplumsal kimliğin kabulü değişimin doğası olarak görülür. Bu bağlamda, Belçika’da yaşayan Türklerin kendilerini ilk kimlik olarak “Belçikalı” görmesi seçeneği Devletin kendini güvenli durum olarak algılaması halini yaratır.
  1. BELÇİKA’DA GÜVENLİKLEŞTİRİLEN SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI SÖYLEMİ
Türkiye-AB ilişkileri temelinde önemli bir sorun olan Ermeni Meselesi, Türkiye-Belçika ilişkilerine de yansımıştır. Belçika içindeki Ermeni diasporası Belçika siyasi erkine baskısı sonucunda sözde Ermeni Soykırımı iddiası üst düzey siyasiler tarafından ele alınmış ve konu bir anda siyasallaştırılarak güvenlikleştirme yoluna gidilmiştir.
Belçika’da parlamentonun üst kanadı 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını ilk olarak 1998 yılında aldığı bir kararla tanımıştır. “AB ülkelerinden Fransa, İtalya, İsveç, Belçika ve Yunanistan parlamentolarında sözde Ermeni soykırımına ilişkin yasalar kabul edilmiştir. AB ülkelerinden ilk olarak Yunanistan Parlamentosu’nun 25 Nisan 1996 tarihli kararıyla 24 Nisan Ermeniler’in Türkler tarafından‘soykırımını’ anma günü olarak belirlenmiştir[36].” Nitekim, “Yunanistan’ın ardından Belçika Senatosu 26 Mart 1998’de kabul edilen “Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin 1915’teki Soykırımı ile ilgili 1-736/3 Kararı”nda[16] Ermeni sorunu konusundaki tavrını ortaya koymuştur. Senato, kararında aşağıda sıralanan konuları dikkate alarak Türkiye’den Ermeni sorunu konusunda belli taleplerde bulunmaktadır:
  • 20. Yüzyılın başında Türkiye’deki Ermeni toplumunun durumunu konu edinen çok sayıdaki çalışma;
  • Soykırım kavramını tanımını yapan BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi;
  • 1915’te Türkiye’de yaşayan Ermenilerin durumlarını ortaya koyan mahkeme kararları;
  • 1915’te Türkiye’de yaşayan Ermenilerin Osmanlı hükümeti tarafından ‘soykırıma uğratılmasının’ tanınması ile ilgili 18 Haziran 1987 AP “Ermeni Sorununa Politik Çözüm” kararı;
  • Ermenilerin düzenli ve sistematik biçimde öldürülmelerine dair tarihsel kanıtların üzerinde en ufak bir şüphe bile bulunmaması;
  • Ermenistan’da ya da başka bir yerde toplumların barıştırılmalarının bir ön şartı olarak ve adaletsiz barış olamayacağından hareketle, geçmişin suçlarının ve hatalarının kabul edilmesi;
  • Önceki rejimlerin işlediği suçların tanınmasıyla değil, bunun yalnızca amaçların birisi olması ve barış için siyasal olarak çaba gösterme;
  • Ermeni ve Türk ulusları arasında devam eden ve bu gün bile bölgede çok sayıda insan hakları ihlaline, etnik toplulukların yer değiştirmesine ve insanların yaşamını yitirmesine neden olan farklılıklar;
  • Türk ve Ermeni toplumlarının uzun dönemde barıştan başka seçeneklerinin olmaması;
  • Bir taraftan Türkiye, Belçika ve Avrupa Birliği ile diğer taraftan Ermenistan, Belçika ve Avrupa Birliği arasındaki işbirliği ve dostça bağlar;
  • Senato 1987 AP kararının 1915 ‘soykırımının’ tarihsel gerçeğini Türk hükümetinin tanımasına yol gösterici olması.
Senato yukarıdaki konuları dikkate sunduktan sonra Türk hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son hükümeti tarafından 1915’te gerçekleştirilen ‘soykırım tarihsel gerçeğini’ kabul etmesini ve AB üye devletlerinin parlamentolarından Türk ve Ermeni toplumları arasındaki uzlaştırma girişimlerine katkıda bulunmalarını da talep etmektedir. Senato’nun diğer bir talebi ise, AB ve onun üyesi devletlerin Türk ve Ermeni toplumları arasındaki doğrudan diyaloğu ilerletme konusundaki desteklerini her platformda gerçekleştirmeleri olmuştur”[37].
Bu sürecin ardından, 2015 yılı sözde Ermeni Soykırımı iddialarına yönelik dönüm noktası yaşandığı bir sene olmuştur. Flaman ayrılıkçı N-VA Partisi'nden Peter De Roover'ın parlamentodaki tüm siyasi partilerin imzasına açtığı yasa taslağı, meclisteki tüm partiler tarafından desteklenmiştir.[38]. Ana muhalefet partisi Valon Sosyalist Partisi ise, 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak nitelemeyi reddedenlere cezai müeyyide getirilmesini önermiştir[39].
Zaten bu sürecin hemen ardından 23 Temmuz 2015’de Belçika “Ermeni Soykırımı” iddialarını görüşüleceği ve ayrıca Belçika'da Ermeni Soykırımı tasarısının iki hafta önce parlamentonun dış ilişkiler komisyonunda kabul edildiği açıklanmıştır [40] . Bu durum,Belçika’daki Türkler arasında konunun tartışmalara neden olsa da sözde “soykırım” konusunda toplanan Federal Mecliste bulunan Türk asıllı milletvekillerinin tasarıya destek verdiği belirtilmiştir.[41] Özellikle de Mahinur Özdemir’in partisi tarafından ihraç edilmesine neden olan sözde “Ermeni Soykırımı” anma tasarı konusunda bir araya gelen Federal Milletvekilleri arasında olan Türk siyasetçilerin, “soykırımı” desteklemesi Belçika’daki Türkler arasında şok etkisi yaratmıştır. Belçika Federal Meclisinin, sözde ’Ermeni soykırımın 100. yılını anma’ tasarısını oy çokluğuyla kabul etmesi ve Meclis’in kararında 1915 olayları “soykırım” olarak yer almaması, Belçika hükümetine de sadece sözde ‘Ermeni soykırımının 100. yılını anma etkinliklerine katılma’ çağrısı yapılması Belçika’da Türk vatandaşlarına karşı ırkçı hareketlerin başlatılmasına sebep olabilmiştir.
Belçika Başbakanı Charles Michel, 18 Haziran’da hükümeti adına yaptığı açıklamada 1915 Olayları'nı ‘soykırım’ olarak tanıdıklarını dile getirirken, hükümeti oluşturan koalisyon partileri tarafından hazırlanan ve Belçika Federal Meclisi’nde 0 oya karşı 124 oyla kabul edilen konuya ilişkin kararda ‘doğrudan tanıma’ vurgusu yer almasa da Belçik-Türkiye ilişkilerinde gerginliğin yaşanmasına sebep olmuştur. Nitekim bir gün sonra(24 Temmuz 2015),. Türk Dışişleri'nin, Belçika Parlamentosu'nda alınana kararı tepkisini ortaya koymuştur. Türkiye kınama beyanatında, anılan kararın haksızca ,tarihi gerçekler dışında çarptırılmış ve hukuk yolu yok sayılmıştır diyerek; “Söz konusu karar, anılan ülkede, 2015 yılının başından bu yana, Türk kimliğini ve tarihini karalamaya yönelik bir kampanyaya dönüşen faaliyetlerin son halkasını teşkil etmiştir denilere, Belçika Başbakanı Charles Michel’in 18 Haziran 2015 tarihli açıklaması, farklı görüşler beyan eden siyasetçilerin maruz bırakıldığı anti-demokratik ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerle bağdaşmayan uygulamalar ve son olarak da, Temsilciler Meclisinin 23 Temmuz 2015 tarihli kararıyla ortaya çıkan vahim tablo, Belçika Türk toplumu tarafından da esefle karşılanmış ve ikili ilişkilerimizi derinden etkileyecek hale gelmiştir.” Şeklinde tepki mesajı ile olmuştur. Türkiye burada Belçika’da yaşayan Türklerin maruz kaldıkları ayrımcılığa da dikkat çekmesi göz ardı edilmemelidir. Öte yandan sözde Ermeni soykırımı hakkında Belçika’da atılan adım ve benzeri kararların Türk- Ermeni uzlaşmasına hiçbir şekilde hizmet etmediği ,tarihimizi haksızca itham eden, tarihi gerçekleri ve Türk milletinin hafızasını hiçe sayan bu kararı şiddetle kınandığı ”belirtilmiştir”[42].Bu karşı duruş Türkiye’nin de Belçika’nın attığı adımlar karşısında kendisine karşı kimlik tehdidi olarak algılamasına , ifade özgürlüğü konusunda Belçika’da yaşayan Türklerin maruz kaldıkları anti demokratik uygulamalara imkan kıldığını ve ilaveten bu adımın Türk-Ermeni uzlaşmasına hizmet edemeyeceği belirtilmiştir. Türkiye Belçika idaresinin güvenlik merkezine aldığı sözde Ermeni Soykırımı kapsamında Türkiye’ye karşı takındığı tavır, içte yaşayan göçmen vatandaşları da etkilemiştir.
Esasen, Belçika’nın Erdoğan’a olan hayranlığı 2013 Mayıs’ına kadar sürmüştür. Taksim’de başlayan Gezi parkı olayları Belçika basınında oldukça geniş yer almış ve Erdoğan’a ilk kez o tarihlerde ‘Diktatör’ sıfatı veren yayımlar olmuştur[43].Hatta 5-6 Ekim 2015’te Brüksel’e resmi ziyaret için giden Erdoğan’ın bu ziyaretine Belçika makamları iki yıl sonra onay verdiğini, normalde Belçika yönetiminin Erdoğan’a hiçbir destek beyan etmediklerini ifade eden Hollanda'nın etkin gazetelerinden Volkskrant, tüm bu görüşmelerin strateji gereği yapıldığını, Erdoğan’ın Belçika’da yaşayan Türkler ile görüşmesine de sıcak bakılmadığını bildirmiştir. [44]Belçika’da yaşayan ve Gazeteci olan Acar Yavuz’a göre “Belçika basını çok güçlüdür. Türkiye’yi çok iyi takip etmektedir. Liderlerin olumlu hareketlerinden daha çok halkın tepkisine yolaçan hareketlerini kaleme almayı çok iyi bilirler. İşte bu yüzden 3 seneden beri Erdoğan Belçika medyasının dilinden düşmemektedir. Oturduğu Saray’dan tutun, Emine Erdoğan’ın içtiği beyaz çaya kadar bir çok detayı kendi krallarından daha fazla sayfalarına taşımışlardır[45].Erdoğan Gezi Parkı olaylarındaki kışkırtıcı tutumu yüzünden Belçika medyası tarafından oldukça eleştirildi. Tutuklanan gazetecilerden, cezaevinde yatan askerlerden sivillerden ve ufak bir yazı yüzünden hapse atılan sivil halkın akıbetinden kendisi sorumlu tutulmuştur”[46].
1998’de sözde Ermeni Soykırım iddiaları ile Belçika’nın Türkiye aleyhine başlattığı tutumun Gezi olayları sonrasında daha da öne çıktığı görülmektedir. Bu durum, Türkiye- Belçika ilişkilerinde güvenlikleştirilen sözde ermeni soykırım iddialarının üzerine yapılan kurgunun güvenlikleştirmeyi gündemde tutmasına , Belçika’da yaşayan Türkler üzerinde sosyo-kültürel,ekonomik ve hayat tarzları,dini inançları bakımından varoluşlarına karşı bir hoşnutsuzluğun oluşumuna ve günlük hayata bunların yansımalarına sebep olmuştur. Belçika’da güvenlik alanı merkezine çekilen sözde soykırım yasasının söylem bazında yürütülmesi toplumsal ön kabulü sağlamış ve bu durumun Türkiye’ye kabul ettirilmesi çabalarına ortak edilmiştir. Böylece, Ermenistan ulusal kimliğinin saldırıya uğradığı kanıtlanmaya çalışılmış, Türkiye’ye Ermenistan ile ilişkilerini düzeltme tavsiye ve beklentileri artmış, ermeni iddialarının kabulünün sağlanması toplum içerisindeki partiler, siyasetçiler, aydınlar, bürokrasi, medya gibi unsurların aktörler olarak devreye girmesi ile Belçika gündeminde sözde soykırım yasası güvenlik merkezi haline getirilmiştir. Türkiye’ye karşı yapılan bu girişim ülke içinde yaşayan Türkleri son derece etkilemiştir. Özellikle de medya bu güvenlikleştirme sürecinde etkin rol almıştır. Neticede,Türkiye’ye karşı oluşturulan yargı Belçika yönetiminde aktörler tarafından kimlik tabanlı güvenlikleştirme uygulanması ile sonuçlanmıştır. Burada önemli rol oynayan göç ve göçmenlerin durumudur. “Belçika’nın içinde yaşayan göçmen Türkler özellikle Flaman bölgesinde önemli bir toplumsal sorun olarak addedilme yoluna gidilmiştir”[47].
  1. Belçika’da Göçmenlere Yönelik Toplumsal Güvenlik Algısı ve Irkçılık
Belçika Federal Hükümeti’nin N-VA (Flaman Milliyetçi Cephe) Partili Göç ve İltica Sorumlu Devlet Sekreteri Theo Francken’in göreve gelmesiyle mülteci istemeyen, bir politika izlemişlerdir[48]. “Hakkında ortaya atılan ırkçı iddialar halen gündemdeyken, Francken, şimdi de iltica kapsamında Belçika’nın güvenilir olarak tanımladığı ülkeler listesini genişletmek istemektedir.Francken’in bu adımla güvenilir ülkelerden gelecek iltica taleplerini hızlı prosedürle (izlek) reddetmeyi amaçladığı belirtilmektedir. .Belçika tarihinde ilk kez federal hükümette oluşan sağ partiler öncülüğündeki koalisyon yabancı kökenlileri ve yabancıları üzmeye bütün hızıyla devam edecek olması yabancı kökenlileri de tedirgin etmiştir”[49] .Sınırlarını yabancılara her geçen gün daha fazla kapatan Avrupa’da Belçika komşularına göre bir adım önde gitmektedir. Göç ve ilticayla ilgili Michel Hükümeti’nin getirmeyi amaçladığı yeni düzenlemeler ise muhalefet partileri başta olmak üzere, farklı kurum
ve kuruluşlardan tepki seslerinin yükselmesine sebep olmuştur. Göç ve İltica Bakanı Theo Francken bu olumsuz havayı ortadan kaldırmak için 30 göçmeni işe alma yoluna gitmiştir”[50].
Francken’in ilk tepki çeken teklifi iltica talebinde bulunanlardan dosya masrafı olarak 225 Euro talep edilmesi yönünde olmuştur. Eskiden iltica başvurularında pul, fotokopi gibi küçük masraflar hariç herhangi bir dosya ücreti talep edilmemiştir[51]. Ekseri dosyaların ret gördüğü ve birçok mültecinin bu ücreti karşılayacak maddi imkânının olmaması göz önünde bulundurulduğunda, Francken’in kabul gören bu teklifi hakkında ilticaya ekonomik engel konuyor yorumlarının yapılmasına sebep olmuştur.[52]
“Eski Federal Hükümeti Open VLA (Açık Flaman Liberal) Partili Göç ve İltica’dan Sorumlu Devlet Sekreteri Maggie de Block döneminde Bosna, Kosova, Makedonya, Sırbistan Karabağ, Arnavutluk, Hindistan gibi ülkeler güvenilir ülkeler listesine kaydırılmıştı. Francken, Moldavya, Gürcistan, Ermenistan, Tunus, Senegal ve Kamerun’un da bu listeye eklenmesini istiyor. Attığı her adım, söylediği her söz, hayata geçirmek istediği her politika sonrasında hakkındaki ‘ırkçılık’ iddialarının biraz daha güçlenmesi”[53], ülke içinde yaşayan Türkleri de tedirgin etmiştir. Bu gelişmeler üzerine Federal Milletvekili Emir KİR. Meclis komisyonunda Bakana bazı sorular sormuştur[54];
“-Yabancılar Ofisi’nin verilerine göre pek de başarılı olmayan politikalarınıza rağmen sizin gözünüzde « şüpeli » olarak düşündüğünüz ülkelere seyahatleriniz daha ne kadar sürecek ?
-Sığınma talebinde bulunanların durumları ile ilgili olarak, objektif kriterlere göre, elinizde güvenli ülkelerin bir listesi var mıdır ?
-Bu sistematik etnik bazda ayrımın nedeni nedir ?
-Özellikle Kosova, Arnavutluk ve Fas kökenli kaçaklara yönelik bir politika yürütmenin nedenleri nelerdir ?
-La libre gazetesi yazarı Koen Geers’in « Faslıları ve Türkleri hep parmakla gösterme akıllıca değidir » söyleminden yola çıkarak mevcut atmosferde, sadece Fas, Kosova ve Arnavutluk toplumlarını damgalamaktan korkmuyor musunuz ?”[55]
Konuyla ilgili görüşlerini belirten KIR “2014 yılı verilerine göre Faslılardan sadece 69 kişi gönüllü olarak ülkesine dönmeyi kabul ettiğini ve bu durumda olan halen 2970 kişi bulunduğunu ifade etmiş ve Fas hükümetinin 2006 yılından beri böyle bir geri dönüş anlaşmasını kabul etmediği vurgulanmıştır. Göçün 50. yılını yaşadığımız şu günlerde, bu yaşananlar, Belçika ekonomisine sayısız katkıları olan göçmen toplumuna yapılan bir saygısızlıktır. Belçika’nın göçmenlere ihtiyacı olduğunu belirtmiştir[56].
Hatta, Sığınma ve Göçten sorumlu Bakan Theo Francken göçmenler konusunda sıkı tavrını ortaya koymak için kendine özel sosyal medya hesabı olan facebook üzerinden de yayım
yapmış ve mültecilere gelmeyin çağrısı yapmıştır57. Francken’in güvenlikleştirici aktör olarak devamla mülteciler konusundaki çıkışı, yerli halk üzerinde ötekilere karşı bir farkındalık ve tehdit algısının oluşmasına sebep olmuştur ki Türkiye’nin kınama mesajında buna vurgu yapılmıştır.
Öte yandan, “Bir zamanlar Türkiye ve Fas gibi iş gücü gönderen ülkelerde “ Belçika sizlere kucak açıyor, iş, refahlı yaşam sunuyor” afişleriyle işçi ve ailesini davet eden Belçika gibi ülkeler son yıllarda, kendisine ekonomik düzeyde kar getirmeyen “emek gücünü” kanunlar çıkararak, yeni mazeretler öne sürerek engellemeye çalıştığı belirtilmektedir”58.”Belçika’da yaşayan Türklerin “yurt dışında yaşayan birinci dereceden akraba anne, baba, kardeşleri davet etme durumunun gitgide hayal olmaktadır” 59. Yaşanılan bu olaylar Belçika’da 1974 sonrası göç konusunun güvenlik merkezine alarak bir dizi yaptırımlara gittiğini göstermektedir[57].
Belçika yönetiminin ülkeler bazında bu konu ele alınsın istenci ve Türkiye’den göç kabulüne sıcak bakılmadığı dikkate alındığında, iktidarın ırkçı partisi olarak addedilen N-VA (Flaman Milliyetçi Cephe)’nin bu konuda çabalarını sürdürmeye devam edeceği anlaşılmaktadır. Gazeteci Acar Yavuz’a göre, “Sosyalist Partilerin iktidarda olduğu dönemlerde yumuşayan göçmen kabul programları koalisyon hükümetlerinin bulunduğu zamanlarda azalmıştır. Özellikle aşırı sağ yanlısı Flaman İttifakı partisinin koalisyonda bulunduğu sürece Göçmenlerin kabulü artık iyice zorlaşmış. Flaman kesiminde bulunan bazı Belediyelerde en basit işlerde bile göçmenlere eskisi kadar kolaylık sağlanmamaktadır”[58].
Belçika’da yaşayan Türklerin göçmenlik ile ilgili yaşadıkları sorunların yanı sıra maruz kaldıkları ırkçılık vakaları da mevcuttur. Özellikle de 25 Mayıs 2014’te Federal Milletvekili seçilen Türk asıllı 62 Fatma Pehlivan Belçika’da Türklere yapılan ırkçılığa dikkat çekerek “Maalesef, günümüzde ırkçılık hala çok güncel bir temadır. Çok yakın bir geçmişte iş kurumlarının 9/10 yabancı uyruklu vatandaşların reddedildikleri ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi ise işverenlerin iş kurumlarından bunu rica etmesidir. Irkçılığın hâlâ her dalda yüzeye çıktığı,“Zwartboek Discriminatie“ adlı kitapta daha derin ele alınıyor. Bu kitap, eğitimde yapılan ırkçılık ve haksızlıkları gerçek yaşanmış hikâyelerle, öğrencilerin ağzından bire bir anlatıyor.” 63 diyerek ırkçılığın “ sadece eğitim hayatlarında kalmamış aynı zamanda iş hayatlarına da fazlasıyla yansımıştır. Bu konuları tartışmak ve üzerinde çalışmak üzere, ancak yarım asır sonra, entegrasyon merkezleri olarak adlandırılan merkezler açılmaya başlanmıştır” 64 demektedir. Tüm bu hususlar Weaver’in bahsettiği vatandaşlık temelinde tehdit algısının şiddete yönelebilecek sonuçlara sebep olabileceğini göstermesi oluşan ırkçılık hareketlerinin daha da artmasına imkan kılabilecektir.
  1. Belçika’da       İslamofobyave Dini Tehdit Algısı
Toplumsal güvenlik bağlamında ele alınıp işlenen bir diğer konu da dindir. Din bağlamında Belçika yerli halkı ile göçmenlerin dinlerine baktığımızda çok kültürlü-çok dinli yapı olduğu görülmektedir. Bu durum da, Belçika’da yaşayan yerli-göçmenlerin inanç temelinde birbirinden ayrıldığını göstermektedir. Her ne kadar inanç özgürlüğünün çok rahat bir şekilde uygulandığı Belçika’da bugün Paris olaylarından sonra farklılaşmaya gitmesi dinin ulusal kimliğe referanslanması ile farklılığın öne çıkmasına sebep olmaktadır. Oysa Belçika’da yaşayan Türklerin halen kuvvetle anavatanları Türkiye Cumhuriyeti ile sıkı bağ, gelenek ve inançlarını muhafaza eder yapıda yaşamaya çalışmaları kendilerinin ötekiler olarak adlandırılmalarına ve Avrupa’da büyüyen İslamofobya algısı karşısında zor günler yaşamalarına imkan kılabilmektedir. Özellikle de , son zamanlarda radikal dinci terör örgütünün Belçika’da özellikle Brüksel’de yapılanmaları karşısında İslamifobia yani İslam düşmanlığı baş göstermeye başladığı algısı Paris’teki terör saldırısından sonar daha da gün yüzüne çıkmıştır. Bunun neticesinde, Belçika’da yaşayan Türkler, özellikle Paris’te yaşanan terör saldırısından sonra hoş görü içeren yasaların yeniden güncellenmesi ve “bazı Müslüman kadınların giysisi olan Peçe ile kamuya ait alanlarda dolaşmasının güvenlik gerekçeleri gösterilerek yasaklanması olayına maruz kalmalarına sebep olmuştur”[59] . Başı kapalı kadın memurların halen devlet dairelerinde çalışmasına olanak tanındığı halde Flaman bölgesinin bazı Belediyelerine ait merkezlerinde ise yasaklanmamasına rağmen kabul görmemiş hatta iş akdi tek taraflı olarak feshedilmiştir[60]. Avrupa’da artan İslam düşmanlığı ise en çok Belçika’da faaliyetlerini sürdüren ayrılıkçı Flaman partilerinin işine yaramış ve bu yüzden yüksek oy almalarına sebep olmuştur. Örneğin Ayrılıkçı Flaman İttifakı (N-VA) Partisi son seçimlerde ülke genelinde % 20.32’lik bir oyla Federal Parlamentoda 33 sandalye ile temsil edilmektedir. Bu siyasi Partinin 2016 acendasında da belirtildiği gibi Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda engel çıkaracağı da aşikardır. Özellikle de Müslümanlara yönelik tehdit algısı bu siyasi aktörler tarafından daha çok kullanılmaya başlanmıştır[61].Bu partinin yerel yönetimlere yaptığı baskılar sonucunda Belçika genelinde son kurban bayramı öncesinde Müslümanların helal kesimleri büyük ölçüde kısıtlanmış Belçika Diyanet Vakfı konuyu hukuksal mücadele kapsamında Belçika Adalet Divanına götürmek zorunda kalmıştır[62].

Gelecek yazıda "Belçika’da  Yaşayan Türklerin Ötekileştirilme Sorunları" işlenecektir
 

Bu yazı 2399 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum