Ahmet CANİKLİOĞLU

Ahmet CANİKLİOĞLU


LEYLEKLERE HÜZÜN YAKIŞIR

12 Nisan 2016 - 21:12

      LEYLEKLERE HÜZÜN YAKIŞIR

Çocukluğumda en çok merak ettiklerimden birisi de leyleklerdi. Gizemi ve güzelliği ile ilgimi çekerlerdi.  “Gurbet”  olgusunu ömrü boyunca kanatlarının arasında taşıyan, hüzünlü duruşu ve zarafeti ile gökyüzümün hüzün yumağıydı.  Mahzun duruşu içimi acıtırdı, üzülürdüm. Onların, hareketlerini tavırlarını hayranlıkla izlerdim. Alabildiğine geniş avlusu olan evimizin, ikinci katının çatısında devasa bir yuvaları vardı. Çalı çırpıdan özenle yapılmış bu yuvada, her zaman iki tane bembeyaz Leylek olurdu.

                Evimizin çatısına tüneyen bu leyleklerin hamisi babaannemdi. Onları büyük bir sabırla bekler, geldiklerini görünce de balımsı gözünde tuhaf bir sevinç, yüzünde tatlı bir tebessüm belirir, sevinirdi.  Kış aylarında da zaman zaman sağlam gözüyle çatıya bakar, yuvanın boş olduğunu görünce de mahzunlaşırdı. Babaannem; Prenses leyla AÇBA’ nın hatıralarında bahsettiği gibi, mağrur ve suskun yapısıyla derin bir kadındı. Leyleklerin bir göç zamanında, “Ağam” diye andığı ağabeyi Süleyman’ı askere yollamıştı.  Yıllarca Leylekleri bekler gibi boşuna bekledi abisini… Çünkü o, Sarıkamış seferinde soğuktan donan askerlerdendi. Hıçkırıklarla kapandığı seccadesinde dualarla niyazlarla yalvarır, zaman zaman da siyah perdeler arkasında yas tuttuğu ağasını hep, leyleklere benzetirdi. “bıldır erken gelmişlerdi, bu sene geciktiler” sözünü kim için, ne için söylerdi anlayamazdım!

                O’nun; çocuk ruhumla, görmeye, anlamaya muktedir olamayacağım bir dünyası vardı. Tunçtan yapılmış bir mutsuzluk heykeli gibiydi. Başında beyaz tülbendi, elinde uzun tespihi, ayağında yemenisi, çizgi çizgi yüzünde hayatın derin izleri vardı.

Alabildiğine geniş avlumuzun uzak bir köşesinde de yüzyıllardan beri bir Yatır vardı ve adına “ Dil Evliyası” deniyordu. Babaannem; her sabah namazıyla kalkar, kabrin etrafını süpürür, başucuna da bir testi su bırakırdı. Ben; o testideki suyu, “yatır susuz kalmasın canı çektiği zaman içsin” diye bırakıyor sanırdım. Bazen ara sıra da olsa çatıdaki Leylekler, yatırın üzerine konar, o testideki sudan içmeye çalışırlardı. Bunu gören Babaannem,  “o su sizin değil” diye adeta onlarla konuşurdu…

                Babaannemin bu leylek sevgisi bana da sirayet etmiş ki; ben de bahar aylarının başlangıcında mütemadiyen her sabah erkenden kalkar, koşarak avluya iner büyük bir heyecan ve merakla çatıya bakardım. Leylekler görünmezdi, “yine gelmemişler” diye söylenir üzülürdüm. Başka evlerin çatısına giderler, yuvaları boş kalır diye hüzünlenirdim. Oysa bir zaman sonra bir de bakardım ki Leylekler gelmiş yuvalarına yerleşmişlerdi bile. Sevinçten deliye dönerdim.  Kırmızı uzun gagalarını birbirine vurarak çıkardıkları sesleriyle sanki “biz geldik” der gibi şakırlardı. Ben; ise avazım çıktığı kadar “babaanne Leylekler gelmiş” diye bağırırdım. Hiç tepki vermez, sadece “kuşlar yuvasına döner, ağam neden dönmez” diye söylenirdi. Oysa ağası yani ağabeyi Süleyman, Sarıkamış seferinde bembeyaz kar ile kefenlenmişti, artık dönemezdi.

                Eylül yıllarıyla beraber, çevrili gurbet zamanlarımın tenha dönencesindeydim. Yaşımız yirmi beşten azdı. Bir avuç gökyüzüm vardı ve ben her şafak vaktinde huzura durmadan önce, seccademde babaannemin hıçkırıkları duyardım. Babaannem ve Leylekleri, gece gündüz her vakit hüzünlü şakımalarıyla ruhumu incitirlerdi.

Babaannem; bir nisan günü, nisan yağmurlarıyla beraber leyleklerin geldiğini göremeden hakka yürüdü. Oysa ben, hala çevrili gurbetlerin tenha dönencesindeydim. Zaman eylül zamanıydı, “gök ekini biçer gibi”  biçiliyorduk.  Ağası Süleyman gibi, benim de geri gelemeyeceğimden korktuğunu biliyordum. Ama “sonsuzluğun sahibi” onu çağırıyordu. Leylekleri de peşi sıra, onunla beraber dönülmez ufuklara gidiyorlardı.

Şimdi; artık çoktan terkedilmiş, hatıraları ve hüzünleri ile baş başa kalmış viran evimizin viran çatısındaki yuvaları dağıldı.  Suna boyunları büküldü. Rengi siyaha dönen gökyüzümüz gibi bir daha asla geri gelmeyecekler,  tıpkı çocukluğumuz gibi…    

Bu yazı 1202 defa okunmuştur.