Ahmet CANİKLİOĞLU

Ahmet CANİKLİOĞLU


BABAANNEME NİNNİ

18 Şubat 2015 - 21:22

BABAANNEME NİNNİ

        O benim; çocukluğumdan beri,  en çok aklımda kalan ve üzerimde derin izler bırakanların belki de en başında gelenlerden birisiydi! O’nu; dört-beş yaşlarımdan bu zamana kadar, toprak bacalı altı ahır olan ve konaktan bozma evimizin, alabildiğine geniş avlusunun tenha bir köşesinde, çocuk ruhumla görmeye muktedir olamayacağım derin düşüncelere dalmış haliyle hatırlıyorum.

Uzuna yakın boyu, hafif kilosu ve yüzüne pek yakışan bir tebessümü vardı. Sevecen ruhu, sanki yüzünün aynasıydı. Gözlerinden gri bulutlar hiç eksik olmazdı. Berrak yüzündeki derin izler, kıraç tarlalar benzerdi.  İrice burnu yüzüne, yağmurlar da buğulu sesine pek yakışırdı. Kınalı saçları tülbendinin altından mısır püskülü gibi taşardı.

            O’nun her tavrı ve davranışıyla birlikte, özellikle de bana karşı derin bir merhamet duygusu taşıdığını bilir ve ben onu adeta bir merhamet abidesi olarak görürdüm. Avlumuzdaki devasa akasya ağacının altında bazen boş gözlerle etrafı seyreder, bazen de kalabalığı haddinden fazla olan, alabildiğine geniş bir ailenin bütün işlerini yapmakla mükellef olduğunu bilirdi. Anne Baba, Teyze, Hala, Amca, Enişte, Dayı, Yeğen gibi, türlü yakın ve uzak akrabaların hepsinden sanki hep o sorumluydu.

            Ben; içine kapanık, son derece kırılgan bir çocuktum. Sessizliği ve yalnızlığı severdim. Oyun oynamasını bilmez, kendi kendimle baş başa olmak bana huzur verirdi. Hep yer yatağında uyurdum. Çoğu zaman da Sivas ayazlarında üzerim biraz açılsa, üzerimi dualarla örttüğünü, ıslak gözleriyle saçlarımı okşadığını bilirdim. İki katlı evimizin, geniş sofasında namaza durduğu vakitleri gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Derin bir hürmet ile kapandığı seccadesini gözyaşlarıyla ıslattığına kaç kez şahit olmuşumdur. Oysa O’nun bu halini izlerken,  içime tarifi imkânsız bir huzur dolar, türlü düşüncelere dalar, dibi olmayan kuyularda yalnız başıma kaldığımı sanırdım.  Birer nohut tanesi gibi küçücük gözleriyle başka bir dünyanın insanı sanırdım. Ben annemin de ilk göz ağrısı olmama rağmen, çocuk muhayyilemde, O’nu hep öz annem zannederdim. Ailenin ilk erkek evladı olmam nedeniyle, bana karşı uçsuz bucaksız bir ilgi ve şefkat gösterirdi. Şükür amacıyla,  yedi yıl üst üste üç aylar orucu tuttuğunu söylerlerdi. Nerede olursam olayım,  O; unutamadığım ve asla unutamayacağım birisiydi. O’nun gözlerindeki derinliğinin, en derininde sanki hep ben vardım ve gri gözlerinin hep üzerimde olduğunu hissederdim. Hele İlkokula başladığım o gün; elimden tutup Kılavuz köprüsüne kadar götürdüğü günü hiç unutamam.

            O’na her baktığımda içime derin bir hüzün dolardı. Sol gözü perdeli idi ve çok az görürdü. Sol eli ihtiyarlığının son zamanlarında bir zemheri günü ayağının kayması sonucu kırılmış ve hafifçe çolak kalmıştı. Yine yaşlılığının verdiği hareketsizlik nedeni ile hafifçe kilosundan dolayı bel rahatsızlığına bağlı olarak, sol ayağı hafifçe aksardı. Yavaş hareket eder, çok konuşmazdı. Dedeme karşı olağanüstü bir saygısı vardı. Zaten Osman Dede’min,  Sivas ağzıyla Eme’sinin (Hala) kızıydı. Onunla konuşurken hep kısık sesle konuşur, sorarsa cevap verir asla gevezelik yapmazdı.

            Kendimi bulmaya başladığım zamanlardı. Henüz altı veya yedi yaşlarındaydım. Artık çoğu zaman Babaannemi, alabildiğine geniş avlumuzun uzak köşesinde bulunan evliya kabrinin başında görürdüm. Kim olduğu hakkında kesin bilgi yoktu ama mahalleli arasında “Dil Evliyası” olarak bilinirdi. Konuşma yeteneğini henüz bulamamış çocuklar getirilirdi bu kabire. Her Cuma salası ile Cuma ezanı arasında, henüz dili açılmamış çocuğun boynuna “mengürdek” adı verilen hafif daire vari halka geçirilir ve duasını da babaannem okurdu. Duası okunan çocuğun da dili kısa bir süre sonra açılırdı.

            Gençlik yıllarımın Eylül zamanlarına karışan Taş Medrese imtihanında, benim için ağıtlar yaktığını bilirdim. Zaten şiire, çileye ve hüzüne karşı derin bir muhabbeti olan bendeniz, O’nunla beraber, yalnızlık zamanlarının iflah olmaz bir parçası olmuştum.

            Şimdi gözyaşlarımla ıslattığım o toprağın altında uyuyor. Elli yıl aradan sonra bile hala kendimi onun sıcacık kollarında hissediyorum. Babaannem; yani benim içimin içini gören, hisseden Babaannem. Mısmılırmak gözelerinden sızan berrak sular gibi tertemiz bir insandı ve derin bir imana sahipti. O’nu, hatıraların yakıcı ateşiyle birlikte o çocuksu ruhumla çok özlüyorum.

Bu yazı 1368 defa okunmuştur.