A. Yağmur TUNALI

A. Yağmur TUNALI


Yolları Yollar Bekler

25 Ekim 2020 - 21:36 - Güncelleme: 25 Ekim 2020 - 21:52

Biz, bütün varlığını bir fikre adamış insanlardık. Sorsanız bu fikrin ne olduğunu anlatacaklarımız pek azdı. Onlar da çok zaman hayâle benzer bir aşkı söyler gibiydiler. Belki çok bilmiyorduk, belki çok düşünmüyor, düşünemiyorduk, ancak nasıl olabildiği bir türlü anlaşılamayacak kadar aklın ötesine ulaşan sağlamlıkta bir duygumuz ve inancımız vardı. Evet, biz bilmekten çok inanan insanlardık. Hayatın değeri ve önemi ancak o inanç çerçevesindeydi. Bir bakıma, onsuz hiçbir değeri yoktu ve bundan dolayı içimizde kaynayan delikanlılığın bütün zorlamalarını reddeder gibiydik.    
 

        Gençtik. Kanımız kaynıyordu. Çivi gibi aslanlardık. Taşı sıksa, suyunu çıkaracaklarımız az değildi. Erkeksek, erkek gibiydik, bu doğru; ama, çağını yaşamayan, yaşayamayan erkeklerdendik. Kadınsak kadındık, ama sanki kadınlığını göstermesi ve yaşaması ayıp ve günaha yakın duyulan kadınlardandık. Gençliğimizi, gençlik heveslerimizi, hayatı doyasıya içme arzumuzu, bir başka bahara mı, başka bir âleme mi bırakmıştık? Hayır. O başka bahar olmayacaktı. O başka âlem ise, gençlik hayallerimiz içinde varlığı bizi idâre edecek kuvvette ve buna rağmen belirsiz ufuklardan duyulan bir imanın seslendirilişi halinde sık sık parlardı. Müphemdi ve belki de ondan dolayı, hem uzak, hem yüksekliğinin ulaşılmazlığıyla sırlı bir çehrede görünürdü.        

        Gençlik böyleydi. Pürtelâş bir hayatın hangi durağında bekleyecek sabrımız olabilirdi ki?  Sür’atle geçip gidiyorduk. Dinlemeye, anlamaya fırsatımız olmadı. Dahası sevmeye ne elimiz, ne dilimiz varabildi. Yaşamaya fırsatı olmayan bir kayıp nesil olduğumuzu fark ettiğimizde, olan olmuştu. Cihan harbinde, daha öncesinde kaybettiklerimiz yetmemiş gibi, bu soğuk savaş cenginde, binlerce ölü, yüzbinlerce ârızalı, ondan da beter bir cemiyet bırakmıştık.         

        Bu hülâsa bizi söyler.         

        Şu var ki, meseleye böyle bakıp acı tarafları öne çıkaranlar ve pişmanlığın koynunda perişan sayıklayanlar başka bir telden ses veriyorlar. Yıllar yılı onları dinledik. Bu durumu, bilmediği, tesadüfen içine düştüğü bir harb meydanından geçen, kanlar içinde yatan ölüleri,  sızlayan yaralıları,  arkada kalan toz-dumanı, bayıltacak kadar ağır kokuyu duyanlara benzetebilmek isterdim. O zaman, mazur görmek çok daha kolay olurdu. Çünkü, o meydana düşen yolcular, ne olduğundan habersizdirler. Taraflardan ve gayelerinden de habersizdirler. Sonucun ne olduğundan, kimin yendiğinden, kimin yenildiğinden de habersizdirler. Her iki tarafı da tanımadıklarından, birinin yanında yer almayı da düşünemezler. İnsan olarak, gördükleri manzara onları derinden sarsar. Bir an önce oradan ayrılmak ister ve yapana edene bedduadan lânete uzanan binbir söz ederek hızla uzaklaşırlar. Bu örnek, insancadır, samimîdir.         

        Bizim 12 Eylül öncesi pozisyonlarından şikâyet edenlerimiz, keşke böyle olsalardı! İnsaf ölçüleri içinde söylemek gerekirse, hem içinde, hem de bulundukları kamptan rahatsız, kendine acıma refleksinde egoistler gibi görünmekten kurtulamadılar.         

        Bıraktığımız ağır ve acı mirâsın, kaybedilmiş gençliğine ağlayanlar bırakması elbette normaldir. Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvâh romanında sık sık “Söyle, ne yaptın gençliğini?” diyen iç sesin feryâdı bunu söyler.  Çanakkale’de kaybettiğimiz binlerce kahraman vatan evladı için, kayıp gençlikler için dağdan dağa akseden bu içli seste biz de varız. Bu sesi duymak ve duyurmak başkadır ve saygıdeğerliği tartışmaya yer bırakmaz. Ne kadar insancadır, ne kadar ağır bir hüznün kaynağından fışkırır. Bu hüzün bizimdir, bu kaybedilmiş gençlik bizimdir, o gençler biziz.  Ancak, öfke ve nefret kokan pişmanlıklarda biz yokuz. Öfke ve nefretin pençesine düşenler, asıl kaybedenler ve kaybettirenlerdir.         

        Yaşadığımız anarşi döneminin şartları bambaşkaydı. Dünya ikiye bölünmüştü. Bilhassa Türkiye, zaaf noktaları dolayısıyle bir “tecrübe tahtası” gibiydi.  Aradan geçen on yıllara bakılırsa, hâlâ üzerimizde çeşit çeşit denemelerin yapıldığını görmüyor muyuz? Görsek de oyunun içindeyiz, görmesek de. Bilsek de verilen-alınan şeyler var, bilmesek de. O halde, oyuna aktif olarak katılarak, denemeleri yanıltmak ve yönünü değiştirebilmek için çalışmak niçin ihmal edilsin? Bizim Milliyetçiliğimiz böyledir. Karakteri budur. İyi yaptık, kötü yaptık, yanlış yaptık, doğru yaptık.. elbette bunlar konuşulmalıdır. Ama, giriştiğimiz amansız mücadelenin gerektirdiği yüksek inancı, büyük fedâkârlığı “nefret” ve “lânet” kokulu pişmanlıklarla anmayı, anlayabilmekten uzağız.         

        Niçin ve nasıl bu fedâkârlığı ettik, edebildik?         

        Bugünden bakınca pek çok insanın cevabını net veremeyeceği bu sorunun cevabı bizim için çok basitti:” İnanıyorduk!”         

        Ölüm de neydi ki?  Bir mukaddes inanç uğrunda verilmeyecekse, canın ne değeri vardı? Dünya Edebiyatı’nın zirvesindeki Hâfız’ın, Abdülkaadir Merâgî tarafından bestelenen  gazelinde olduğu gibi, “ Can nakdi muhakkarest…!” diyenlerin zincirine belki patika yollardan bağlanıyorduk. Evet, “Can sermayesi, sevgiyle ve sevgiliye verilmeyecekse ne değeri vardı?” Vatan ve millet sevgilimizdi. Aramızdaki papağan ağızlardan, vatansız ve milletsizlerin asla bunu duyamayacak ve anlayamayacak ruhsuz ağızlarına yıllar yılı ve hâlâ bir alay mevzuu olarak yansıyan, “vatan-millet-sakarya”lar, bizim sevgimiz, sevgilimizdi. Onlarla, asıl ayrılığımız belki bu noktada netleşiyordu. Esasen, onlar “vatan” demiyor, “yurt” diyorlardı, “vatansever” demiyor, “yurtsever” diyorlardı.         

        Değişen sadece kelimeler sanılmasın. Kurgusu bütünüyle farklılaşan, içi başka anlayışlarla doldurulan sözlerle konuşurduk. Kelimelerimiz bile farklıydı ve aslında kelimeden de, sözden de başka mânâlar kastederdik. Farklı mânâlar da yüklesek, aynı kelimelerle konuşmayalım diye, her gün yeni “sözcük”ler îcâd edilirdi. Türk diyen bizdik ve çok zaman ırkçılıkla suçlanırdık. “Arı Türkçe” diyerek, Hitlervârî ırkçılık belirtisi gösteren onlardı. Yalnız dilde Türk’ten bahsederlerdi. O Türk de Türk’e benzemez, nesebi belirsiz “sözcük”lerle ne söylediği belli olmayan bir uzay mahlûku gibiydi. Anlaşmamızın önünde durmadan duvarlar örülüyordu ve biz durmadan kavga ediyorduk. El yordamıyla inanan ve sevkedilen yığınlar olduğumuz da söylenebilirdi.         

        Öyle bir devirdi ki, yalınkat biliyor olanların ezici çoğunluğu teşkîl etmesi kaçınılmazdı. Bununla beraber, paradoksal bir durum vardı: Derin inanmışlar gibi hareket ederdik.         

        Kesin İnançlılar’ı o sıralarda okuduğumu hatırlıyorum. Üzerime alınmadığımı da kolayca tahmin edebilirsiniz. Şahsım için böyle düşünmüyordum: Benim gibi olduğunu var saydığım bizim cephe, bu kesin inançlı, at gözlüklü, dar zihniyete uymuyordu. Olsa olsa, Marksist- Leninist muârızlarımız, bu tahlil edilen tip kategorilerinden birine girerlerdi.  Öyle düşünür ve öyle inanırdım, bize de aklı erenler öyle söylemiş, öyle öğretmişlerdi. Çoğunluğumuzun da “kesin inançlı”, iflah olmaz fanatikler gibi görünmesi, kavga şartlarıyla izah edilebilir, belki de daha çok, bilme ve anlama cehdinden uzak, bir grup içinde kendine yer ve tatmin arama ihtiyacıyla aramızda olanların çokluğuyla açıklanabilir.         

        Elbette, inananlar ve inanışlar farklıydı. Sağda- solda, Ülkücü-Komunist olanlar arasında da, çok çeşitli tarzda inananlar olması normaldi. Bu konuda yapılacak çok ciddî çalışmalara ihtiyaç olduğu açık. Psikologlar, psikiyatrlar, sosyologlar, tarihçiler… henüz bu cinnete benzer devrimizi anlamamızı sağlayacak eserler vermediler. Akademik hayatımızın, böyle bir derdi de olmadı.         

        Şunu tekrar tekrar söylemekte fayda var: Biz inanan ve kavga eden iki ateşli kitleydik.         

        Kim, neye veya kime inanıyorsa, onun değeri onlarla ölçülürdü. Aslolan inanmaktı. Kavga inananlar arasındaydı. İnanmayanlar, köşelerinde kozalarını örüyorlardı. Ya okuyorlardı, kariyer peşindeydiler, ya da her türlü ikbalin hayaliyle küçük-orta-uzun vadeli planlar içindeydiler. Onların içinde, ya zevkin zirvelerinde bir dünyaya, ya da “öbür dünya” diyerek yine dünyalı bir imanın semeresine talib olanlar vardı. Biz o gün kavga edenler, en azından bu iki türde hayat sürenlere göre, daha kuvvetliydik, çünkü sarsıcı bir imana kapılanmıştık. Bağlılığımızın derecesi, verdiğimiz hayatlardan belliydi.         

        Burada hakîkatin bir başka yüzünü de söylemek gerekir: Hayatını, ondan daha değerli bir üstün fikre verebilenler olarak, Türk Milliyetçileri ve Türk Komunistleri, muhakkak ki, üstündüler. “Türk Komunistleri” tabirini pek çoğunuz yadırgayacaksınız, biliyorum. Çünkü onlar kendilerine “Türk” demeyi tercih etmezlerdi. “Müslüman” demeyi de tercih etmezlerdi. Bu durum, onların “Türk” ve “Müslüman” olmadıklarına delil sayılmasa da, kendilerini târîf ederken kullanmadıkları iki aidiyet olarak kaydedilmeli.         

        Bizim farkımız, kendimizi “Türk” aidiyetinde ifadelendirmemizdi. “Müslüman” tabiri, bizi ifadeye yetmezdi. Hattâ, ideolojik olarak çok muğlak bir kavramdı. Belki de, dinin ideolojik bir değerlendirmenin merkezinde olmasının mahzurlarını şuuraltımızda hissediyor ve saklıyor olabilirdik. Bunun çok çeşitli sebepleri vardı. Tarihî sebepler bunların başındaydı. Din faktörünün, imparatorluğumuzu dağılmaktan kurtaramadığını ayan beyan görmüştük. Müslüman Arnavutlar, Hıristiyan Bulgar(Makedon) Çetecileriyle aynı ayrılıkçı fikrin peşinde bize zor günler yaşatmışlardı. Bazı Arap unsurların, ayrı baş çekmelerinin üzerinden de çok fazla zaman geçmemişti. Demek ki din, siyasî bir beraberlik için bazen yeterli bir zamk olmayabiliyordu.         

        Fransız İhtilâli’yle hız kazanan milletler ve milliyetler ayrışması, dinden çok milletler esasına dayanan hâkimiyetleri getirmişti. Zaten, Sosyoloji’nin Pîri sayılabilecek Endülüs’ün devlerinden İbni Haldun, millî “asabiye”nin,  dinden daha önemli olabileceğini tesbît etmişti.         

*****

        Biz, 1970’lerde bunları belki de tam olarak bilmiyorduk. Bilmesek de doğruyu bir ucundan yakalayacak ölçüde tarih şuurundan serpintiler aldığımız muhakkaktı. Zaten milliyetçilik, doğrudan tarihle ilgili bir fikir hareketidir. Tarih bilmeyenin milliyetçi olamayacağı düşüncesi de buna dayanır. Yahya Kemal’in dediği gibi, “Bir milliyetçi tarihe değil, milletinin tarihine meftun”dur. Biz, tarih bilme konusunda zayıftık. Bu çok belliydi. Zaten, bilme noktasında zaaflarımız çoktu. Bu kadar cehaletle nereye varılır? Sorusunu o zaman da kendimize sorardık.         

        Kavganın iki tarafı vardı: Komunistler ve biz milliyetçiler. Özel bir adımız da olmuştu: Ülkücülük. Onlar Türkiye’yi komunist bir ihtilale hazırlıyorlardı, biz de birinci derecede onlara bunu yaptırmayacak olanlardık. Onlar, “Bağımsız Türkiye” derlerdi, biz “Milliyetçi Türkiye” derdik. Galiba ana sloganlarımız bunlardı. Kavga slogansız yapılmaz. Tarihin hiçbir kavgası slogansız yapılmamıştır. Bize de sloganlar yön verirdi. Bulunan her yeni slogan bir heyecan kasırgası estirirdi. Memleketin yollarında, dağlarında, binalarında, köşe bucak her yerde bir slogan savaşı verilirdi. Önce sloganlar vuruşurdu.                   

        “Neyi Bölüşemiyorsunuz?”         

        Geniş halk kitleleri, -analarımız babalarımız başta olmak üzere- bizi nasıl görürlerdi? Bunu, söyledikleri, “neyi bölüşemiyorsunuz?” tarzı cümlelerden çıkarmak mümkündü. Bu sorunun binbir çeşidi vardır. Onlara göre biz, anlaşılmaz bir iddia peşinde, birbirini kıran, aklı yetmez, kanı kaynar, dersten-okumaktan çok didişmeyle vakit öldüren haytalardık. Onları da her gün, her saat, her dakika, her saniye.. öldürüyor, öldürüyorduk. Aslında, bizim Yahyalı’nın sözü geçkin adamlarının dediği gibi, “sopalık cahiller”dik. Harçlığını onların verdiği, devletin su gibi para akıtarak okumamız için imkân sağladığı yerde, tutmuş, güya memleketin iyi gitmeyen işlerini düzeltmek için birbirimizle yarışıyorduk. Yarışmıyor, savaşıyorduk. Üstelik, bizim memleket kurtaracak yaşımız, başımız, bilgimiz, tecrübemiz mi vardı? Anlayamıyorlardı. Kafa çatlatıyor, soruyor, ediyor, düşünüyor, taşınıyor, doluya koyuyor, boşa koyuyor, ama dişe dokunur, ele gelir bir sonuca varamıyorlardı.         

        İstikbal endişesi, ailelerimizde, çevremizde ne kadar yoğunsa, bizde o kadar olmayan bir düşünceydi. Derdimiz sadece komunizmle mücadele değildi. Ülkenin gidişini beğenmiyorduk. Çevremize belki bu noktadan daha yakındık, olan-bitenlerle ilgili konuştuğumuzda, ayağımızın yere bastığını, hayatın içinde olduğumuzu tam anlamasalar bile, birazcık düşünmeye başlıyorlardı. Parlak bir geleceğin müjdecileri, hararetli savunucularıydık.         

        Eksik veya yerine oturmayan pek çok şey vardı. Adını koyamasalar da vardı ve bizi bir çeşit hayal avcısı, zaman zaman tatlı bir masal söyleyicisi olarak gösteriyordu. Daha çok da, macera peşinde koşan bir yığın genç. Kimbilir, belki de nereye toslayacakları bilinmeyen, frensiz arabalara benzetildiğimiz de oluyordu.

         

        (…)Biz, bu kıyâmeti, binlerce gün boyunca, on binlerce defa yaşayan-yaşatan, anarşi devrinin çatışan tarafları içinde yer alan, nice kıyamet görüp göstermiş insanlarız. Bizi, bu kıyametten çıkmış insanlar olarak, bu tarz hiçbir şey görmemiş, yaşamamış olanların değerlendirmesi elbette mümkün. Ama, yaşayanın ruh hali hakkında fikir yürütmek ve ondan nemâlanmak isteyenleri yadırgamamak mümkün değil.

         

        Kabuk bağlamış yaralar, böyle hoyratça açılırsa kanar. Binlerce insanın canına, binlercesinin kanına, milyonların acısına mal olan bir devrin, acemi bir cerrah eline bırakılmayacak kadar dikkatle cerh edilmesi beklenir. Biz, o devrin aktörleri bunu beklemeye en fazla hakkı olanlarız, iddiasında olamayız; hassasiyetlerde bunun izini yakalamak ve bir parça ince bakmak lazımdır. Acıya, çileye-ıstırâba saygı göstermeyi bilen bir toplum olmanın asgari şartı bunu gerektirir.

         

        Aydınlatılması gereken pek çok mesele olduğu muhakkaktır. Bunu ilim yapabilir. Gazetecilik bile ilmin yedeğinde bu meselenin tahlîline girebilir. Siyaset, bu veriler üstünden yapılırsa bir değer taşır. Çünkü, çözüm makamı olmaya namzeddir. Gazeteler dedikodusunu yapsınlar, çeşitli gruplarda şöyle-böyle değerlendirmeler yapılsın. Ama siyaset, bu kanlı siyasî dönemi ihtiyatla ağzına almak zorundadır. Biz, bu acıyı yaşayanlar olarak bunu bekleriz.

         

         

        Derdimiz Neydi? Ne İstiyorduk? Biz Kimdik?

         

        Biz, komunizmin reaksiyonu olarak doğmuş bir hareketin mensupları değildik. Bizi anlamak için çok daha gerilere gitmek gerekir. Biz, dağılan bir imparatorluğun sahibi, bir zamanlar dünyaya hükmederken, kendi canıyla uğraşma durumuna düşürülen bir milletin mensubu olduğu şuuruyla içi yananların hareketiydik. Türk Ocakları hangi ihtiyaçla ve hangi ruhla kurulmuşsa, biz de o ruhu taşıyorduk. 1911’de dağılan bir imparatorluğa yanarken, “elimiz kolumuz dışarıda kaldı…” dediğimiz şu güzelim Türkiye’den bile bizi mahrum etme gayretlerine şahid oluyorduk. Komunizme reaksiyon göstermemizin sebebi buydu.

         

        Biz emperyal rüyalar görmeye bile hazırdık. Irsıyetin o kanunları, bizim için geçerliydi. Dünyaya nizam verdiğimiz devirleri özlüyorduk. Hedefimiz, yine o idi. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, içimizdeydi. İki bin yıllık bir ideali gerçekleştiren Yahudilik gözlerimiz önünde yükseliyordu. Sömürgecilik düşünden uyanmak istemeyen, kan emici batı, bütün hoyratlığıyla, egosuna odun taşımaya ve bu uğurda kendisinden başka herkesi tepelemeye hazır vaziyette dişini göstermeye devam ediyordu.  Ve nihayet, ağırlıklı olarak Rus emellerinin yeni bir versiyonu olarak yaşanan komunizm rüyası, çığ gibi büyüyerek dünyayı efsunluyordu. Efsunlanmış bir büyük zümre de, güzelim memleketimizde, yumruğunu sıkmış, başımıza indirmek için fırsat kolluyordu.

         

        O yumruk, pek çok yere, pek çok memleketin, pek çok milletin başına inmişti. 2. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde, Almanya’yı ikiye bölmüş, Bulgaristan’ı, Polonya’yı sıkı sıkı pençesine almış, doymamıştı. Romanya, Sırbistan, Arnavutluk, o Marksist çizginin değişik uygulamalarıyla tanışmıştı. Çekoslavakya, Macaristan, benim neslimin bildiği akıl almaz vahşetlerle Demirperde’ye katılmışlardı. Halk irfânının kesin bir hükümle yüzyıllardır söylediği gibi, “Moskof yine Moskof”tu ve vahşeti, yine aynıydı.

         

        Bu oyunu bozmak, Türk Devleti’nin işiydi. Buna şüphe yok. Devlet de, şu veya bu ölçüde, komunizmle mücadele ediyordu. Ancak, unutmamak gereken bir nokta var: Her hareket, kendisine benzer karakterde hareketlerle savuşturulabilir. Diğer taraftan, geniş halk kitlelerinde taraftar bulmayan bir hareket, devlet eliyle de yürütülse, başarı ihtimali yoktur. Komunizm hareketi de, dalga dalga yayılıyor ve kontrol altına alınamayacak kadar yaygınlaşıyor ve katılanlar çığ gibi büyüyordu. Devlet eliyle bu hareketi bastırmak neredeyse imkânsızdı.

         

        Bu sözlerimle, milliyetçilerin darbelere yardımcı olduğunu söylemediğim açık. Çok yönlü ve karmaşık toplum olayları ve olgular karşısındayız. Bu hadiselerin temas ettiğim yüzlerine dikkat edilmediği kanaatindeyim. Şunu kesin olarak söyleyebiliyorum: Milliyetçiler olmasa, Türkiye, çok büyük ihtimalle, komunist bir darbenin hedefi olabilirdi.

                                                         

        (…)Evet, bizim milliyetçiliğimizin komunizme reaksiyon gibi görülmesi yanlış bir fikirdir. Milletler ve milliyetçilikler, her devrin şartlarına göre şekillenmeseler de, taktik ve stratejik tavır alışları değişir. Türk Milletinin bekâsı ve en yüksek seviyede yaşaması hedefi değişmez. Milliyetçiler için, her devirde bu böyledir. Oğuz Ata da, Korkud Ata da böyle söyler. Mete Han’da, Bilge Kağan’da bu hedef değişmez. Fatih’te, Kânûnî’de yine hedef Türk Cihan Hâkimiyeti’dir. Adı ne olursa olsun, dillendirilsin veya dillendirilmesin, bu budur ve böyledir.  Osman Turan da, Atsız da, Türkeş de, Yahya Kemâl de, Sâmiha Ayverdi de, Yılmaz Öztuna da bunu söyler. Türk Milleti’nin tarihî misyonu ve bu misyonun hem ifadesi, hem de hedefi, aynen Türk Milliyetçileri’nin de idealidir. Bunu, 1200 yıl önce Tek tanrı inancıyla yapar, zaman zaman başka dinlere mensub olarak yapar; bin yıldan aşkın bir zamandır İslam imanıyla göğsü kabarmış olarak yapar. Her halde ve kârda yapar. Milliyetçilik milletle ilgilidir. Devre ve zamana göre değişen, vasıtalardır ve inanış şekilleridir. Fakat millete olan inanç aynıdır.

         

        Üstelik Türk, bunu hiçbir zaman ırkçı denebilecek eğilimlere prim vermeden yapar. Kendi üstünlüğüne inanışı, kendine inanışla ilgilidir. Bunu bir kutsal vergi olarak görür. Türk’ün Kağan’ı, Hakan’ı tanrının görevlendirdiği, güç verdiği önderdir. Üstünlükse bu üstünlük vardır. Yaratandan alınan bir görev şuuru, onu devamlı dikkatte tutar. Savruk, başına buyruk bir yaşayışı olamaz. Kitleye adanmıştır. Onun idare ettiği millet de, aynı prensiplere bağlıdır. Türk’ün üstünlüğü prensibe bağlılıkla anlaşılabilecek ve ölçülebilecek bir üstünlüktür. Muhtemelen, tasavvuf düşüncesinin, son bin yılımıza damga vurmasının temel sebebi de bu ırkî hasletlerimizle tam olarak bağdaşır olmasıdır.

         

         

        Milliyetçilik, uzun süreli karamsarlığa müsait değildir. Hatta, buna izin vermez. Karamsarlığın düzen tutturduğu yerde, milliyetçilik barınamaz.         

        (…)Milliyetçilik bir aydın hareketiydi. Modern devirdeki ilk şekillenmeye bakılırsa, hemen en önemli aydınların bu hareketi başlattığı görülür. Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa’dan Ziya Gökalp’a, hattâ Atsız’a kadar gelen zincirde, memleketin kaymak tabakasının milliyetçi olduğu görülür. Hem milliyetçi, hem de modernisttirler. Hemen hepsi batıya bakar. Yenildiğimiz batının üstünlüklerini alarak yükseleceğimiz kanaatindedirler. Hedef, Türklüğün yükselişidir. Bu değişmez. Değişen hep ifade ettiğimiz gibi vasıtalardır. Gelinen noktada, bu vasıtalar, batının elindeki enstrümanlardır. Başını alıp giden teknoloji ve onu idare eden düşünceler, bizim milliyetçiliğimizin de kullanarak milletini yücelteceği yolları gösterecektir.         

        Kayıtsız şartsız batıya yönelmenin emniyet sübabı kültürel değerlerin korunması olarak konsa da, düşünce-kültür-medeniyet ekseninde kendisine ait olandan şüphe eden veya küçük gören, terk edilmesini isteyen anlayışlar da boy verir. Milliyetçilik içinde yer bulması garipsenecek bu durumun derin izlerini Cumhuriyet’in kuruluşunda yaşadık.         

        Cumhuriyet, Türk Milliyetçiliği’ne dayanır. Cumhuriyet’i kuranlar Türk Milliyetçileri idiler. Cumhuriyet, bir kültür ihtilâli de getirmiştir. Bu ihtilâlin mantığı Milliyetçilik fikriyle bazı temel zıdlıklar gösteriyor. Milliyetçilik, en basit mânâda milleti sevmek olarak, yani bir zamanlar bazılarının kullandığı gibi “milletçilik” olarak târîf edildiği takdirde, bu zıdlık gün gibi açığa çıkar. Siz milleti seveceksiniz, ama o milletin değerlerini, bin yıllar içinde yarattığı kültür unsurlarını, yaşama üslûbunu beğenmeyeceksiniz. Beğenmemek mümkündür, bozulma ve sapmalardan bahsetmek de mümkündür. Bunların bir kısmını ayıklamayı düşünmek de mümkündür. Ama, çoğunu değiştirmeye kalkmak ve bin yıl içinde gelişenlere en azından soğuk bakmak anlaşılır şey değildir.         

        Dille, dinle, tarihle oynamak mânâsına gelebilecek mühendislikler, en tehlikeli olanlardır. Bunu da Türklük adına, yani bir çeşit Türk Milliyetçiliği adına yapmak, görülmemiş bir ihtilâl mantığı olarak da kabul edilebilir. En keskin bakışla bunlar söylenebilir. Hatta, daha ileri değerlendirmelere bile müsait bir uygulama karşısındayız. Hadi onları da yazmış olalım.

         

        Mao’nun Kültür İhtilâli, bu bizim ihtilâlimizden daha muhafazakârdır. Sovyet İhtilâli, dile ve kültüre dokunmamıştır. Dine dokunmuştur, sosyal yapılara dokunmuştur, ama temel millet karakteristiğini veren unsurları korumakta olağanüstü denecek şekilde titizlendiği bile söylenebilir. Yani, bir bakıma, Bolşevikler, yaygın kullanılışıyla komunistler, tam bir Rus milliyetçisi gibi hareket etmişlerdir. Dille oynamamak, bunun en büyük anahtarıdır.

         

        Aradan 80 yıl geçmiştir. Cumhuriyet’e, olabildiğince objektif bakabilecek aydınlarımızın yetişmiş olması lazımdır. Üniversitelerimiz, zaten bu karakterde olmalıdır. “Objektif bakış”tan bahsederken, illâ “menfî” ve “aykırı” bakışları anlamamalıyız. “Tarihle yüzleşme”den söz edenlerin tarihe ve Türk’e en azından suçlu yaftası vurmak isteyen peşin hükümlerine düşme tehlikesi her zaman vardır. Bu tip yüzleşmeden bahsedenler, “Ben senin hakkında bir hüküm verdim. Bunu niçin kabullenmiyorsun?” diyen bir hesap sorucu mevkıındedirler. Bilme, anlama, objektivite, ilim vesair hususlara iltifatları yoktur. Kendi tabirleriyle söylemek en doğrusudur: Birilerine “dayatıyorsunuz” derken “dayatırlar”. Bu acaip yaftalama, yeni devirlerin işi değildir. Ama, Türk Milletinin ferdlerinden büyük bir parça koparması yenidir. Bu memleket, iki asırdır okumuşlarının kendisine düşmanlığına ve akıl almaz aşağılamalarına ma’ruzdur.

         

        Doğrudan doğruya tarihine saldırma da yeni değildir.

         

        Bir yanlıştan bir yanlışa gide gele asırlar geçirmiş bir milletin çocuklarıyız. Doğruyu ıskalamak konusundaki isabetimiz parmak ısırtacak noktadadır.

         

        Atatürk, büyük bir inkılâplar silsilesiyle geldi. Yeni bir rejim kurduğu için, kendisinden öncekileri reddetti. Bin yıllık, parıl parıl parlayan tarih döneminin üzeri örtülür gibi oldu. İnönü geldi, Atatürk döneminin üstü örtülür gibi oldu. Menderes ve diğerleri hep bir öncekinin rövanşına oynadılar. Burada bir sıkıntılı durum yok mu?

         

        Bu tarz hareketleri tahlil ve tenkîd edecek bir entelijansıyamız yetişmedi. Türk solu ve sağında, hep merkezi ve merkez fikirleri tenkîd ederek, aşırılıklarla hareket sahası açma vardır. Bu saatin zembereğini yerli ihtiyaçlar ve anlayışlar kurmamıştır. Hep kendine karşı ve hep kendisini acımasızca hırpalayan bu aydın tipi, tuhaf bir montajdır. Her milletin okumuşu daha çok milliyetçidir ve iyi tarafları öne çıkarmak ve büyütmek ister. Bizimkiler, hata ararlar. Dünyanın en asil ve en medenî milleti olmakla övünmeliydik. Dünyanın, Eflatun’un bahsettiği “ideal devlet” fikrine en yakın uygulamasını Osmanlı Devleti’yle kurduğumuzu söyleyen Toynbbee’ye olsun kulak verebilmeliydik.  O Toynbee ki önceleri bize düşman ve düşmanlık etmiş büyük bir tarihçiydi. O insafa geldi, ama bizimkiler insafa gelmedi.

         

        Milliyetçiler’in önünde bu aydın tipini mahkûm edecek bilgi ve onu yayacak vasıtalar olmalıydı. Yeni,  “kendine dost aydın tipi” onlar arasından çıkmalı ve Türklüğün geleceğinin ufkunda şâhâne örnekler olarak parlamalıydı. 

         

         

*****

 

        Türk Milliyetçiliği, evet bir aydın hareketi olarak başladı. Bizim aklımız erip de bu harekete katıldığımız dönemlerde de hala bir aydın hareketiydi. Meselelerin üzerine giden, anlamaya ve anlatmaya çalışan içi yangın insanlar milliyetçilerdi. 1911-1969 arasında kesin olarak böyledir. 1969’dan sonra bir parça değişmeler başlamıştır, çünkü büyüme çok hızlanmıştır. Bir aydın ve elit hareketinin kitleleri içine alması tehlikeli bir süreçtir. Kalabalık, alıp götüren bir sel gibidir. Kontrol edilmesi zordur. Barajları, bariyerleri kurulamaz. Dolayısiyle, bir fikir hareketinin yayılması ve genişlemesi çok yavaş olmalıdır ki, asıl mayasını tutturabilsin.

         

        Bizim milliyetçiliğimizin de böyle bir erken şişme problemi olduğu açıktır. Bu erken çoğalma, kaliteyi düşürdü ve milliyetçilik, özünden koparılmış din ve dînî hayatın düştüğü duruma paralel bir yola girdi. Giderek de, o yeni din anlayışının geldiği derenin suyuyla karıştı. Beraber sel olup akmaya başladılar.

         

        1970’e gelindiğinde bu durumun işaretlerini görmek pek kolay değildi. Taşradan büyük merkezlere akın akın gelen bir milliyetçi gençlik vardı. Ancak, bu gelenler, büyük ölçüde bilgilenmeye, öğrenmeye açıktı. Milliyetçiliğin bilmekle olacağını düşündüren bir ortam vardı. Evet milliyetçilik öncelikle bir duygu meselesiydi, ama bu duyguyu bilgiyle takviye etmek, o üstün fikrin değerli bir elemanı olmak ihtiyacı kuvvetle duyulurdu.

         

        Esefle kaydetmek gerekir ki, bunu yapamadık. Memleketin en incelmişlerini çıkaran bir hareket, şehirli karakterinden köylü karakterine evrilirken, yüksek yaratıcılığını da kaybeder gibi oldu.


Türk Yurdu Dergisi - Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Bu yazı 1802 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum