"UZUN İNCE BİR YOLDAYIM" - Hikâye: Necdet Ekici

"UZUN İNCE BİR YOLDAYIM" - Hikâye: Necdet Ekici
18 Ekim 2020 - 18:01

“UZUN İNCE BİR YOLDAYIM”
Hikâye: Necdet Ekici
Resim: Ergün Bilgi


Çığırtkan öfkeler saçarak dağları yara yara gelen motosiklet, çatal kapının önünde durdu. Hiç olmadık bir zamanda tahammül gücümü zorlayan, içimi geren bu vahşi sesin sabırla gitmesini bekledim, ama gitmedi. O mavi sessizliği, dayanılmaz esmer bir gürültüyle kirletip duruyordu.
Gözlerimi elimdeki kitaptan aldığımda motosiklet üzerindeki yeni yetme oğlanın bana bakıp bir şeyler anlatmaya çalıştığını gördüm. Şüphesiz ya birilerini soruyor ya da lazım olan bir hacet istiyordu.
Uzaktan uzağa yarısını anlayamadığım kırık dökük cümleler ünledi:
– Pusula pusula! Size değecekmiş. Aşağıdan göndermişler! Yayla dolmuşçusu... Bahri getirmiş. Ver dedi!
Yanına vardım. Çocuk, muska gibi katlı üçgen bir kâğıdı elime tutuşturuverdi.
Daha söylenenleri tam olarak anlamadan, gönderilen muska gibi katlı kâğıdı açıp okumadan, bir de baktım, çocuk çoktan gitmişti. Elimdeki pusulayı ayaküstü oracıkta okudum ve dondum:
“Annen düştü. Acele gel!”
Dağlarda gövdesine yıldırım düşen ulu ağaçlar gibi sarsıldım.
Yeterince açık olmayan, kimin yazdığı şimdilik meçhul, bu imzasız kâğıt parçasını tekrar tekrar okudum. Belki yeterince açıktı da asıl müphemiyeti ona ben yüklüyordum: “Annen düştü, acele gel!” Her okuyuşumda sanki gökyüzü parçalanıyor, gökyüzündeki yıldızlar pul pul kucağıma savruluyordu. Olduğum yere çakılıp kalmıştım.
Üslûp ve yazı babamın değil; demek başkası göndermişti. Belki de babamın yazacak kadar vakti olmamıştı. Annem nereden düşmüş? Ne düşmesi? Yoksa “düşmek” sözüyle başka bir şey mi kastedilmişti? Aman Allah’ım! İçime bir burgu gibi işleyen “acele” kelimesi de neyin nesiydi? Durum çok vahim ki “Acele gel!” diyordu. Annemin başında bir felaket olduğu kesindi! O kelimeyi söylemeye şimdilik dilim varmıyordu. Hani derler ya, “söyleyenden anlayan arif ola”. diye. Daha nasıl anlatılacaktı? Yeterince açıktı işte! Böyle durum-larda bazı şeyler yumuşatılarak söylenmez mi? Her zaman bir ümit ışığı konularak ifade edilmez miydi? Damdan düşer gibi üslupsuz mu olacaktı her şey? Daha ne duruyordum? “Acele gel!” denmiyor muydu?
Anacığım, canım anacığım ne oldu sana? Oğlum perişan olmasın, torunlarım aç kalmasın, gelinim kimseye muhtaç olmasın diye nice dolmuşçulara yüzünün suyunu döküp yaylalara erzak çıkınları gönderen anam! Yemeyip yediren, içmeyip içiren, giymeyip giydiren cefakâr anam! Sattığı süt paralarını kuruş kuruş biriktirip babamı hacca gönderen anam! Amcalarımın arada kalan çocuklarına evinin kapısını açıp besleyen, büyüten, kendi öz evladı gibi üzerine titreyen anam! Bizi okutabilmek için Çukurova’nın ateşten koza tarlalarında çapa vuran, ırgatlık yapan anam, ne oldu sana?
Gözlerim hâlâ elimde kelebek misali titreyen pusuladaydı. Galiba tuhaf bir şeylerin olduğunu sezmiş olacak ki eşimin yanıma geldiğini elimdeki kâğıdı alırken fark ettim.
– Ne oldu? Darmadağınıksın?
-Pusula… Annen diyor.
Sessizce okudu. Bir garip gözlerime baktı ve hiç yorum yapmadı. Yoksa o da mı benim anladığım gibi anlamıştı.
İstiyordum ki, “Bunda ne var?” desin. “Senin okuduğunu ben de okudum. Annen birazcık rahatsızlanmış hepsi o kadar. Yardımcı olman için seni çağırıyor. Üstelik yaşamadığı filan da söylenmiyor. Metin ol bakalım! Sana haber vermesi gayet tabii değil mi? Şu haline bak! Topla kendini! Çocukların önü sıra ayıp olmuyor mu?”
Hiç biri olmadı. O an suni de olsa birkaç teselli cümlesini duymayı ne çok isterdim. İnsan ruhu böyledir işte: Zayıf anlarda bildiği halde gerçekliği olmayan yapay sözlerden medet umar. Yeni dayanaklar, umutlar, yalanlar, güçlü sözler ister. Kandırılmayı, ikna edilmeyi bekler.
– Çol-çocuğa karşı bir şey belli etme. Hazırlan hemen gidiyoruz!
Eşim söyledi bunu. Acı poyraz vurmuş güz çiçeği gibi titrediğimin farkında. Eşimin yorum yapmaması içimde taşıdığım şüphelerimi, önsezilerimi daha da güçlendiriyordu. Motor gürültüleri ne ki şimdi dünyanın bütün gürültülerini ben taşıyordum!
Aceleyle giyindim. Gömleğimi bulsam, pantolonumu bulamıyor; ayakkabılarımı bulsam çoraplarımı giymeyi unutuyordum. Nihayet yanlış vurduğum gömleğimin düğmelerini arabaya binerken eşim düzeltti. Unuttuğum cüzdanımı, kimlik belgelerimi, ehliyetimi o getirdi.
– Dur, dedi. “Bu halinle sen araba kullanamazsın. Yeni bir felake-tin daha kapısını açmayalım.”
“Felaket” sözü ruhumun zifiri derinliklerinde çakan mavi bir şimşek yalımı gibi titreşip söndü.
Taş duvar örüyordu. Küçük kaynım İsa’yı çağırdı. Az ötede ayaküstü “hımır hımır” konuştular. İsa hemen üzerini değiştirip geldi.
Hava birden değişmeye başladı. Gökyüzü kirlendi.
Asıl kirlenme benim içimdeydi. Kava düşen çıngıyı ben taşıyor-dum. Ağaca inen yıldırımla ben yanıyordum. Gökyüzünde yitirdiğim güneşi ben arıyordum. Annem, başında ak yazmasıyla sürekli gözlerimin önünde.
Oğlanlara gerekli tembihleri yapıp yakın bir iki komşuya da üstü kapalı şeyler söyleyip çocukların emanetini attıktan sonra besmele çekerek yola çıktık. Keskin virajları olan kıvrım kıvrım daracık yol-lardan aşağı doğru hızla inmeye başladık. Ne zirveden aşağı boz benekli bir yılan gibi akan kaygan nemli yolların ne de sağ yanımda aniden bir “Gayya Kuyusu” gibi beliren ürpertili uçurumların farkın-daydım. Gözlerimde bir sarı alev... Zaman durmuştu. Her şey hızla geriye kayıyor; uzun, ince yollar bir türlü bitmiyordu.
Dış uyarıcıların insan beyniyle iletişim kuramadığı böyle anlarda, yoğun bir düşünce yorgunluğunu yaşayan insan, gerçekte kendi dün-yasında başkalarıyla konuşan meczuplar gibi maziperest oluyor. Hatıralar şehrine sanal yolculuklardan, geriye dönüşlerden bir türlü kurtulamıyor.
Belki ben de öyleydim:
“... Koro halinde yükselen “Allah Allah” sesleriyle uyanmıştım. Koca otobüs beşik gibi sallanıyordu. Önce rüyadayım sandım. Sım-sıkı annemin göğsündeydim. Dudaklarında her zaman gök gürlerken söylediği “Allahumme” ile başlayan sözcükler... Yolcular patır patır üzerimizde; balık istifi gibi ara koridorlarda... Annemin yüzü bir kele-bek misali cama sıvalı. İnsanlar sürekli bağırıyorlar: “Ay, aman, of, Allah!” Çekilen besmeleler, eşhedüler... Bu insanlar niye yatık? Neden devrilen ağaçlar gibi üst üste? Bu amcanın şakağından niçin kan sızıyor? Annem niye hep benim adımla feryat ediyor? Otobüsün kapısı niçin gökyüzüne doğru açılıyor? Bütün ağaçlar neden baş aşağı? Sürekli “Panik yapmayın, teker teker!” diyen şu sakallı adam neden o duman renkli boşluğu önce kendini atmıyor?
Gördüklerimin bir rüya olmadığını anlıyordum.
Bütün bedenimi zehirli sarmaşıklar gibi saran yabancı bir korku. İrileşmiş sulu gözlerle ağlıyordum. Annem sürekli teskin ediyordu beni: “Korkma! Ağlama! Kurtulacağız inşallah! Biraz aşağı kay. Nefes alabiliyor musun? Elin mi acıdı?” Koltukların altında demir kafes içine sıkışmış gibiydim.
– Anne tuvaletim geldi!
– Hah tam zamanını buldun! Oraya bırak!
– Olmaz!
– O zaman altına yap!
– Anne!
– Sus artık! Sık kendini biraz!
İtilen, çekilen, kısılan bir sürü ayak görüyordum. Çok sıkışmama rağmen yine de tuvaletimi yapmamıştım. Annemin dizleri beni koruyan iki sütun.
Emredici, kalın bir erkek sesi:
– Kırın camları!
Herkes pat pat yumruklarla camları dövüyordu. Kırmak mümkün mü? Sonra bir iki şangırtı. Otobüs hâlâ bir ağaç üzerine konan tahte-revalli gibi inip kalkıyordu. O an ölümle hayat arasında hassas bir dengede olduğumuzu çocuk yüreğimle anlıyordum.
– İzdiham yapmayın!
– Kimse yerinden oynamasın!
– Gelmeyin beriye!
Buna rağmen yeniden bir birini çiğneyenler, öne atılanlar, tepeleyenler... Ölü-ürpertili benizler... Çakmak çakmak sulu gözler... Sarı-lanlar... Ağlayanlar... Çığlıklar… Can pazarı.
Az sonra rahatlamıştım. Annem çekip aldı beni demir kafes içinden. Gerilen ip üzerinde bir rampa çıkar gibi gökyüzüne açılan o be-yaz boşluğa tetikte ilerliyorduk. Boşluk, hayat demekti!
Otobüs hâlâ sallanıyordu. Mayınlı bir tarlada yürümüşçesine dikkatliydik. Lastikleri belik belik sallanan o küçük kapıya annem önce beni uzattı. Kartal pençesi güçlü bir el, incecik kanatlarımdan kavradı. Hoop dışarıdayım! Aslında otobüsün üstünde. Sonra iki bileğinden tutularak annem. Aynı yöntemle diğerleri...
Dışarıda buz kesen bir hava vardı. Çıplak ayaklarımın karla ilk teması. Her taraf çiğnenmiş kirli vıcık vıcık kar. Titriyordum.
Söylediklerine göre Saraycık’ta kalmışız. Bir zirveymiş! Çukurova daha çok uzakmış. Otobüs kayarak yan yatmış. Biraz daha kaysaymış uçuruma gidebilirmişiz. Cenab-ı Allah korumuş. Verilen sa-dakamız varmış. Herkes böyle diyordu.
Soğuk iliklerimde. Çenemde yoğun bir takırtı. Çıplak ayaklarımla yerinde sayan öğrenciler gibiydim. Ayakkabılarımın otobüste kaldığını biliyordum. Ulaşmamız o kadar imkânsız ki! Annem kucağına aldı beni. Başındaki ak yazmasını çıkarıp sımsıkı “keçik” yaptı başıma. Yere çömeliyor, önce eteğine sarıyor, sonra dudaklarıyla hohlayarak kıpkırmızı olmuş ayaklarımı ısıtmaya çalışıyordu. Nihayet göğsüne gömdü beni. Şimdilik ılık bir yumuşaklığın içindeydim.
Kar sürekli yağıyordu. Deli-dolu esen keskin bir rüzgâr, sanki yeryüzünün bütün karlarım yüzümüze gözümüze savuruyordu. Koyun-lar gibi sımsıkı kümelenmiştik olduğumuz yere. Annemin saçlarında öbek öbek karlar...
– Tipi, diyordu birisi. “Böyle devam ederse hepimiz ölürüz!”
Tekrar otobüse girmekten bahsediyordu bir başkası. Öbürü ona çıkışırcasına itiraz ediyordu:
– Otobüs kıla bağlı! Arkası uçurumda, yan yatık sallanıp duru-yor! Olur mu hiç?
Muavin elinde takoz, mosmor olmuş bir yüzle dönüp duruyordu. Şoför, çömelmiş; parmağında sigara, alık alık otobüse bakıyordu.
Annem beni sordu:
– Ağrır bir yerin var mı? Çok üşüyor musun?
Çok üşüdüğüm halde ilk defa yalan söylemiştim:
– Yok, hiç üşümüyorum. Kulaklarım da, ayaklarım da iyi. Burnum da üşümüyor (!)
Kurt gibi uluyan bir ıslık... Sonra o ıslığı yutan daha büyük bir ıslık. Bütün tabiat uğulduyordu: Kar yüklü dallar, bembeyaz ağaçlar, gökyüzüne gömülen dağlar, siyah direkler, direklere asılı çizgi gibi teller, yine o ses! Ürperiyordum. Başım annemin kucağında.
– Burada böyle bekleyemeyiz! Az sonra kar yolları kesecek!
– Biraz daha kalırsak kurda-kuşa yem olacağız!
İçime damlayan yeni korkular: “Kurda kuşa yem olmak, uluyan sesler... O sesin hayalimdeki ilk çağ yaratıkları!
– Anne, “Uuu!” diyen ne?
– O rüzgâr yavrum.
Islık çalan, uluyan, konuşan rüzgârı ilk defa duyuyordum. Yoğun bir tipi altındaydık. Kümelenen insanlar penguenler gibi bir birlerine daha sıkı sokuluyorlardı. Umutsuz, korku dolu bekleyiş sürüyordu. Üzerimiz yorgan gibi karla örtülmüştü. Her geçen dakika o yumuşak beyazlığa biraz daha gömülüyorduk. Annem sanki kardan bir adam; ben ise kucağında onun çocuğu!
– Kimseyi uyutmayın, diyordu otobüste gördüğüm o kara sakallı adam.
Az sonra aynı ses bir muştu gibi yeniden gürledi:
– Haydi, herkes hazırlansın! İlerde “Cankurtaran Evi” varmış. Beş kilometre ya çeker, ya çekmezmiş. Kendimizi “Bakımevi”ne attık mı tamam. Bir birinizi kaybetmeden sıra halinde yürüyün. Acele edin yol kayboluyor!
O sessiz, hareketsiz, uyuşuk beyaz kütle birden hareketlendi. Her-kes üzerindeki karı silkeleyerek kalktı. Bazen sıra, bazen dağınık, arkamızdan düşman kovalarcasına yürüyorduk. Ben annemin sır-tındaydım. Yüzümü beline yapıştırdım. Çok geçmeden ikimizin arası karla doldu. Annemin o kara saçları bembeyazdı. Yandan sarkan çıplak ayaklarım hiç bu kadar uyuşmamıştı. Burnum, kulaklarım sanki düşecekti. Uluyan rüzgâr, arada bir yağlı kırbaç gibi iniyordu suratlarımıza. Korkumdan hiç ses çıkarmıyordum. Galiba annem ses çıkarmadığımdan şüphelenmiş olacak ki arada bir endişeli soruyor-du:
– Yavrum yaşıyor musun? Ses ver!
– Yaşıyorum anneciğim!
– Sakın uyuma! Uykun gelirse haber ver, tamam mı?
– Tamam.
Az sonra aynı sorular bir daha.
Bir ara önümüzde ve arkamızda kimseciklerin kalmadığını fark ettim. Kar, tül perde gibi iniyordu. Beş metre ilerimizi göremiyorduk. Annem ilk defa durdu. Söylemese de onun yorulduğunu hissediyor-dum.
– İndir beni yürüyeceğim!
O, başka bir şey soruyordu bana:
– Yol şöyle gidiyordu değil mi? Ama direkler niye tepeye doğru çı-kıyor ya?
– İndir beni!
– Sus da soruma cevap ver!
– İndir beni!
Sözümü tutmuştu. Yerdeydim. Elim annemin elinde. Rüzgâr us-tura gibi yalıyordu mosmor katılaşmış suratlarımızı. Diz kapaklarıma kadar kardaydım. Yuvasından yere düşmüş “kızıl et” kuş yav-ruları misali titriyordum. Gözlerim annemin gözlerinde. Annem bir sağa, bir sola bakıyordu.
– Ama önümüzde izler de yok! Allah Allah!
İçimde müthiş bir suçluluk duygusu. Annemi simsiyah görüyor-dum. Eli kaşında siper, gözleri sanki iki namlu, sürekli ufka bakıyor-du.
– Allah’ım, alacaksan benim canımı al! Oğlumu, yavrumu bağışla! O daha sabi, günahsız!
İçime düşen meçhul korkular, koyuverdim ağıtı. Annem bana sa-rıldı.
İşte o an arkamızda iki karartı belirdi. Gittikçe yakınlaşan, yakınlaştıkça büyüyen o iki karanlık kütle bir nefes kadar yakınımızdaydı. Korkudan anneme iyice sarıldım. Başları poşu ile sarılı o iki karaltıdan biri konuştu:
– Niye arkada kaldınız bacı? Durmayın, bizi takip edin hadi! Kaybolursunuz sonra!
Yeniden annemin sırtındaydım. Yürüyor yürüyordu annem. Du-daklarında hep aynı soru: “Yavrum yaşıyor musun? Ses ver!”
Nihayet “Bakımevi”ne gelebilmiştik. Ortalık aşer-mahşer yeriydi. Yanık yağ kokan, varilden bozma dev bir soba gürül gürül yanıyordu. Mantar kadar hareketsiz, cansız ayaklarımda sanki bir yılan zehri. Dayanılmaz bir işkence altındaydım. Annem gözümde artık bir kah-ramandı!”
Duyduğumuza göre babam arkadan traktörle geliyormuş. Kar yolları kesmiş. Annemin aklı şimdi hep oradaydı. Sabaha kadar kaç kez kapıya gitti, geldi, haber sordu. Onu ilk defa sessizce ağlarken gördüm. Uyandığımda babam yanımda değil mi? Demek o da kur-tulmuştu! Sarıldım”
***
Kulağımda ağır bir basınç. Zonklayan itici ağırlıkla sanki bir rü-yadan uyanır gibi uyandım. Demek yayladan şehre inmişiz. Saçla-rımda ılık rüzgârlar; gözlerimde hızla geriye kayan serviler. Asfalt bir yoldayız. Yaklaştıkça göğsümde kabaran bir ateş denizi: Annem
Araba sokağa henüz girdi. Birkaç dakika sonra annemlerde olacağım. Allah’a sürekli dua ediyor; kendimi, verilecek en kötü felaket haberine hazırlıklı kılmaya çalışıyordum! Yüreğim iğne iğne kanı-yordu. Kırılan gül, kayan yıldız, boşanan sağanak, batan güneş, ka-raran gökyüzü, tutulan ay, kopan çığ, çatlayan toprak, yağan kar, vuran dolu, düşen yıldırım, hüzünlü lale hepsi bende! İnen bayrak, düşen kale, dağılan ordular, yanan saraylar, kasvetli viraneler, öten baykuşlar, yitirilen yürekler, kuruyan çaylar hepsi benim içimde!”

Tanıdık birkaç kişi geldi karşımızdan. Önce durur gibi oldular, sonra bir garip bana baktılar. Hiç bir şey demeden geçip gittiler. Yoksa onları yüreksiz kılan ben miydim?
Korkularımın üzerine yeni korkular eklendi.
Arabadan indik. Dış kapının önüne bir iki araba park etmişti. Başları kapalı, yüzleri mum rengi üç kadın çıktı dışarı. Birinin elinde koca bir bohça. Onlar da matem yüklü gözlerle baktılar bize. Her şey sükût ve sır yüklü. Sormaya cesaret edemiyordum.
İçeri girdik. Evin balkonunda sırtı bize dönük bir kalabalık var. “Eyvah!” dedim. İçime düşen yıldırım, vücudumun yarısını pusulayı aldığım an götürmüştü; diğer yarısını ise şimdi. Dizlerimde bir çözül-me, yürüyemiyordum. Eşimin koluma girdiğini hissettim.
– Oğlu geldi oğlu! dediler hep bir ağızdan.
Sırtı bize dönük kalabalık açıldı. Annem yer minderinin üzerinde boylu boyunca yatıyordu. Üstüne çiçekli ak bir çarşaf örtülmüş, ha-reketsiz, sessiz öylece duruyordu. İçimde sanki bir dağ devrildi. İyice yaklaştım. Annemin gözleri açıldı. Bütün çiçekler açıldı. Hayal gör-müyordum, düş görmüyordum. Annemin gözleri açık! Özüme düşen bir gül serinliği.
– Anne! dedim, gerisini getiremedim. Yanaklarımda ateşten dam-lalar. Hayır, gül yaprağına düşen jaleler! Mecalsiz bir ses:
– Niye ağlıyorsun oğlum?
– Sevinçten! Sevinçten anne!
Gözlerinde hüzünlü bir hazan:
– Korktun mu?
-Sen Yaşıyorsun ya…
– Dur, dediler. Annen yaralı, incitirsin.
Dudaklarındaki, alnındaki kahve telvesi gibi kurumuş, pıhtılaşmış kanları, morarmış yüzünü o an fark ettim.
– Düştüm. Başım döndü, gözlerim karardı. Merdivenden aşağı kaydım.
Sarılıp öptüm, kokladım. Bütün anneler kırmızı gül mü kokar hep böyle? Yoksa kırmızı güller hep anne mi? 

Bu haber 409 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum