Umut Berhan ŞEN: AVRASYA DENKLEMİNDE TÜRKİYE-ÖZBEKİSTAN İLİŞKİLERİNİN JEOPOLİTİĞİ-1

Umut Berhan ŞEN: AVRASYA DENKLEMİNDE TÜRKİYE-ÖZBEKİSTAN İLİŞKİLERİNİN JEOPOLİTİĞİ-1
05 Ağustos 2021 - 18:39

AVRASYA DENKLEMİNDE TÜRKİYE-ÖZBEKİSTAN İLİŞKİLERİNİN JEOPOLİTİĞİ-1

     Jeopolitik, insanlığı mekan faktörüyle karşılıklı ilişkisi içerisinde inceleyen bir disiplindir. Geçmişte Avrasya merkezli bir dünya imparatorluğu kuran Türk ulusunun tarihsel yükselişinin kökeninde de bu faktör bulunmaktadır. Jeopolitiğin kurucusu Halford Mackinder’in ifadesiyle, ”Asya’nın derinliklerinden gelen ve kıyısal alanlardan azami uzaklıkta veya taşımacılığa kapalı soğuk okyanus mekanları ile çevrelenen bu yayılmacı ve kaynaştırıcı fikir, jeopolitikte Avrasyacılık olarak adlandırılmıştır.” (Halford Mackinder,”Tarihin Coğrafi Kalbi”, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2014, s.41)

    Türk tarihinin zirve noktalarından olan ve günümüzde Özbekistan’ın kültürel ve politik olarak mirasçısı olduğu Timurlu imparatorluğu, tüm bu birleşik jeopolitiği denetimi altında toplamıştı. Timur ve etrafındaki bozkırlı savaşçılar, imparatorluk kurucu enerjileri, oldukça süratli ve sert askeri etkileri sayesinde, Avrasya coğrafyasında dağınık halde yaşayan bozkır kitlelerini ”Türk” adı altında, yeniden tek bir jeopolitik sistemde kaynaştırmayı başarmışlardır.

   Bugün, Avrasya denkleminde Türkiye-Özbekistan ilişkilerini ele alırken, Timurlu imparatorluk vizyonuna göre tanımlanan tarihi perspektifte oluşan Avrasya jeopolitiğine kuşbakışı göz atmak, bugünü ve geleceği değerlendirmemizde önem arz etmektedir.

  Coğrafya, siyasetin maddi dünyasıdır. İbn-i Haldun’dan, Montesquieu’ya dek süregelen pek çok yapısalcı tarihçi, pek çok siyasal düşünür, tarihçi, coğrafya ile siyaset arasındaki bağı anlamaya ya da açıklamaya çalışmıştır. Bu bağı güçlendiren olgu ise; modernizmdir. Zira modern dünyanın koşuları ve zorunlulukları, siyasete coğrafya biçme konusunda kadim zamanların dünyasına göre çok daha önemli ve süratlidir. Bu azmi ve sürati açıklamak gerekirse, modernleşme denilen olgunun elbette ki, entelektüel merakla bağlantılı; hatta bu merakı kışkırtan, yönlendiren bir tarafı da vardır. Fakat bu yönlendirmeler, coğrafya ile siyaset arasında dokunan köklü bağların yol açığı reel politika hesaplamaları sayesinde, günlük toplum yaşamında tezahür edebilmektedir. Son yıllarda, bölgemizde yaşanan gelişmeler gösteriyor ki, reel politik hesaplamalar, coğrafyayla sentezlenerek, bir takım reel politik kurgulamalara dönüşmektedir.

     Avrasya’ya yönelik özgün bir Türk Bakışı oluşturmaya çalışmak, herhalde önümüzdeki yakın süreçte, önemli ve verimli bir politik çaba olacaktır. Bu konuda genç akademisyenleri, analistleri ve stratejistleri yönlendirecek olan bir bilimsel teşvikten ziyade, yakın tarihimizden çıkarabileceğimiz bazı önemli anekdotlar olacaktır. Mesela Dick Chenney’în şu sözünü anımsamamızda yarar görüyorum:

‘Tarihin hiçbir döneminde Hazar Bölgesi kadar bir anda, böylesi bir stratejik öneme sahip olan bir toprak parçası hatırlamıyorum.’

    Elbette ki, yukarıdaki anekdot, Dick Chenney’in şahsi bakış açısından da ziyade, ABD’nin son elli yılda ilmek ilmek ördüğü Asya jeopolitikği stratejisinin dışavurumudur. Peki, Türkiye’nin kendi dengeleri nerededir? Avrasya’ya ulusal bir objektivizm ile yaklaşan yeni bir Türk bakışı mümkün değil mi? İşte, yeni yetişen genç stratejistlerin ve genç akademisyen adaylarının bu sorulara cevap bulmaları gerekmektedir. Zira öyle bir noktaya geldik ki, şimdi asıl soruyla karşı karşıyayız: Türkiye tamamlanmış mıdır? Yani kendi Paradigmamız dinamik bir ilerlemeye devam ediyor mu?

      ”Avrasya Denkleminde Türkiye-Özbekistan Jeopolitiği” olgusunu ele alırken karşımıza çıkan kilit kavram ”paradigma” olmaktadır. Bu kavram 21. yüzyılda en çok kullanılan sosyolojik terimlerin başında gelmektedir. Tarihçiler, siyaset bilimciler ve sosyologlar, bu kavramı, geçmişin sosyal, siyasal ve ekonomik değerlendirmesini yaparken, anahtar bir kavram olarak kullanmaktadırlar.

    Paradigmayı basitçe tanımlarsak; bireyin iç ve dış dünyasını (kendisini ve etrafını) yorumlama, algılama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistem, düzenektir. (Bu tanımlama,  merhum Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun ifadesidir.)

    Bir paradigma, pratikte, yazılı veya yazılı olmayan bir kural ve düzenlemeler bütünüdür. Paradigma kayması, yeni bir oyuna değişim, yeni bir dizi kurallara geçiştir. Kurallar değişince, bütün dünya değişebilir. Bir paradigma kayınca veya yok olunca sistem tekrar sıfıra geri döner. Türk Devlet’inin 1923’te Cumhuriyet rejimine geçişi, rasyonel ve akılcı bir paradigma değişimidir. Zira devletin ve toplumun sağlıklı işleyişi açısından, 600 yıllık Osmanlı hanedanı tasfiye edilmiştir. Yeni paradigma; Mustafa Kemal Atatürk ve onun disiplinli, azimli ve kararlı kadrosunun eseri olan,  Türkiye Cumhuriyeti olmuştur.

    Gelelim bireysel (algısal) paradigmalara;

    Paradigmalarımız bakış açımızı ve bunun sonucunda ortaya çıkan davranış biçimlerimizi yönetir. Bu yüzden de, bu doğrular sistematiğinde oluşturulan paradigmalar kişiden kişiye ve toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Her hangi bir konu üzerinde çok çeşitli yorumların oluşması, kavramsal algılarımızın (yani paradigmalarımızın) birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Her paradigmanın oluşumu asgari olarak 25-40, azami olarak ise 100-120 yıl civarı sürmektedir. Örneğin; Osmanlı’nın Balkanlar’da büyüyüp Avrupa’ya açılması yüz yıl civarı bir süre almıştır. Fatih devrinde (1451-1481)   ise küresel güç haline gelen bir Türk Devlet Paradigması oluşturulmuştur. Dolayısıyla, görüyoruz ki, Türk Devlet paradigmasının, Selçuklu sonrası, yeniden Anadolu coğrafyasında rasyonel bir gerçek, bir olgu haline gelmesi yüz yıl sürmüş; küresel bir olgu ve güç haline gelmesi ise iki yüz yıllık bir süreç içinde gerçekleşmiştir. (Osman Gazi’nin beyliğin başına geçişi 1281-Fatih’in vefatı 1481. Dolayısıyla tam iki yüz yıllık bir süreç yaşanmıştır.)

    Türkiye Cumhuriyeti, paradigma sürecinin tarihsel gelişimi açısından, bakıldığında henüz doksan dört yaşında genç bir sistemdir. Doksan dört yıl, paradigma gelişimi açısından oldukça genç bir evrimleşme sürecidir. Bu sistem, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, gelişim ve yükselişini sürdürecek ve küresel ölçekte bir olgu haline gelecektir. Özbekistan ise artık 30 yılı geride bırakmış ve ulusal paradigmasını oturtmak üzeredir. Kuşkusuz son 5 yılda artan bir ivmeyle devam eden bu paradigma tamamlanma sürecinin mimarı, Özbekistan Cumhurbaşkanı Sn. Şevket Mirziyoyev olmuştur.

      Özbekistan, 35 milyona yaklaşan nüfusu, jeostratejik konumu, köklü tarihi, zengin kültürel değerleri ve ekonomik ağırlığı ile Avrasya’nın huzuru, dirliği ve istikrarı açısından jeopolitik bir öneme sahiptir. Dolayısıyla Türkiye, kardeş ülke Özbekistan ile arasındaki işbirliğinin her alanda gelişmesine büyük önem vermekte ve iki Türk devleti arasındaki özel bağlardan güç alan ilişkilerin ilerletilmesi yönündeki tutumunu korumaktadır. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev’in karşılıklı ziyaretleri sonucunda artan bir ivmeyle stratejik ortaklık düzeyine çıkartılan Türkiye-Özbekistan ilişkileri süratle daha da derinleşmektedir. Zira bizim Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan eden Özbekistan’ı tanımamız sonrası geçen 25 yıl boyunca arzu edilen derecede verimli ve yakın temas sağlanamayan bir devrin ardından, Sn. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, İslam Kerimov’un vefatı sonrası Özbekistan Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Şevket Mirziyoyev ile Kasım 2016’da Semerkant’ta bir araya gelmesiyle beraber, iki Türk devleti arasında yeni ve kararlı bir süreç başlamıştır. Mirziyoyev, 21 yıl aradan sonra Ekim 2017’de Türkiye’yi ziyaret eden ilk Özbekistan cumhurbaşkanı olmuştur. Mirziyoyev’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından taraflar arasında havacılık, ulaştırma, yatırımların geliştirilmesi, diplomasi, eğitim, askeri, sağlık, kültür, ticaret, bankacılık alanlarında 26 anlaşma imzalanmıştır. Ayrıca ziyaret kapsamında ayrıca uzun bir aradan sonra Özbek-Türk İş Forumu düzenlenmiştir.

      Hiç kuşkusuz, bölgesel ilişkiler kendi alanlarında akıp giderler, fakat ülkelere düşen, bunları bir düzen içinde gerçekleştirmektir. Dolayısıyla bu anlamda yeni organizasyonlar düşünmemiz ve işlevsel olarak bunların içerisini doldurmamız gerekmektedir. Çünkü Avrasya coğrafyası, Ortadoğu’dan sonra dünyanın en ciddi petrol, doğalgaz ve maden rezervlerine sahip bölgesidir. ABD, Rusya ve Çin bu bölgeyle ilgili hedeflerini belirlemiş ve stratejilerini uygulamaya başlamışlardır. Dolayısıyla hem Türkiye hem de Özbekistan kendi öz kardeşlerinin yaşadığı bu coğrafya ile ilgili hedef ve stratejilerini en kısa sürede yeniden kurgulamak zorundadır. Bu bağlamda, hem Türkiye’nin hem de Özbekistan’ın, bu coğrafyayla ilgili önemli hedefleri olmalıdır:

1- Kendi arasında birliğini tesis etmiş ve dünyadaki tüm devletlerle eşit ve adil ilişkiler kurabilen Orta Asya Devletler Birliğini hayata geçirmek. Zira Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in 18 Şubat 2005 günü yaptığı ulusa sesleniş konuşmasındaki teklifiyle gündeme gelen Orta Asya Birliği düşüncesi, o günden bu yana ciddi tartışmalara neden olmuştur. Gerek günümüzde tüm dünyayı etkisi altına alan küreselleşme politikaları gerekse SSCB sonrası bölgede oluşan boşluğun doldurulması Orta Asya Birliğini zorunlu kılmaktadır. Tarihin en eski dönemlerinden beri bölgede bir birliktelik içinde yaşayan Orta Asya Türk halkları arasındaki dil, din ve soy birliğinin yanı sıra bu insanların yaşadıkları cumhuriyetlerin kültürel, yapısal ve kurumsal benzerlikleri paylaşmaları böyle bir birliğin oluşumunda büyük avantajlar sağlamaktadır. Ancak gerek bölgede çıkarları bulunan dış güçler gerekse bölge ülkelerinin bu konuda bazı tereddütlere sahip olmaları dolayısıyla bu birliğin yakın bir zamanda oluşumu önünde en büyük engel teşkil etmektedir. Bu bağlamda Sn. Nazarbayev’in “Türk Koridoru” teklifi Türk dünyasının karayoluyla irtibatının sağlanmasının önündeki engelleri kaldıracak ve Doğu’da iki küresel büyük güç arasında sıkışan Orta Asya Türk cumhuriyetlerini de rahatlatacaktır. Ayrıca Türk cumhuriyetlerinin Avrupa ile entegrasyonu açısından da büyük avantajlar söz konusudur. Günümüzde Türk cumhuriyetleri arasındaki ticaret hacmi maalesef henüz istenen düzeye ulaşamamıştır. Bu nedenle, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in ”Türk yatırım fonu ve kalkınma bankasının kurulmasını” teklif etmesi hayati öneme sahiptir.

2-Alfabe Birliği: Türk dünyasınınkültürel açıdan da entegrasyonunun sağlanması açısından en önemli unsur, Latin alfabesine geçiş sürecidir. Zira, alfabe değişikliği bölge ülkelerini sadece Türkiye ve Türk dünyası ile değil, aynı zamanda Batı dünyası ile de yakınlaştıracaktır. Bu bağlamda Türk dünyasının kilit ülkesi Özbekistan, Türkiye Cumhuriyeti alfabesine oldukça benzeyen Özbekçe Latin alfabesine geçiş sürecini 1 Ocak 2023’te tamamlamayı hedeflemektedir.

3-Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan, Pakistan, Kazakistan ve Moğolistan’ın ekonomik, ticari, kültürel ve siyasi olarak entegrasyonunun sağlanması.

4- Özbekistan’ın Türk dünyasının ortak askeri müdahale gücü olan TAKM’ye aktif bir üye olarak katılımın sağlanması.

    Avrasya denkleminde gelişen Türkiye ve Özbekistan jeopolitiği Doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bir enerji koridorunu müşterek biçimde kurmak zorundadır. Çünkü önümüzdeki yeni dönemde bölge dışı güçlerin söz konusu sorunları manipüle etmelerinin önüne geçilmesi önemlidir. Dolayısıyla, başta Türkiye ve Özbekistan olmak üzere Türk devletleri kendi öz dinamiklerini yakalayabilir ve arzu edilen istikrar sağlanırsa,   takip ettikleri dış politikalarında ABD, Rusya veya Çin’e yanaşmak zorunda kalmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, bir dış güçten tehdit algılamayacak derecede güçlü olacaklarından, algıladıkları tehditler için ne ABD ne Rusya ne de Çin’i bir dengeleme aracı olarak kullanmaya gerek kalmayacaktır.

Umut Berhan ŞEN – SASAM Uzmanı [email protected]
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM

Bu haber 336 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum