Umut Berhan ŞEN: AFGAN GÖÇ DALGASI ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER

Umut Berhan ŞEN: AFGAN GÖÇ DALGASI ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER
05 Ağustos 2021 - 18:52

AFGAN GÖÇ DALGASI ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER

Devletimiz ve ülkemizin önünde, ABD’nin Afganistan’la başlayan, Irak ve Suriye ile devam eden müdahaleleriyle yaşanan göç dalgası çok daha ciddi bir tehdit olarak durmaktadır. Taliban güçlerinin Afganistan’ın büyük çoğunluğunu kontrol altına almasıyla birlikte, binlerce Afgan, ülkesini terk ederek, Pakistan ve İran üzerinden Türkiye’ye gelmeye devam etmektedir. Bu ciddi tehdide rağmen, Türkiye göçü en iyi yöneten ülkeler arasında yer almaktadır. Türk Devleti, ABD’nin girdiği her coğrafyada bölgesel istikrarsızlık oluşturduğunun farkındadır ve tedbirlerini bu doğrultuda oluşturmaktadır. Dolayısıyla devletimiz hem küresel adaletsizlikten hem de yüksek yoğunluklu iç çatışmalardan kaynaklanan göç tehditlerine karşı daima teyakkuz halindedir.

    Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle çeşitli göç hareketlerinin odak noktası olmuştur. Ancak, diğer tarihsel hareketlerden farklı olarak Afgan mülteci göçü, barındırdığı riskler ve muhtemel tehdit senaryoları nedeniyle oldukça farklı bir konumda bulunmaktadır. Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti devleti, tüm iç ve dış güvenlik kurumlarıyla bu konudaki muhtelif önlemleri harfiyen almaktadır. Devletimiz gerekli risk ve tehditler konusunda bir güvenlik algoritmasını süratle oluşturabilecek bir devlet gelenek ve vizyonuna sahiptir. Bu çerçevede Afgan mülteci göçünü değerlendirmek gerekmektedir.

   Alınan güvenlik ve denetim tedbirleri çerçevesinde, doğu sınırlarımızda 141 gözetleme ve 109 haberleşme kulesi, 85 komuta kontrol merkezi, 329 kablosuz sensör seti ve elektro-optik kule projesi sayesinde, 560 km’lik kesintisiz ve etkin gözetleme imkânı mevcuttur. Bu etkin güvenlik ve denetim tedbirleri neticesinde, son iki yılda 735 bin düzensiz göçmen yakalanmıştır. Ülkelerine geri gönderilen 170 bin göçmenin 105 binini Afgan mülteciler oluşturmaktadır.

    Ülkemizde belli kesimlerde gittikçe artan sağlıksız bir mülteci nefret söylemi mevcut. Oysa hem geçmişte hem de günümüzde mülteci meselesi ele alınırken Türkiye’nin geçmişte taraf olduğu uluslararası sözleşmelere detaylı biçimde vakıf olmak gerekiyor. Örneğin, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ndeki tanıma göre mülteci; “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişidir.” Türkiye, 1951 Sözleşmesi’nin yanı sıra 1967 Protokolü’ne de coğrafi sınırlama ile taraf. Ayrıca 2014’te yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile birlikte geldikleri ülkeye bakılmaksızın, tüm sığınmacılara ve mültecilere uluslararası standartlara uygun şekilde koruma sağlanıyor. Dolayısıyla mülteci meselesi değerlendirilirken tüm bu sözlşemelere vakıf olarak yorum yapmak en rasyonel ve en sağlıklı değerlendirme yöntemdir.

    Afganistan jeopolitik çatışmaların 150 yıldır bitmediği bir ülke oldu. Günümüzde ise, Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesi sonucu, her gün 1000 civarı Afgan göçmen İran üzerinden ülkemize giriş yapıyor. Taliban Afganistan’da alan hâkimiyetini arttırırken, Suriye’den sonra en çok mülteci üreten ikinci ülke olan Afganistan’dan yeni bir göç dalgası başladı. Fakat bu defa öncekilerden farklı olarak ülkenin kentli ve eğitimli elit kesimi de göç hazırlığında. Zira Taliban’ın zaferi halinde cezalandırılmaktan korkan bu elit (genellikle memurların oluşturduğu) kitle, bir süredir Türkiye’ye gelmenin yollarını aramaktaydı. Bekledikleri fırsat ise şimdi ayaklarına gelmiş oldu. Peki, Türkiye olarak bizim açımızdan bu durumun analizi nasıl yapılabilir?

   Türkiye olarak bizim açımızdan bu durumu riskli kılan; gelen mülteciler arasında ne kadar terörist unsurun (Deaş, Taliban vb.) kamufle olarak bulunduğudur. Çünkü Türkiye Avrupa, Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika’nın birleşim noktasında yer alan, stratejik olarak kilit öneme sahip bir ülkedir. Bu nedenle daima hibrit terör tehditlerine maruz kalmaktadır. Ayrıca Türkiye, az gelişmiş bölgelerle gelişmiş bölgeler arasında bir tampon işlevi görmektedir. Afganistan-İran-Türkiye hattında da benzer bir jeopolitik tampon ilişkisi söz konusudur.

   Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin geçtiğimiz günlerde ”Afganistan’dan 10 milyondan fazla kişi göç etmek zorunda kalabilir” açıklamasını yapması sorunun ne denli büyük ve riskli bir iç güvenlik krizine evrilebileceğinin işaret fişeğidir.

   ABD ve NATO güçleri, Afganistan’dan çekilme sürecini nihayete erdirmek üzere. BM verilerine göre Taliban saldırıları nedeniyle yılbaşından bu yana 223 bin Afgan evlerini terk etmek zorunda kaldı, bu sayı sadece geçen hafta 56 binin üzerindeydi. Bu sayının önemli bir kısmı son 2 haftadır Türkiye’ye giriş yapıyor.

    Afganistan’da bozulan güvenlik durumu, Türkiye’nin son bir yıldır uygulamaya başladığı gönüllü geri gönderme programını da olumsuz etkiliyor. Zaten kayıtsız göçmenleri vakaya göre değişen miktarlarda para karşılığında geri göndermeyi amaçlayan program ilgi de görmüyor.

    İran üzerinden Türkiye’ye ulaşan Afganların çoğu 16 ile 25 yaşları arasında erkeklerden oluşuyor. Burada ilginç olan, gelen bu genç kitlenin içerisinde oldukça iyi Türkçe konuşanların bulunmasıdır. Bu da akla ister istemez, mülteciler arasında özel yetiştirilmiş hibrit terör unsurlarının bulunma ihtimalini arttırmaktadır. Zira Afgan-Sovyet savaşından bugüne uzanan süreçte adım adım gelişen ve derinleşen, küreselleşen bir zihinsel ve örgütsel bir sürecin, uluslararası güvenlik açısından en büyük tehdidi oluşturan DEAŞ terör örgütü, Afganistan’da Taliban ve ABD güçleri arasında sıkıştığı için ve ayrıca Suriye-Irak hattında ciddi kayıp verdiği için artık tüm gücüyle Türkiye’ye yüklenmek isteyecektir. Dolayısıyla DEAŞ, Afganistan’daki militanlarının çoğunu, ülkemize yönelik süren Afgan mülteci göç dalgası esnasında kamufle ederek Türkiye’ye kaydırabilir.

     DEAŞ’in hibrit stratejisini anlamak için bölgedeki büyük güçlerin gizli ajandasını okumak gerekmektedir. Örneğin Çin, Afganistan’da DEAŞ’ın en büyük düşmanı olan Taliban’ı terör örgütü olarak görmemektedir. Bu iki terör örgütü son 4 yıldır, güneyden kuzeye doğru savaşı taşıma stratejisini sürdürürken artık birlikte hareket etmişlerdir. Ancak an itibariyle, Afganistan sınırları içerisinde yer alan Güney Türkistan bölgesindeki vilayetleri Taliban’ın işgal etmesiyle, iki terör örgütü arasında tekrar restleşme başlamıştır. Bu nedenle, DEAŞ’ın silahlı terör unsurlarının büyük bir kısmını Afgan mülteci kılığında kamufle edip, Türkiye’ye göndermesi, son zamanlarda Türkiye ile Doğu Akdeniz, Libya ve Ortadoğu’da bilek güreşi yapan büyük güçlerin de oldukça olumlu karşılayacağı ve kuvvetle muhtemel aleyhimize manipüle edecekleri bir durum olacaktır. Dolayısıyla, ülkemize gelen Afgan mültecilerin süratle ve disiplinli bir koordinasyonla kontrol altında tutulması ve mülteci kitleleri arasında kamufle olma ihtimali bulunan terörist unsurlara yönelik gerekli güvenlik istihbaratının oluşturulması gerekmektedir.

    Hibrit terör, stratejik hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla birden fazla yöntemi eş güdümlü kullanmaktadır. İnsan kaçakçılığı ve mülteci sorunlarını manipüle etmek hibrit terörün kullandığı sıra dışı yöntemler arasındadır. Afgan mülteci göçünün, başta DEAŞ olmak üzere terör örgütleri tarafından manipüle edilme riski karşımızda dururken, hibrit terörle yapılan mücadelede de klasik terörizmle mücadele taktiklerinin yeterli gelmeyeceği görülmektedir. Dolayısıyla hibrit terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin de hibrit bir karaktere sahip olması gerekmektedir. Hibrit terör tehditlerinin önemli iki unsuru; insan kaçakçılığı ve hedef ülkeye yönelen stratejik göç mühendisliği kavramlarıdır. Bu nedenle, devletimizin ilgili askeri ve güvenlik kurumlarında tıpkı emniyette olduğu gibi kaçakçılık dairelerinin kurulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca daha önce bu köşede vurguladığım; hudut güvenliği teşkilatının oluşturulması önümüzdeki yeni süreçte her zamankinden daha fazla elzem hale gelmiştir.

Umut Berhan ŞEN – SASAM Uzmanı

[email protected]
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM


Bu haber 221 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum