Türkiye-Yunanistan Arasında Yeni Kriz: Deniz Parkı İlanı
Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, Yunanistan’ın deniz parkı ilanının jeopolitik etkilerini ve Türkiye’nin Gökçeada ile Finike hamlesini kaleme aldı.

Zeynep Gizem Özpınar
21 Temmuz 2025’te Yunanistan’ın İyon ve Güney Ege’de ilan ettiği iki yeni deniz parkı, Türk-Yunan ilişkilerinde son yıllarda yakalanan görece yumuşama ortamını derinden sarsan yeni bir gerilimi görünür kıldı.
Atina’nın bu hamlesi, Türkiye açısından yalnızca çevresel bir düzenleme değil, egemenlik alanlarına dair tartışmalı bölgelerde statü yaratmaya yönelik tek taraflı ve oldubittiye dayalı bir girişim olarak okundu. Bu doğrultuda Ankara, 2 Ağustos’ta Gökçeada ve Finike açıklarında ilan ettiği deniz koruma alanlarıyla Yunanistan’a zamanlaması dikkatle seçilmiş, çok katmanlı bir karşılık verdi.
Yunanistan’ın deniz parkı ilanı

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in 21 Temmuz 2025 tarihinde duyurduğu iki yeni deniz parkı (biri İyon Denizi’nde, diğeri ise Güney Ege’de) Atina tarafından çevre koruma politikalarının bir parçası olarak sunulmuş olsa da söz konusu adımın zamanlaması, kapsamı ve içerdiği coğrafi formasyonlar dikkate alındığında, bu girişimin esasen çevresel kaygılardan öte jeopolitik bir hesap içerdiği anlaşılmaktadır. Özellikle Güney Ege’de ilan edilen parkın yaklaşık 9.500 km²’lik bir alanı ve 73 ada, adacık ve kayalığı kapsaması, Yunanistan’ın Ege’deki dengeyi kendi lehine çevirmek için çevreci bir söylem üzerinden stratejik bir hamle gerçekleştirdiğini göstermektedir.
Bahse konu coğrafi formasyonların bir kısmı, Türkiye ile Yunanistan arasında egemenliği tartışmalı olan ve uluslararası antlaşmalarda açıkça Yunanistan’a devredilmemiş adaları da içermektedir. Bu durum, Ankara tarafından “tek taraflı fiili durum ve statü oluşturma” çabası olarak değerlendirilmiş; Türkiye, bu ilanların Ege sorunları bağlamında hukuki açıdan hiçbir sonuç doğurmayacağını net bir dille ifade etmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda, çevre koruma kavramının, hukuki ve diplomatik açıdan son derece hassas bir deniz alanında egemenlik emellerini perdeleme aracı haline getirilmesinin kabul edilemez olduğu vurgulanmıştır.
Bu bağlamda, Yunanistan’ın deniz parkı ilanı, uluslararası kamuoyuna çevre koruma vizyonu olarak sunulsa da Türkiye açısından bu, daha geniş ve stratejik bir resmin parçası olarak okunmaktadır: Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması meselesinde fiili egemenlik tesisine zemin hazırlayan bir "yumuşak güç" kullanımı. Bu yönüyle deniz parkları, sadece ekolojik değil jeopolitik bir araç işlevi de görmekte ve çevreci söylem üzerinden egemenlik genişlemesi hedefleyen bir modelin güncel uygulaması olarak dikkat çekmektedir.
Türkiye’nin hamlesi: Müdafaa değil, mukabele
Ankara'nın 2 Ağustos 2025 tarihinde açıkladığı yeni deniz koruma alanları, Yunanistan’ın 21 Temmuz'da ilan ettiği Ege ve İyon Denizi’ndeki iki deniz parkına yalnızca sembolik bir cevap değil, sahada dengeleri yeniden kurmaya yönelik bilinçli ve çok katmanlı bir stratejik hamledir. Gökçeada açıkları ve Finike kıyılarında ilan edilen koruma alanları, Türkiye'nin çevre diplomasisini aktif bir dış politika enstrümanına dönüştürdüğünü ve bu enstrümanı Ege'deki egemenlik mücadelesine entegre ederek kullandığını göstermektedir.
Bu adım iki düzlemde anlam kazanır. Birincisi, çevre koruma vurgusuyla, Türkiye’nin çatışmacı kimliğinin ötesinde sürdürülebilirlik, çevresel koruma ve bilimsel veri temelli yönetim ilkelerine dayanan bir bölgesel güç olduğunu teyit eder. Bu yönüyle Türkiye, çevre politikalarını hem iç siyaset bağlamında hem de dış politikada “yumuşak güç” üretme kapasitesi olarak kullanmaktadır.
İkinci ve daha stratejik olan ise Türkiye’nin bu adımı diplomatik söylemlerle sınırlı bırakmayarak sahada karşı adım atma kararlılığını ortaya koymasıdır. Yunanistan’ın Ege’de statü değişikliği yaratma riski taşıyan tek taraflı girişimlerine karşı Türkiye, bu yeni deniz koruma alanlarıyla fiili bir denge kurmuş; Ege’nin kuzey ve güney uçlarında egemenlik iddialarını harita düzeyinde değil, uygulama sahasında da karşılamıştır.
Bu bağlamda Gökçeada açıklarında ilan edilen koruma bölgesi, Yunanistan’ın Güney Kiklad Adaları’nı da içine alan deniz parkı planlamasına doğrudan bir yanıt niteliğindedir. Finike’de ilan edilen alan ise Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenlik alanlarına ve “Mavi Vatan” doktrinine sahip çıktığının yeni bir göstergesidir.
Bilhassa dikkat çekici olan unsur, Türkiye’nin bu koruma alanlarını UNESCO’ya bağlı Hükûmetler arası Oşinografi Komisyonu’na (IOC) kaydettirmesidir. Bu kayıt, yalnızca teknik bir bildirim değil; Türkiye’nin BM sistemi içinde egemenlik alanlarını tanıtma, kurumsal düzeyde görünür kılma ve olası Yunan hamlelerine karşı hukuki zemin oluşturma çabasının bir parçasıdır. Böylece Türkiye, yalnızca ulusal deniz planlama haritasını güncellemekle kalmamış, bu haritayı uluslararası platformlara taşıyarak meşruiyet iddiasını güçlendirmiştir.
Ankara'nın bu hamlesi aynı zamanda ileriye dönük bir deniz diplomasisinin işaret fişeğidir. 24 Temmuz’da ihdas edilen Deniz Mekânsal Planlama Koordinasyon Kurulu’nun kurulması ve bu alandaki çalışmaların ilgili bakanlıklarla koordinasyon içinde sürdürülmesi, Türkiye’nin deniz stratejisini kurumsallaştırma iradesinin bir yansımasıdır. Bu süreçte Türkiye, çevresel hassasiyetler üzerinden şekillenen jeopolitik alanlarda hem uluslararası normlara uygun hareket etmeyi sürdürmekte hem de sahada caydırıcılığını tahkim etmektedir.
İleriye dönük senaryolar ve kurumsal atılımlar
Türkiye’nin 24 Temmuz 2025’te Deniz Mekansal Planlama Koordinasyon Kurulu’nu ihdas etmesi, denizlerdeki hak ve menfaatlerini uzun vadeli ve kurumsal bir çerçevede yönetmeye hazırlandığını gösteren önemli bir eşiktir. Bu kurul, çevresel hassasiyetleri merkeze alırken aynı zamanda Türkiye’nin stratejik deniz vizyonunun planlı bir yapıya kavuşmasını da amaçlamaktadır. Kurulun sekretarya işlevlerinin Dışişleri Bakanlığı tarafından yürütülecek olması, dış politika ile çevre ve deniz politikaları arasındaki koordinasyonun yüksek seviyede tutulmak istendiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin Gökçeada ve Finike açıklarında ilan ettiği deniz koruma alanları, ilk etapta Yunanistan’ın girişimlerine bir yanıt gibi görünse de bu gelişmelerin arkasında çok daha kapsamlı bir planlama sürecinin olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim söz konusu koruma alanlarının, daha önce UNESCO’ya bağlı Hükûmetler arası Oşinografi Komisyonu’na (IOC) kaydettirilen Türkiye’nin Deniz Mekansal Planlama haritasına entegre edilmesi, bu sürecin yalnızca güncel bir refleks değil, önceden kurgulanmış bir stratejinin parçası olduğunu göstermektedir.

Bu planlama süreci, ekosistem koruma, çevresel sürdürülebilirlik, deniz yetki alanlarında statü kazanımı, seyrüsefer serbestisinin korunması, ekonomik faaliyetlerin yönlendirilmesi ve uluslararası meşruiyet üretimi gibi çok yönlü hedeflere dayanmaktadır. Başka bir deyişle, Türkiye denizleri hem doğanın korunacağı alanlar hem de siyasi ve ekonomik anlamda stratejik derinliğe sahip jeopolitik sahalar olarak ele almaktadır.
Kurulun düzenli toplanması ve çevre denizlerdeki sektörel faaliyetlerin çevresel etkilerini değerlendirme yetkisi, Türkiye’nin gelecekte sadece Ege ve Akdeniz’de değil, Karadeniz ve hatta Marmara Denizi’nde de benzer koruma alanları oluşturacağına işaret etmektedir. Bu tür adımlar, denizlerdeki enerji, ulaşım, turizm ve savunma politikalarının çevresel sürdürülebilirlik ilkesiyle uyumlu hale getirilmesi bakımından kritik öneme sahiptir.
Daha da önemlisi, Türkiye bu kurumsallaşma adımlarıyla çevreci girişimlerin sahadaki egemenlik tartışmalarına dönüşmesini engellemek isteyen taraf olmayı değil, bu girişimlere kendi perspektifinden yön veren aktif bir oyuncu olmayı hedeflemektedir. Böylece klasik anlamda çevre diplomasisinin sınırlarını aşarak, denizlerdeki güç ve statü mücadelesini çevre koruma zeminine taşımakta ve bu zemini jeopolitik çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde yeniden inşa etmektedir.
Türkiye’nin BM, UNESCO ve IOC gibi uluslararası yapılarda aktif rol oynamaya devam etmesi ve bu çerçevede her yeni deniz koruma alanını uluslararası kayıt altına aldırması beklenmektedir. Ayrıca, bu süreç içerisinde AB çevre normları ve Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi platformlarla da temas kurulması, Türkiye’nin sadece savunmacı değil aynı zamanda proaktif bir çevresel aktör olarak konumlanmasını sağlayabilir.
Sonuç: Stratejik alanlarda sessiz savaş
Ege’de yaşanan bu son gelişmeler, deniz parkları gibi çevre temalı araçların uluslararası hukuk ve jeopolitik denklem içinde nasıl stratejik kullanımlar doğurabileceğinin tipik ve öğretici bir örneğidir. Yunanistan’ın çevre duyarlılığı söylemiyle attığı tek taraflı adımlar, aslında sahada egemenlik tartışmalarını şekillendirme çabası olarak değerlendirilirken; Türkiye'nin yeni ilan ettiği deniz koruma alanları, zamanlama açısından bir “mukabele-i bilmisil” olduğu kadar, aynı zamanda “Mavi Vatan” doktrininin yalnızca bir güvenlik paradigması değil, çevresel sürdürülebilirlik ve uluslararası meşruiyet araçlarıyla desteklenen kurumsal bir stratejiye dönüştüğünü de ortaya koymaktadır.
Mevzubahis gelişmeler, önümüzdeki süreçte Ege'de sınır hatlarının yanı sıra çevresel düzenlemelerin, ekonomik çıkarların, deniz güvenliğinin ve diplomatik pozisyonların da yeniden tanımlanacağı çok katmanlı bir müzakere ve mücadele dönemine girildiğini haber vermektedir. Bu nedenle, çevre diplomasisi görünümlü her yeni hamle, aslında deniz yetki alanları üzerindeki örtük rekabetin yeni bir cephesini oluşturmakta; Türkiye ise bu dinamiği hem tepki vererek hem de proaktif araçlarla yönetmeye kararlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Not: Yazı daha önce 4.08.2025 tarihinde https://www.fokusplus.com/dosya-siyaset/turkiye-yunanistan-arasinda-yeni-kriz-deniz-parki-ilani yayınlanmıştır.
Zeynep Gizem Özpınar Kimdir?

Karabük Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nda başladığı ön lisans eğitimini 2015-2017 yılları arasında tamamlamış; bu süreçte 2016 yılı yaz döneminde Safranbolu Adliyesi’nde staj yapmıştır. 2017-2019 yılları arasında Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden lisans derecesini almıştır. 2019 yılında Karabük Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölge Çalışmaları Anabilim Dalı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini, “Ermeni Meselesi’nde Son Kırılma Noktası: II. Karabağ Savaşı” başlıklı teziyle tamamlamıştır. Hâlihazırda Türk Dış Politikası Araştırma Merkezi (TUDPAM) ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal, Siyasal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (ULESAM) yönetim kurulu üyesi olan Özpınar, aynı zamanda Politik Stratejiler Araştırma Merkezi (POLSAM) bünyesinde dış politika uzmanı olarak görev yapmaktadır. TUDPAM’ın dijital yayın organı Dış Bakış dergisinin editörlüğünü de yürütmektedir. Doktora adayı olarak akademik çalışmalarını sürdüren Özpınar’ın yayımlanmış bilimsel makaleleri, analiz yazıları, tez çalışması ve uluslararası kongrelerde sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Türk dış politikası, uluslararası siyaset ve güvenlik çalışmaları üzerine uzmanlaşan Özpınar’ın analiz ve değerlendirmeleri Daily Sabah, Al Jazeera, Fikir Turu gibi muhtelif yayın organlarında yayınlanmaktadır.









FACEBOOK YORUMLAR