Reklam
Reklam

Türkiye, Ortadoğu'nun Hamisi Olabilir mi ?

Türkiye, Ortadoğu'nun Hamisi Olabilir mi ?
07 Kasım 2025 - 09:10

Türkiye, Ortadoğu’nun Hamisi Olabilir mi ?

Duha Sena Oskay

Ama Kime, Ne İçin ve Kimle?

Türkiye, tarihsel, kültürel ve coğrafi bağları sayesinde Ortadoğu’da yeniden yükselen bir aktör olma potansiyeline sahip. Ancak bu potansiyelin ardında yalnızca fırsatlar değil, aynı zamanda ciddi riskler de var. Bugün Türkiye’ye “bölgenin hamisi” rolü ince ince biçiliyor. Fakat soru şu: Bu rol gerçekten Türkiye’nin çıkarına mı, yoksa başkalarının mı?

Tarihi ve kültürel avantajı çok!

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ortadoğu’nun büyük bir kısmında barış ve düzen sağlanmıştı. Türkiye, bu tarihi mirası avantaja çevirebilir. Bölgedeki halklar nezdinde Müslüman bir ülke olması ve demokratik yapısıyla Batı’dan ayrılan bir kimliği vardır.

Bu, Türkiye’ye hem bölge hem de Batı nezdinde çift yönlü bir meşruiyet kazandırabilir. Ancak aynı miras, “hamilik” beklentisini de beraberinde getiriyor. Yani tarihsel güç, hem fırsat hem de yük.

Geçmişin imparatorluk algısı, bölgedeki bazı ulus-devletler için çekince yaratabiliyor. Kısacası, Osmanlı’nın torunu olmak avantaj da olabilir, diplomatik bir mayın tarlası da.

Ekonomik ve diplomatik gücü iyi kullanmalı!

Türkiye, son yıllarda ekonomik yatırımları ve diplomatik açılımlarıyla Ortadoğu’da etkin bir aktör haline geldi. Katar, Irak ve Suriye ile geliştirilen enerji, ulaşım ve ticaret projeleri Türkiye’nin kalıcı bir güç olabileceğini gösteriyor. Enerji koridorları ve yatırım hatları, Türkiye’nin bölge kalkınmasında öncü rolünü destekliyor.

Fakat bu etkinlik aynı zamanda dış riskleri de beraberinde getiriyor. Ekonomik kırılganlık, dış baskılar ve büyük güçlerin çıkar savaşları, Türkiye’nin manevra alanını daraltabilir. Bu nedenle ekonomik ve diplomatik hamlelerin, kısa vadeli değil stratejik bir vizyonla yürütülmesi gerekiyor.

Türkiye için avantaj mı, dezavantaj mı?

Bu sorunun net bir cevabı yok. Türkiye’nin Ortadoğu’da “hamilik” rolü, bir yandan bölgesel prestij ve güç anlamına gelirken, diğer yandan yüksek bir sorumluluk ve kırılganlık da doğuruyor. Türkiye, bir yandan Batı ile denge politikası izlerken, öte yandan İsrail-Filistin hattında aktif bir duruş sergiliyor. Bu, diplomatik bir denge değil; ince bir ipte yürümek gibi.

Son dönemde ABD’nin ve özellikle Tom Barrack’ın açıklamaları dikkat çekici. Barrack, Türkiye’yi Ortadoğu’da “anahtar oyuncu” olarak tanımlıyor ve Trump yönetiminin yeni Orta Doğu stratejisinde Türkiye’ye merkezi bir rol biçiyor. ABD’nin Türkiye’ye verdiği bu “anahtar rol”, bir yandan stratejik kazanç gibi görünse de, diğer yandan ciddi bir bağımlılık riski taşıyor.

Zira bu planın ardında yalnızca “barış” veya “istikrar” değil, aynı zamanda İsrail’e mutlak destek politikası yatıyor. Türkiye, bölgedeki diplomatik hamlelerini İsrail’in güvenliği ekseninde şekillendiren bir stratejinin parçası haline gelmemeli.

Kısacası, bu rol Türkiye’ye veriliyor ama şartları Türkiye koymuyor olabilir.

Bölgesel iş birliği dengesi

Türkiye, Körfez ülkeleri, İran ve diğer bölgesel aktörlerle geliştireceği diyalog mekanizmalarıyla yeni bir denge kurabilir. Bu adımlar, Türkiye’nin hem arabulucu hem de yapıcı güç olarak görülmesini güçlendirir. Ancak bu ilişkilerde çıkar çatışmaları kaçınılmaz. Her ülkenin önceliği farklı; bu da Türkiye’nin diplomatik çizgisini sürekli yeniden tanımlamasını gerektiriyor.
Bir başka açıdan bakıldığında, Türkiye’nin “bölgesel güven inşası” politikası yalnızca diplomasiyle değil, ekonomik dayanıklılıkla da desteklenmeli. Zira dışta etkin olmanın ön koşulu, içeride güçlü olmaktır.

Ortadoğu’nun en büyük ihtiyacı: kalıcı istikrar

Ortadoğu’nun temel meselesi güven eksikliği. Türkiye, güçlü ordusu, insani diplomasi geleneği ve bölgesel tecrübesiyle bu güveni sağlayabilecek az sayıdaki ülkeden biridir. Ancak bu liderlik rolü, yalnızca “askeri güç”le değil; adalet, ekonomik ortaklık ve diplomatik tutarlılıkla desteklenmelidir.

Türkiye’nin bölgedeki krizlerin çözümünde aktif olması, hem Ortadoğu’ya hem de Türkiye’nin küresel imajına katkı sağlar. Fakat aktif olmakla öncü olmak arasında ince bir fark var: Biri görevdir, diğeri misyondur. Türkiye’nin seçmesi gereken ise misyon olmalıdır.

İkinci çözüm süreci sinyalleri ve “Levent Ekonomik Projesi”

Son dönemde Türkiye’de yeniden gündeme gelen “çözüm süreci” tartışmalarının da bu denklemle bağlantısı var. Bu, sadece iç politik bir mesele değil; Ortadoğu merkezli ekonomik ve stratejik bir planın parçası.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) değil, “Levent Ekonomici Projesi” adı verilen yeni stratejik model, Türkiye’yi bölgesel enerji ve ticaret eksenine oturtmayı hedefliyor. Bu, bir bakıma “barış üzerinden ekonomi inşası” formülü.

Ancak unutmamak gerekir ki; bölgeye barış getiren her proje, aynı zamanda çıkar dengelerini de yeniden kurar. Türkiye’nin bu denklemde kendi çıkarını öncelemesi, hem ekonomik hem diplomatik bağımsızlık açısından yaşamsaldır.

Türkiye bunu başarabilecek mi?

Mümkün mü? Evet.

Kolay mı? Hayır.

Türkiye’nin bu rolü başarıyla üstlenebilmesi için;

  • Dış politikada net ve tutarlı bir çizgi izlemesi,
  • Kendi çıkarlarını belirgin şekilde tanımlaması,
  • Büyük güçlerin planlarında araç değil, aktör olmayı başarması,
  • Bölgesel sorunlara çözüm üretirken kendi iç istikrarını koruması gerekiyor.

Bugün Türkiye için en büyük sınav, hami mi olacak, yoksa kendi geleceğinin mimarı mı?

Bu sorunun cevabı, önümüzdeki birkaç yıl içinde hem bölgede hem de Türkiye’nin iç siyasetinde belirleyici olacak.

Türkiye’nin Ortadoğu’nun hamisi olması, kağıt üzerinde büyük bir prestij, pratikte ise büyük bir sınavdır. Bu rolün gerçekten Türkiye’nin çıkarına hizmet etmesi için, ülkenin “bölgeye rağmen değil, bölgeyle birlikte” hareket etmesi şart.

Tarih sahnesi yeniden kuruluyor; bakalım Türkiye bu kez figüran mı olacak, yoksa senaryoyu kendi mi yazacak?

 


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum