TÜRK FOTOĞRAF TARİHİNE İZ BIRAKANLAR

IŞIĞIN EFENDİSİ İBRAHİM ZAMAN

TÜRK FOTOĞRAF TARİHİNE İZ BIRAKANLAR
10 Ekim 2020 - 10:09

Haber: NEDRET HOTUN

-İbrahim hocam merhaba,  Siz fotoğraf sanatının beyefendisi, ışığın efendisi, fotoğrafın ağabeyi gibi birçok sıfatla anılıyorsunuz. Adapazarı’nda doğduğunuz sokağa ‘Bu sokakta bir değer yetişti’ açıklamasıyla isminizin yazıldığı bir layiha yerleştirildi. Bize biraz çocukluğunuzun geçtiği sokaktan bahseder misiniz, İbrahim Zaman kimdir hocam?
-1937’de Adapazarı’nda doğdum. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden 3 çocuklu ailenin en küçüğüyüm. Bizim ekonomik durumumuz fevkalede zor olduğundan çocukluğum, sonu tarlaya çıkan bir sokakta geçti. Oturduğumuz sokakta ve caddede süpürgecilik yaygındı. Süpürgeciler mahallesi ile aramızda küçük bir mesafe vardı. Eğer biraz büyümüş olsaydım süpürgeciler ailesinin içine katılmak zorunda kalacaktım şüphesiz.
O zamanlar Adapazarı’nda çocuklar daha ilkokula giderken uzun yaz taillerinde hem hayatı tanısın, bir şeyler kavrasın, hem de toz toprak içinde oynamasın diye bazı işyerlerine çırak olarak verilirdi. Ben de ilkokulun 2.sınıfının yaz tatilinde ‘Foto Lale’ye Mustafa Elele ustamın yanına çırak olarak verildim. Fotoğrafçılığı çok sevdim ve yaz tatili gelsin diye adeta iple çeker oldum. Foptoğraf serüvenim böylelikle başlamış oldu.
-Sanatsal fotoğrafa ilginiz nasıl başladı hocam?

Ben fotoğrafhanede çalışırken bir taraftan da çok meraklıydım. Bana fotoğraf adeta sihirbazlık gibi geliyordu. Bir kağıdı negatifin üzerine koyuyorsunuz, alttan ışıklandırıyorsunuz, bir suya atıyorsunuz(banyo), o suda sanki sihirbazlık gibi bir hayal beliriyor,  fotoğraf meydana geliyordu. Bu beni fevkalede pozitif etkiledi ve bütünüyle kendimi fotoğrafçılığa adamış oldum. Stüdyoda çalışırken başka türlü fotoğraf yöntemleri olduğunu farketmeye başladım. O zamanlar Avusturyalı Othmar adında bir fotoğrafçı vardı. Cumhuriyet döneminin albümünü yapmıştı. Ben Othmar’ın çektiği fotoğrafları hayranlıkla ve de inanılmaz bularak izliyordum. Othmar’ın tarzı hiç kimsenin tarzına benzemiyordu ve bana o günkü anlayışımla şaşırtıcı derecede cazip geliyordu. Tabi o zamanlar Adapazarı bir taşraydı. Sene 1949-50 gibi bahsettiğim zamanlar. Ben bu arada amatör tavırlı fotoğrafa ilgi duymaya başladım, ucundan kenarından fotoğraflar çekiyordum. Ama Othmar’ın çektiklerine katiyetle benzemiyordu. ‘Hay Allah onu acaba şöyle mi yapsam, acaba böyle mi çeksem’ diye uğraşıyordum. Çünkü o zamanlar bize kurs verecek fotoğrafçılar ya da kütüphaneler dolusu kitaplar yoktu. Arada bir İstanbul’a fotoğrafla ilgili kitaplar gelir, kapışılıp giderdi. Biz hep el yordamıyla, sınama, yanılma ve merak sonucu ilerleme kaydettik ve bu bende sevda halini aldı. Fotoğrafın diğer derinliklerine doğru dalmaya başladım. Adapazarı’nda öğrendiklerim bana yetmez oldu.  Bizim fotoğraf ustalarımız konuya esnafça bakıyordu. Belli bir yere kadar bilgi donanımları onlara yetiyordu. İşimi ilerletmek için 2 yıl İstanbul’da kaldım, sonra Adapazarı’na tekrar döndüm. Orada bir müddet kendimi kanıtlama fırsatı bulmuştum, askere gittim. Askerliğim sırasında da muhabere okulundaydım, yine fotoğrafla ilgilendim. 

-‘Grup 5’ ten bahsedelim mi, ne zaman ve nasıl kuruldu, hala grubunuzla beraber misiniz İbrahim hocam? 

Askerden döndüğümde bizim çalışmalarımız Hüsnü Gürsel hocamızın dikkatini çekmişti. Hüsnü hocamız muhterem bir zattı. Bir gün bize ‘Çocuklar siz farklı görüşlerle çalışmalar yapıyorsunuz, bir grup kuralım ne dersiniz?’ dedi, biz de meraklı olduğumuz için ‘Gayet tabi olur’ dedik ve ben, Naci Sevinç, Mümtaz Ertürer, Hayri Yazıcıgil ve Hüsnü Gürsel hocamla 5 kişilik grubumuzu kurduk ve birtakım projeli çalışmalar üretmeye başladık. Konulu demek daha doğru olur. Diyelim ki Sapanca Gölü’nü çalışacağız. Ben sazlarını alırdım, arkadaşım balıkçıları, diğeri tekneleri çekerdi. Böyle grup çalışmaları yapıyor, konumuz dışında hoşumuza giden sahneleri de fotoğraflıyorduk.  Numuneleri bastıktan sonra önümüze koyuyor, hep birlikte mütalaa ediyorduk. O kalmalı, öbürü gitmeli, neden gitmeli diyerek birbirimizi yetiştirdik. Merakımız ve öğrenme arzumuz ile mesafeler katettik.
Bu arada dedik ki madem biz böyle projelerle meşgul oluyoruz bir yarışma düzenleyelim. 21 Haziran Adapazarı’nın kurtuluş yıldönümünde etkinlikler yapılıyordu, biz de o etkinliklerde bir yarışma yaparak sergi açmaya karar verdik. Daha önce ‘Grup 5’ olarak ‘Foto Zaman’ ve ‘Foto Şehir’ stüdyolarının ortaklarıyla ilk sergimizi açmıştık (1962). Yarışma jürisi olarak İstanbul’dan seçkin kişilere rica edelim, onların gelmesi bizi mutlu eder diye düşündük. 2.yarışmamız için Hüsnü Gürsel hocamın Şinasi Barutçu ile olan irtibatı nedeniyle İstanbul’a gittik. Film yapımcısı ve rejisörü olan Baha Gelenbevi ve Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Başkanı Zeki Faik İzer’e rica ettik, geldiler. Onların rejisörlüğü, fotoğraf yeteneklerinin peşine düştük, onlardan feyz aldık. Değerlendirmeleri yaptılar, bittikten sonra Baha Gelenbevi çağırdı bizi.
‘ -Yahu çocuklar siz ne yapmışsınız öyle’ dedi,
‘-Eyvah’ dedik acaba ne yaptık? 
‘-Siz harikalar yaratmışsınız, biz sizden böyle bir iş umarak gelmedik buraya. Çok güzel şeyler yapmışsınız, ben sizi burada bırakmam, İstanbul’a istiyorum’ dedi. 
Bizi o sırada gururlandırıyor diye kabul ettik, meğerse gerçekten ciddiymiş. 2-3 ay sonra bir mektup geldi. 
‘İstanbul’da galeriniz hazır, Şubat ayında bekliyorum’  
Sevince boğulduk tabi, İstanbul’a gittik. Orası İstanbul Belediyesi Şehir Galerisi idi. İstiklal Caddesindeydi.



Haberin devamı için:Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/roportaj/isigin-efendisi-ibrahim-zaman-h157489.html

Bu haber 2392 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum