Tebrizli Ali ve düşünceleri - Nesib Nesibli

Tebrizli Ali ve düşünceleri - Nesib Nesibli
01 Temmuz 2020 - 15:34 - Güncelleme: 01 Temmuz 2020 - 15:38

Türkiye, Güney Azerbaycan’ı yeni yeni keşfetmeye başlamış; burnunun ucunda, sınırın o tarafında Azerbaycan adında kadim bir Türk yurdunun varlığını idrak etmeye yeltenmiştir. Televizyon kanalları, Traktor futbol takımı haberiyle komşu İran’da en az 30-35 milyonluk bir Türklüğün varlığını hayretler içinde anlatmış bulunmaktadır. Hatta eski başbakanlardan birisi Tahran’ın, İstanbul’dan sonra Türk nüfusunun yaşadığı en kalabalık şehir olduğunu ifade ettiğinde bile bu önemli hadise, vatandaşlar üzerinde beklenen etkiyi yaratamadı. Buna rağmen Türk toplumunun coğrafî-millî bilgisinin son yıllardaki söz konusu gelişmesi elbette ki sevindiricidir.

 

Yazımızın sitemle karışık bu girişinden sonra çok ilginç bir durumu daha dile getirmekte fayda görüyoruz: İran’da açık-saçık Türk düşmanlığı olduğu halde, Türkiye’de İran hayranlığı sürüp gitmektedir. Bu hayranlığın etkisiyle Türkiye’de solcular, İran solcularının birçok eserine sahip çıkarak çevirmiş ve Türkiye’de yayımlamayı başarmışlardır. Aynı şekilde dinciler de öyle. Örneğin, Ali Şeriati’nin tüm kitapları, Türk düşmanlığı fikirleri çeviriden çıkarılarak yayınlanmıştır. Amma ve lakin İran’daki Türk milliyetçileri Türkiye’de pek tanınmazlar.

İran’da, Türk’ün varlığını yok sayan, aşağılayan Pan-İranizme ve Fars ırkçılığına karşı devamlı ve kararlı şekilde mücadele eden büyük şahsiyetler arasında Tebrizli Ali’nin (1929-1998) özel bir yeri vardır. Ünlü ve etkin düşünür, örnek eylem adamı olan Tebrizli Ali, Güney Azerbaycan’da millî direniş hareketinin sembol isimlerinden biridir. Onun özellikle Edebiyat ve Milliyet kitabı, ırkçı suçlamalara Güney Azerbaycan Türklüğünün ilk genelleyici cevabıdır. İlk girişim olmasına rağmen, bu kitap bugün de Güney Azerbaycan’da Türk milliyetçiliğinin muhteşem anıtı sayılmaktadır.

Hayat hikâyesi

Tebrizli Ali 25 Haziran 1929’da Tebriz’in Müneccim Mahallesinde doğmuştur. İlk ve ortaokulu Tebriz’de bitirmiştir. Millî Hükümet döneminde (1945-46) ona, ana dilinde eğitim görmek nasip olmuştu. On beş yaşında ailesiyle birlikte Tahran’a taşınan Tebrizli Ali, burada gurbetçilik duygularıyla kitaplara sarılmış; büyük heves ve gayretle kendisini okumaya vermiştir. Ana diline büyük ilgi ve bağlılığı giderek artmıştır. O, ana dili sevdasıyla edebiyat hayatına girmiş, yazmaya başlamış, önce şiirleriyle tanınmıştı. Kısa süre sonra okurlar, Ali Tebrizi’nin Gazelleri şiir kitabıyla buluşmuşlardı.

Genç yaşında çeşitli işler yapmak zorunda kalan Tebrizli Ali, sonunda Atropat yayınevini kurmuştur. Şah hükümetinin ağır baskıları ve engellerine rağmen Türk folklor örneklerini toplamaya başlamıştı. Halk arasında ağızdan ağıza dolaşan materyalleri yazıya dökerek Aslı ve Kerem destanını kitap halinde yayınlamıştı. Ardından Şah İsmail’in hayatı ve şiirleriyle ilgili olarak araştırma yapmış ve iki cilt halinde Şah İsmail adlı kitabı basılmıştır.

1955’ten sonra Tebrizli Ali, Hasan Mecidzade Savalan’la birlikte çalışmaya başlamıştır. Onunla beraber çalışmaları sonucunda, dört yıl sonra Aliağa Vahit’in Külliyatı adlı kitap yayınlanmıştır. Bu eseri, iki cilt halinde Azerbaycan Türküleri ve Manileri adlı eser takip etmiş, ardından Köroğlu Destanı basılmıştır. Tebrizli Ali, Savalan’la birlikte daha sonra Azerbaycan Klasik Edebiyatından Şiir Mecmuaları, Fuzuli Divanı, Salman Mümtaz’ın Şiirleri, Azerbaycan Türkçesi kitaplarını, ayrıca Aziz Nesin’den birkaç öykü ve başka birkaç eseri neşretmişti.

Tebrizli Ali, araştırma çalışmaları ve yayımcılıkla birlikte belirli aralıklarla edebi dernekler adı altında millî sorunların görüşüldüğü ve millî davayla ilgili çalışmalar yapan derneklerin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu yüzden Pehlevi rejiminin zindanlarında da hapis yatmıştır. 1957-64 yıllarında organize ettiği kısa ömürlü edebi derneklere Etimad, Şerieti-Eheri, Hasanoğlu, Hemin Şahid, Receb İbrahimi, Salamulla Cavid, N. Fethi, A. Azeri vb. katılmışlardır.

Tebrizli Ali, Güney Azerbaycan Türkleri için yaptığı yayıncılık-dernekçilik hizmetlerinin yanı sıra hem cesur bir şair hem de yetenekli ve gayretli bir araştırmacı olarak tanınmıştır.

Türkçü şairin vurguladığı konular

Tebrizli Ali, tarih ve siyasetle ilgili eserlerinde olduğu gibi, edebi yapıtlarında ve özellikle de şiirlerinde Türkçülüğü savunmuştur. O, Türklüğün hakkını savunmayı kendisi için görev bilmiştir. Türkiye Türklerine adadığı Türkiye Milleti şiiri, derin bir sevgiyle yazılmıştır. Şiirde, Mustafa Kemal Atatürk anılmış, hizmetleri kaydedilmiştir:
Yüceltti Türkleri Kemal Atatürk,
Koymadı gaflete daha yata Türk.
Yeridir yükseğe yine yete Türk.
Birlikle kurulsun güzel saadet,
Ey Türkiye milleti, ey kahraman millet!

Şair soy ve kök itibariyle çok az fark taşıyan aynı dile, kültüre sahip iki kardeş halkı birliğe çağırıyordu:

 

Kalbimiz birdir, birdir sözümüz,
Yakından görmeyi ister gözümüz,
Bir fikre gelmeliyiz şimdi özümüz,
Artsın ortada günbegün ülfet,
Ey Türkiye milleti, ey kahraman millet!

Tebrizli Ali’nin, o dönemde Kuzey Azerbaycan’da birçok insanın bilmediği, gizlenen hadiselerden bahsetmesi özelikle dikkat çekmektedir. O, Eylül 1918’de Bakü’nün kurtuluşunu, ayrıca kahraman Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü Bolşevik ve Taşnaklar’dan kurtarmasını hatırlatıyor:

Selamı yollayan değil sadece Tebrizî,
Belki bütün eller anıyor sizi,
Bakü’de sizdiniz kurtaran bizi,
Ölümden, zilletten, gösterip gayret.
Ey Türkiye milleti, ey kahraman millet!

Türkçü şair, Erdebil şiirinde aynı soy ve kökten gelen, bazı farklılıklara rağmen ortak dile ve ortak anıtlara, aynı manevi mirasa sahip olan Türk halklarını birlik ve beraberliğe çağırıyor:

Bir olsa Türkiye ve dünyada var olan Türkler,
Kırgızistan’ı bu Türk Özbekistan’ı, Erdebil!
Ölmem görsem ki bir olmuş bu milletler,
Birbirine yakın dost, can ve canan, Erdebil!

 

Tebrizli Ali, baskı ve takiplere bakmaksızın eserlerini sadece ana dilinde yazan Güney Azerbaycan’ın millî şairi Sehend’in ölümünden dolayı derinden sarsılmış ve Sehend İçin şiirini ona adamıştı.

Ömrü boyu kendi dilini Sehend gördü esir,
Onurundan öldü, ancak ölmedi, inan bize.
Zulmette geçti gün, güneşe kaldı derdi,
Ancak güneş doğunca o battı, figan bize.
Ömrü boyunca çekti acıyı, ağrıyı, ayazı, kışı,
Oldu bahar gelince kendisi biz hazan bize.

Tebrizli Ali’nin vatansever şair olmasının yanında en önemli özelliği; Güney Azerbaycan’da millî ideolojinin öncülerinden ve mili hareketin liderlerinden biri olmasıdır. Bu bağlamda onu Güney Azerbaycan’da Türkçülüğün kurucusu olarak tanıtan, Edebiyat ve Milliyet kitabıdır.

‘Edebiyat ve Milliyet’ fenomeni

Edebiyat ve Milliyet kitabının içeriğine bakıldığında, yazarın başlıca hedefinin, Fars şovenizmi ve Arilerin üstünlüğüne dayandırılan ırkçı teoriyi akademik düzeyde, tarafsız şekilde bilimsel eleştiri ve tahlile tabi tutmak olmadığı görülür. Tebrizli Ali öncelikle milletçiydi, halkının tanınmış şairi ve halkına yapılan haksızlık karşısında susmayan bir mücahitti. Dolayısıyla da kitabın bazı kısımlarında anlatılanlar, onun duygu ve düşüncelerinin ön planda olduğunun işaretidir. Yazar düşünce ve görüşlerini ispatlamak için yeterince kanıt ortaya koymayı gerekli görmemiştir. Eksik ve noksanlarıyla, olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte bu kitap, 1960-70’li yıllarda kendini idrak edip millî bilinç edinmek isteyen Türklüğün, yardım çığlığı olması açısından emsalsiz kaynaktır.

Yazar, kitabın başında asıl amacını açıklamıştır. İran tarihinde eskiçağlardan beri daima önemli rol oynayan soydaşlarının sağ veya sol ideolojilere aşırı bağlanmalarına (‘sola vurgun, sağa meftun’ olmalarına) ve özünü unutmalarına hayret eden yazar, millî sorunların araştırılması ve ortaya konulmasını millî görev olarak görmektedir. Tebrizli Ali, Fars şovenlerden daha çok beyni yıkanmış ve kimliğini kaybetmiş Türklere öfkelidir: “Yüz yıllar boyunca milyonlarca koyun gibi doğup, koyun gibi yiyip ve koyun gibi kığılayıp ardından koyun gibi ölüp gidenlerimiz ve onların yerini tutanlarımız, her işe bir bahane bulup her oyuna burun sokup, tarih ve coğrafya okuyup, yazıp, yabancı diller öğrenip, öğretip, hâkim ve mahkûm olup, zengin ve fakir olup, dünya milletlerini ve dillerini tanıyıp, her türlü boyaya bulaşmışlardır, ancak kendisinin ve milletinin kimmiş ve kimdir ve kim olacağını bilmemişlerdir ve hala da bilmek istemiyorlar”.

Millî bilinç sürecinin ilk aşaması, ‘Kimmiş ve kimdir?’ sorularına cevaptan geçtiği için, yazar önce tarihi geçmişin başlıca konuları üzerinde durmuştur. Tebrizli Ali ve kendisini arayan her bir Azerbaycan Türkü için “Millet olarak nerede hata yaptık ki bu günlere kaldık?” sorusuna cevap bulmak, yazara göre, fevkalade önemli meseledir.

Neden bu günlere kaldık?

Bu soruya cevap vermek için Tebrizli Ali, tarihi geçmişin belirli gerçeklerini hatırlatıyor. İslam öncesi dönemde Fars edebiyatının sadece birkaç eserden ibaret olduğunu kaydediyor: “İslam öncesinde Acemlerin [Perslerin] hiçbir edebi, manzum eserleri yoktur ve yer altından çıkan kazılarda bulunan yırtık ve kırık dökük Sanskritçe metinler, Avesta, Mozdesna, Yeşt adlı kitapçıklar ise hurafe ve batıl inançlar için yazılmıştır”.

Adı geçen kitapların diliyle, çağdaş Farsça arasında doğrudan ilişki bulunmadığını belirten yazar, birkaç benzer kelime olsa da şimdiki Farsların bunları anlamadıklarını kaydetmiştir. Pan-İranistlerin İslam öncesi İran/Pers tarihini göklere çıkararak yalan ve asılsız teoriler uydurmalarını şiddetle reddediyordu: “…Bugünkü kişiliksiz Acem o günün, o çirkin ve kanlı günün millî dil ve millî edebiyatından bahsederken ve saçmalarken kendisini gülünç duruma düşürüyor ve bütün dünyayı ve hatta kendini güldürüyor’.
Tebrizli Ali, Arapları ve Türkleri “zalim, yırtıcı ve dil bilmez” olarak takdim edenlerin ırkçılığına itiraz ediyor ve şöyle yazıyordu: “Bir Firdevsi, Arap alfabesiyle neden Türk Şahı Gazneli Mahmut için Şahname’sini yazmıştır? Bu uzun çağlar boyunca Hakim Farruhi Sistani, Ünsüri, Enveri, Gaani Şirazi, Hafiz Şirazi, Vüsal Şirazi, Sadi Şirazi, […] Kemalettin İsmail İsfahani, Melikişşüara Bahar Horasani, yüzlerce ve binlerce şair ve meddah hünerlerini ve yeteneklerini Arap, özellikle Türk için nesar [adak ve hediye] ve takdim etmişlerdir”.

Tebrizli Ali, Türk hükümdarlarının Fars dili ve edebiyatına hamiliklerini görmeyen ve bu hükümdarları olur olmaz yere aşağılayan, Türkçeye ikrahla yaklaşan ırkçı yazarları insaflı olmaya çağırıyordu. O, ırkçı yazarlara kızdığı gibi, Türk hükümdarların millî dile ve edebiyata ilgisizliklerinden de yakınıyordu. Ona göre, “Kuzeyden güneye, doğudan batıya engin imparatorluklar kuran, [ancak] farklı milletlere dil ve milliyet dayatmayan” Türk hanedanlarının, siyasetlerinin bedelini, şimdi çağdaş soydaşları ödemektedirler. Tebrizli Ali bu Türk hanedanlarını kınıyordu: “Emirleri altında yüzlerle küçük şah, hükümetler ve tarih yazıcıları, edipler ve şairler, mimarlar ve tabipler bulunan ata ve babalarımız, gelecek nesil için, yani biz[ler] için hiçbir millî marş, mili dil ve edebiyat, millî tarih bırakmamışlardır. Fakat günün nakit [var olan] kudret ve gücüyle yetinerek, zamanı kısa, dünyayı küçük olarak düşünmüşlerdir”.

Ortaçağ’da Türk seçkin tabakası içinde etnik bağlılığın olmayışı (Nevai hayret verici istisnalardan biridir) yazara göre, 20. yüzyılda ağır sonuçlar vermiştir. Tebrizli Ali fikirlerini şu sözlerle ifade ediyor: “Zenginlik ve servete, kudrete ve güce, iyi yemek ve içmeye, ayrıca lüks yaşama, yüzlerce bu tür süs ve ihtişama değer veriliyor, bunlar tutuluyordu, ancak dile, edebiyata, millî dilciliğe, millî vicdana, kendini ve milletini tanımaya pek ilgi ve rağbet gösterilmiyordu. Ve şimdi bu yüzdendir ki bugünkü neslin elinde pek fazla bilgi yoktur ve kalan varsa da ya gözlerden uzaktadır ya da zamanın pası ve tozu altında saklıdır”.

Tebrizli Ali Ortaçağ’da Türk-Fars ilişkilerine açıklık getirmek için Gazneli Mahmut ile Firdevsi hikâyesini örnek olarak ele almıştır. Onun hatırlattığı üzere, Firdevsi’ye, elde bulunan eksik kaynakları, özellikle şair Esedi’nin yazmış olduğu şiirleri bir araya getirerek, “Sultan Mahmut Gaznevi’nin imparatorluğunda yer alan halkları birlik ve bütünlüğe çağıran” bir eser yazmasını tavsiye edilmişti. Fakat hazırladığı Şahname ile “Firdevsi, birlik ve beraberlik yerine, millî ihtilaflar ve kinler ortaya koymuştur”. Yazara göre, Firdevsi dilsiz (Acem) Farsları yaşatmak için “baştanbaşa kuyruklu yalanlarla dolu bir çuval” yaratmış, Fars olmayanları aşağılamıştı. İşte bu nedenle de ona vaat edilen ücret ödenmemişti. Farslar, daha sonra Firdevsi’nin Gazneli Mahmut’a yazdığı hicvine dayanarak yalan masallar uydurmuş ve yaymışlardı.
Tebrizli Ali’nin bu kitabında dikkati çeken diğer bir önemli husus da Güney Azerbaycan’da ilk defa Türkçü bir tarih görüşünün yer almasıdır.

Millî tarih görüşü

 

Tebrizli Ali, kitabının birkaç bölümünü tarih konularına ayırmıştır. Bu kısımlarda başlıca hedef, Fars şovenizmi ve Arilerin üstünlüğünü savunan ırkçı tezin tarihsel bağlamda asılsızlığını ve çürüklüğünü göstermek; soydaşlarına doğru, esaslı ve inandırıcı tarih bilinci vermektir.

Yazar, “Türk Kimdir?“ başlıklı bölümde insanlığın ortaya çıktığı bölgelerin; Orta Asya, Kuzey Çin, Altay Dağları, Aral Gölü kıyıları olduğunu iddia etmektedir. O, ateş ve çakmağın ilk olarak buralarda kullanıldığını öne sürmektedir. Yazar, dünyanın başlıca bilim merkezlerinde tartışılan ve polemik olan bu konuyu daha sonra ise şimdiki Türklerin ecdatlarının yaşadıkları coğrafyayı, onların nüfusu konusunu ele almıştır. Fikrimizce onun bu konulara yaklaşımı duygusaldır ve birtakım asılsız ve abartılı iddialara yer vermiştir. Bununla birlikte, kitapta Türklerin Türeyiş Efsanesi ve Eskiçağ Türk tarihinin anlatımı, Türkoloji bilimine dayanmaktadır. İran şartlarında cesaret isteyen bir girişim olmakla birlikte bu eser yazarın, soydaşlarına gerekli akademik bilgileri ulaştırmak bakımından dikkat çekmektedir. Eskiçağ Türk tarihinin Hunlar dönemi, Teoman, Mete ve Atilla gibi şahsiyetlerle ilgili araştırma, aşağılık kompleksi yaşayan soydaşlarının bilgi eksikliğini gidermek bakımından çok önemlidir.

Burada dikkat çeken hususlardan biri de yazarın Moğollar konusunu göz ardı etmeyişidir. Resmi İran tarihçiliğinde en fazla nefret telkin edilen Moğollar, İran’a felaketler getiren başlıca etken sayılmaktadır. Ancak Tebrizli Ali, Türk-Tatar boyları ve Moğolları aynı kavim olarak görüyor ve onların kahramanlıklarla zengin tarihlerini, etnografik özelliklerini gururla anlatıyor. Yazarın okurlara ve soydaşlarına verdiği mesaj şudur: Resmi İran tarihçiliğinin iddialarının aksine, senin gurur duyacağın millî tarihin vardır ve bu tarih İranistik [İranşenasi] denen bilimin bir parçası olmayıp, genel Türk tarihiyle bir bütündür.

Millet nedir?

Tebrizli Ali, çok milletli bütün devletlerde büyük önem taşıyan millet kavramına da kendi yaklaşımını ve bakışını belirtmeden kitabına nokta koyamazdı. O, milleti oluşturan geleneksel unsurları (dil, coğrafya, ekonomi, siyaset, kültür, ayrıca kanun ve medeni hukuk birliği) sıraladıktan sonra bu göstergelerin ülkelere bağlı olarak ve yerel şartlara göre değiştiğini kaydetmiştir: “Milliyet, herkesin bakışına ve düşüncesine göre ve kendine özgü meram ve inancının etkisi altında farklılık gösterir”.

Bu unsurların hepsi sağlanmış olsa bile, ülke nüfusunun tek bir millet olması için bu yeterli değildir. “Çünkü dil ve ona bağlı olan edebiyat, folklor, örf ve adetler, adap ve rüsum, millî duygular ve millî vicdan [bilinç], ayrıca bunların başında millî kültürü” göz ardı etmek mümkün değildir. İşte bu nedenledir ki, “Fars kültürü içinde erimiş bizim bilinçsiz Türkler, Türk kültürüne elli yıldır yapılan mezalimi ve sömürüyü bilmedikleri için kendilerini mükemmel şekilde Farslığa vurup onların içinde kaybolanlara da biraz dikkat edince Fars kavminden olmadıklarını görürler”. Bu bağlamda Farslar ve Türkler arasındaki ciddi farklar, onların ayrı milletler olmasının şartlarıdır. Tebrizli Ali şöyle yazıyor: “Türklerle Farsların din birliği, rejim birliği, coğrafi birliği, ekonomik birliği zorunlu şekilde oluşsa da millî kimlik ve millî kültür birliği, millî özellik ve millî vicdan birliği asla oluşmaz, çünkü toprak (coğrafya), ekonomi ve rejimin aynı olmasına rağmen millî psikoloji, millî kültür, dil ve ruhiyat aynı değil ve olamaz. Çünkü her birinin kendine özgü karakter, tarz, ruhiyat, ahlak, psikoloji ve hatta geni vardır. Bu yüzden bütün etnik özellikleri farklı olan iki milletin toprağı, ekonomisi, rejimi, toplumu aynı olsa bile ancak bunlar, iki farklı milleti tek millet yapamaz ve son aşamada her unsur kendi aslına döner”.

Bilimsel açıdan genelde nesnel olan bu bakış, kitabın sonraki (Milliyet ve Etnik Fark) bölümünde de ön planda görülmektedir. Yazar, bu bölümde kavim (etnik birlik) kavramını tarif ederek “her kavim başka kavimden ayrı dil, edebiyat, tarih ve kültürüyle’’ farklılık göstermektedir, der. Burada çelişkili yeni fikirler de öne sürülmektedir.

Tebrizli Ali’ye göre, “İran” adı, belli bir etnik birliğe ait değildir, İran’da Araplar, Türkler, Beluçlar, Kürtler ve Farslar yaşıyorlar ve “bunların tamamına İran milleti ve İran devleti diyorlar’. Fakat yazar, birine (Farslara) ev sahibi diğerine (örneğin Türklere) kiracı statüsü verilmesini reddediyor, İran’ı bütün milletlerin ortak vatanı olarak görüyor. Görüldüğü üzere, Tebrizli Ali’nin millet ve kavim kavramlarına yaptığı yoruma göre, “Türk milleti” ve ‘İran milleti’ kavramları birbirine karışmakta ve somut anlamını kaybetmektedir.

Yazar, Azerbaycan nüfusunu (daha doğrusu, onun çoğunluğunu) “Azerbaycanlı” veya “Azeri” diye tarif edilmesinin doğru olmadığını belirtiyor: “İran Türklerini sadece Azerbaycan adlı kafeste tutsak edenlerin hilesini, İran genelinde yaşayan bütün Türk kardeşlerimiz hala kesin fark etmemişlerdir ve bugün Rusya’da [SSCB’de], Avrupa’da, İran’da bize Türk yerine Azerbaycanlı adını zoraki şekilde ve ısrarla dayatanların hedefi bize şu fikri telkin etmektir: Türk sadece Azerbaycan’da olabilir, sadece orada bulunduğu zaman ve üstelik Türk değil, belki Azeri adını alabilir”.

Kitabında birkaç defa aynı konuya dönen Tebrizli Ali, üzüntüsünü ifade ederek şöyle yazmıştır: “Ötekiler bize Türk demekten çekinmiyorlar fakat kendimizinkiler cin şeytandan korkar gibi üşenirler, çünkü ya kendilerinde özgüven yoktur ya da başka yerlerden destur veya emir böyledir.”

Yazarın bu değerli fikirlerine şunu da eklemeliyiz. Etnik ad olarak Türk adını unutturma gayreti ile, Kuzey’de olduğu gibi Güney Azerbaycan’da da milletleşme sürecini engellemek, kafa karıştırmak, milleti geçmişinden, Türk dünyasından koparmak, yalnızlaştırmak, böylece asimilasyon sürecinin yolunu açmak hedeflenmiş ve hâlâ aynı amaç için çalışılmaktadır.

Tebrizli Ali’nin bu kitapta üzerinde durduğu başlıca fikirlerden biri de millî bilince sahip olan soydaşlarını geçmişin siyasi tecrübelerinden ders almaya çağırmaktır.

Siyasi fedakârlık, millî gaflet

Tebrizli Ali’yi bu kitabı yazmak zorunda bırakan nedenlerden biri de soydaşlarının moda olan yaygın ideolojilere uyarak millî sorunlarını unutmalarıdır. Buna rağmen yazar, solcu veya sağcı partilere katılmaya karşı değildir: “Herkes kendi inanç ve mezhebini, herhangi bir yolu kendisi seçebilir fakat şu veya bu amaç ve inanç için skolastik kilise istibdadını yeniden kurmaya kimsenin hakkı yoktur”. Ancak “inançlar, meslekler ve kanunlar milletin hizmetindedir, milliyet kanunların hizmetinde değildir.” Bizzat bu düşkünlük ve millî bilinçsizlik nedeniyle İran Türklüğü milletler yarışını kaybetmektedir. Tebrizli Ali sesini yükseltiyor: Bunca facialardan sonra hiç değilse şimdi tarihî tecrübemizden ve hatalarımızdan ders alalım!
Tebrizli Ali’ye göre, bizzat millî bilinç olmadığı için devrimler ve darbeler döneminde millet olarak çok sayıda hata yapılmıştır: “Meşrutiyet döneminde Türk töresi olan Kacar’ı kendi elimizle yıktık ayrıca fırkada [Azerbaycan Demokrat Fırkası’nda] millî görüntüsüyle üzerimize Rus kıyafetinde komünistler çıktılar ve sonra Ruslar bizimle ilgili olarak Amerikalılarla uzlaşarak bizi eski düşmanımızın eline teslim ettiler”.

Tebrizli Ali, başka bir ifadesinde meselenin dramatikliğini çok güzel açıklamıştır: “Meşrutiyet zamanı biz yorga gittik, onlar bindiler, hiziplerde ve birleşmelerde biz aza olduk, onlar rüasa [başkan]”.

Sonsöz yerine

Biz Tebrizli Ali’yi böyle okuduk ve bu şekilde değerlendirdik. Kimileri, özellikle de Fars kültür yörüngesinde telaşla koşuşanlar onu farklı kabulleniyor olabilir. Fakat Tebrizli Ali’nin örnek şahsiyeti ve cesur düşünceleri ayaktadır. Güney Azerbaycan’da şimdiki nesil, Türk milliyetçiliğinin bu muhteşem temsilcisini doğru şekilde idrak ederek Üstat Tebrizli Ali’ye rahmet okuyor ve Tebriz’de, Urmu’da, Zengan’da, Erdebil’de, Tahran’da ‘Haray, haray, men Türkem! (İmdat, imdat, ben Türküm) diye haykırıyor.

KAYNAK: https://asasmedya.info/news/culture

Bu haber 752 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum