SULTANLIĞIN SONU – ÖMER SEYFETTİN

SULTANLIĞIN SONU – ÖMER SEYFETTİN
23 Ocak 2021 - 14:26 - Güncelleme: 08 Şubat 2021 - 19:10

SULTANLIĞIN SONU

Bekârlık Sultanlıktır (Evlilerin Sözü)

…… SONU

“Bekarlık Sultanlıktır” felsefesini izleyen bir kişinin sonunu resmeden bu acıklı hikayeyi yakında dizi şeklinde yayına başlayacağız.

Yazar’ın, bütün Türk okuyucuları tarafından tanınmış ve sevilmiş olan “Ömer Seyfettin” bey olduğunu söylemek, hikâyenin güzelliği hakkında bir vermesi açısından yeterlidir.(“Türk Dünyası” gazetesi 24/26 Ağustos 1335(1919) sayı 1 ve 3)

(İlerleyen zamanlarda bu ilanı veren gazete, “FOYA” adlı başka bir romanın yayınlanacağını bildirirken, daha önce yayınlayacağını ilan ettiği “Sultanlığın Sonu” için şöyle bir düzeltme yapmıştır)

Ömer Seyfettin Beyin yazacağını vaat ettiğimiz “…” isminde ki eseri, yazar yazmaktan vazgeçmiştir. Değerli okuyucularımızın hatırında olsa gerektir ki, Ömer Seyfettin Bey bu eseri yayınlayacağımızı ilan ederken “… Sonu” tarzında bir isimden bahsetmiştik. Eserin gerçek ismi bu değil “…” Eserin yayını sırasında daha çok tahribata uğraması ihtimalinden endişe ederek yayınını uygun görmemiştir. (“Türk Dünyası” gazetesi 13 Ekim 1335(1919) sayı 46)

SULTANLIĞIN BAŞI – I

Ali Canip Yöntem; Ömer Seyfettin İstanbul 1947 s.107-110

Büyük deprem İstanbul’u altüst etmişti!

Eski duvarlar yıkılmış, çürük çatılar çökmüş. Sancak Hayreddin mahallesiyle üstünde ki Çınar mahalleciği sanki birdenbire asırların ağırlığı altında ezilen vahşi bir harabe halini almıştı.

Hekimoğlu Ali Paşa caminin avlusundan Koca Mustafa Paşa caddesine inen ince yolun duvarları da Onbeş gün evvelki korkunç sarsıntıya dayanamamıştı.

Gelip geçenler taş yığınların üstünden aşıyorlardı.

Çınarın en büyük, en sağlam evi cami sokağından çıktıktan sonra sağa dönünce, yine sağa ilk gelen çıkmazın köşesine kadar uzayan ahşap bina idi.

Şimdi yerinde yeller esen, şimdi yerinde havuzlu viran bir arsa, bir baldıran tarlası kalan bu ev, Kaymakam Mahmut Bey isminde çoktan ölmüş bir adamdı.

O zamanlar bu Kaymakamın (kocası dışarıda subay olan) kızıyla, yedi sekiz yaşında ki bir torunu otururdu.

Gençken memleketinde dehşetli hırçınlıklar yaptığı için hükümet onu İstanbul’ sürmüş, zorla askerlik yapmıştı. Bu hırçın Anadolu çocuğu okumuş, yazmış, subay olmuş, Kırım savaşında büyük yararlılıklar göstererek yaralanmış, nihayet Hezargattaki(Bulgaristan’da Bir şehir) Güherçile fabrikasına müdür olmuştu.

Rus Savaşına girdi; fakat barıştan sonra o kadar ihtiyarlamıştı ki… Artık gözleri görmüyordu.

İstihbarat için İstanbul’a gelmiş, bu konağı alıp yerleşmişti. Mevcut bina o zamana göre yeni bir tasarımla yapılmıştı.

Lâkin mahalle halkı cami yolunun sağındaki konakla, solundaki bu konağın vakti zamanında Hekimoğlu Ali Paşanın haremiyle selâmlığı olduğunu söylerlerdi.

Gözleri görmeyen bu ak sakallı ihtiyar az zamanda mahallenin babası oldu.

Hiç evinden dışarı çıkmadığı halde her işi ona danışıyorlardı. Ziyarete gelenleri seslerinden tanırdı.

Çok dünya görmüş iyiliksever bir kişiydi.

Ölünce bütün mahalle ağladı…

Kazandığı hürmet, konakla beraber kızına miras kaldı. Fatma Hanım, sanki Çınarın kraliçesi olmuştu.

İmam, muhtar, bekçi her an emrine hazırdı. Kadın komşularından başka, erkekler bile bayramlarda filân kapıya gelir, halini hatırını sorarlardı.

Deprem evleri yıkınca, Fatma Hanım konağının büyük bahçesine bütün mahalleye açtı.

Belki on aile keçelerden, kilimlerden çergelerini, meyva ağaçlarının altına kurdular.

Bahçe kapısıyla havuzun arasındaki düz meydana, sanki bir kabile reisiymiş gibi Fatma Hanımın çadırı dikilmişti.

Geceleri erkeler bir çergeye toplanıyorlar, kadınlar Fatma Hanımın çadırına doluyorlardı. Başka bir âlem başlamıştı.

Şehir hayatından, ev hayatından birdenbire bedeviliğe dönen bu insanlar tabiatın korkunç tehdidini unutacak kadar seviniyorlardı.

Mahalle kahvesinde oturmak tehlikeli olduğu için erkekler pek dışarı çıkamazlardı.

Fatma Hanım bahçedeki cemiyete “harem-selâmlık” teşkilâtını gayet maharetle tatbik etmişti. Yemek, içmek, iş, oturmak, toplanmak, uyku saatleri belliydi.

Sabahları erkenden erkekler işlerine gidiyorlardı. Öğleye kadar her aile kendi işleriyle uğraşırdı. Öğlenden sonra bir nöbet kadınlar toplanırlar, deprem hakkında son duyulan olayları konuşurlardı.

Balak’ta bir müneccim vardı ki, onun her dediği çıkardı. Meselâ: Çarşamba günü ikindi zamanı bir zelzele olacak!” Derdi.

Bu bütün İstanbul’da inanılmaz bir çabuklukla yayılırdı. Bahçe halkı, o saatte bahçenin ortasında küme olur, benizleri sararmış, nefesleri tıkanmış, müthiş sarsıntıyı beklerlerdi. Deprem gelip geçti mi yine neşe başlardı. Evlerin tenhalığından sonra beklenilmeden meydana gelen bu cemiyet, bu dernek hayatı çocukları bile değiştirmişti.

Onlarda ayrıca toplanıyorlar, aralarında oyunlar icat ediyorlardı.

Fatma Hanımın bahçesine göçen ailelerin içinde canca kazaya uğramış yalnız bir adam vardı. Sabri Bey! Henüz yirmi beş, yirmi altı yaşına giren bu delikanlı maliyede kâtipti. Çıkmaz sokağın küçük bir evinde ihtiyar anneciği ile oturuyordu.

Deprem sonrasında eve koşunca anneciğinin ölüsünü bulmuştu, doktorlar “kalp hastalığı varmış!” dediler. Cenazesi genel felâket içinde tamam iki gün kaldırılamadı!

Fatma Hanım işte bu küçük dünyada tek başına kalan Sabri Beyi sokakta bırakamadı. “Şimdi han yok, hamam yok, otel yok… Zavallı nerede yatacak?” Dedi.

Ona da bekârlığına bakmayarak bahçenin bir köşesine küçük, minimini, bir kişilik bir çerge kuruldu.

Sabri Bey yemeğini dışarıda yiyordu. Fakat kederinden rakıya başlamıştı. Bayağı zamanlarda donuk, mahcup bir mizaç sahibi olan bu genç, yani dadandığı bu içki sayesinde öyle hoş bir meşrep sahibi olmuştu ki… Gece toplanan erkekleri anlattığı şeylerle gülmekten katıltıyordu.

Saffet Bey – mahallenin ihtiyarlarından biriydi – onu dinler dinler “Aman Yarabbi! Bu zelzele bize neler gösterdi! İçimizde böyle bir meddah varmış da hiçbirimizin haberi yokmuş!” derdi.

Sabri bir hafta içinde bahçeyi düğün yerine çevirdi. Anneciğinin ölümünü unutmuştu. Hatırlatanlara: “Dünyaya kim kazık dikecek! Bugün varsak yarın yokuz!” derdi.

Son zamanlara kadar hiç münasebette bulunmadığı mahallenin akşamcıları, şimdi aziz arkadaşlarıydı. Bu akşamcılar yedi kişiydi.

Reisleri Saib Bey, Serasker kapısı kâtiplerinden otuz beşlik, şişman, kumral bir zattı. Nihad Beyle Hamdi Efendi evkafa giderlerdi. Hüsnü efendi yağ tüccarıydı. Ali Usta yapı kalfasıydı. Rıdvan mahallenin yorgancısıydı. Arap Salih hem mahallenin yamacısı, hem de Fatma Hanımın uşağıydı. Konağın altındaki dükkânların birinde bedava otururdu.

Meze tertibatını yapan, Samatya’da Gümüş Halkalı meyhanesinin üstünde arkadaşlarına her şeyi vaktinde hazırlayan bir adamdı. Onun rakı parasını uygun bir şekilde bu akşamcılar pay ederlerdi.

Depremden iki gün sonra sevgili annesinin ölümüyle deli gibi olan Sabri’yi gümüş halkalıya işte bu Arap getirmişti.

Mavi boyalı eski tuğla binaya o: “Ya deprem olursa” diye girmekten ürkünce “Meyhaneyi deprem filan yıkmaz. Burası pirden dua almıştır!” derdi.

Gerçekten enkaz altında kalmak korkusuyla ahşap evlerde oturamayan sarhoşlar bu büyük, köhne çatı altında toplanmaktan hiç korkmuyorlardı. Saib Bey, Sabri’yi görünce “Bize yeni bir arkadaş daha…!” diye bağırdı.

“Bir akşamlık.”

“Yarın kendi gelir…”

Yalnız yorgancı Rıdvan sevinmedi: “Ulan Arap sen sayımızı bozuyorsun! Şimdi sekiz olduk! Ya bu uğursuz gelirse!” dedi.

“Adam sen de…” O akşam saat ikiye kadar içtiler.

Ertesi sabah Sabri “Dünya varmış! Şimdi bir yaşım daha girdim” dedi.

Kafaları tütsüledikten sonra, yıkık duvarlar arasında, fenersiz sokaklardan bahçeye dönüş hakikaten pek alaylı oluyordu.

Sabri’nin sesi de güzeldi. Tam Sancaktar yokuşuna gelinceye kadar okurdu. Bahçeye sessizce girerler, herkes yemeğini yedikten sonra Saffet Beyin yanına giderleri. Bu toplantılar bazen gece yarısını geçiyordu.

Birdenbire mizacı değişen Sabri’yi kadınlardan bile tanımayan kalmadı. Zengin bir dayısı onu Galatasaray lisesinde okutmuştu. Fakat okulu tamamlayamadı.

Yine bu dayısının tanıdığı bir paşa onu 700 kuruş maaşla maliyeye koymuştu. Mektepte iken derslerden ziyade tiyatroya heves etmişti.

Mamakyan’ın, Hamdi’nin, Abdi’nin taklitlerini yapıyor, bütün hayvanların seslerini taklit edebiliyordu. Hele havlamaya başladı mı bütün mahallenin köpekleri bahçenin etrafına toplanır, uluyarak içeri girmeye kalkarlardı.

Fatma Hanım “Zavallının felâketi büyük! Küçük dünyada kimsesi kalmadı, ne yapacağını bilmiyor!” der, Sabri’nin coşkunluğunu hoş görürdü.

Saat bire geldi mi, kadın, erkek, çoluk, çocuk bütün bahçe Sabri beyi beklerlerdi.

Mehtap da çıkmıştı, Sabri rakının neşesiyle her gece başka bir eğlence çıkarırdı.

Fatma Hanımın bahçesinde eğlenildiğini duyan diğer virane sakinleri de akşamları misafirliğe gelmeye başladılar. Bedevilik hayatı azıcık tesettür hırsını gevşetmişti. Kadınlarla erkekler birbirleriyle konuşabiliyorlardı. Meselâ Sabri’nin bulunduğu çerkenin etrafına onu dinlemek için genç kadınlar, kızlar, hafif birer baş örtüsüyle gelip oturmak cesaretini gösteriyorlardı.

Yayına Hazırlayan: Serdar Alp Öztürk
https://www.bilgipedia.org/category/oyku-ve-denemeler/
 


Bu haber 320 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum