Sultan Galiyev Işığında Türklük ve İslamlık
Strateji Türkiye Dergisi 9. sayısında Doç. Dr. Öner Buçukcu tarafından yazılan "Müslüman (Türk) Olmak: Sultangaliyev Işığında Türklük ve İslamlık" başlıklı dikkat çekici makaleyi yayınlıyoruz.
Doç. Dr. Öner Buçukcu
Türklük ve İslamlık aynı idealin iki yüzü olabilir miydi? Sultangaliyev, bu iki kimliği birbirine rakip değil, aynı ideali taşıyan iki güç olarak gördü. Peki bu fikir, Doğu’nun kendi sesini bulma çabası mıydı, yoksa yeni bir medeniyet düşüncesinin başlangıcı mı?
Millî Mücadele’nin önemli yönlerinden biri, Ankara hükümetinin dış dünyayla kurduğu temaslardır. Bu temaslar arasında, özellikle Bolşeviklerle yürütülen ilişkiler dikkat çekicidir. 1917 Şubat’ında Rusya’da yaşanan devrimler sonucunda Romanov hanedanı devrilmiş, aynı yılın Ekim ayında Bolşevik Devrimi gerçekleşmişti. Bu gelişmeyle birlikte Rusya, Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi. Osmanlı kamuoyu Ekim Devrimi’nden ilk kez 10 Kasım 1917 tarihli gazeteler aracılığıyla haberdar oldu. Akdes Nimet Kurat’ın aktardığına göre, Osmanlı devlet erkânı ise bu olaydan iki gün önce, Stockholm Maslahatgüzarı Esat Bey’in telgrafıyla bilgi sahibi olmuştu. Dolayısıyla Osmanlı devlet adamlarıyla Osmanlı basını arasında Devrim’i öğrenme bakımından iki günlük bir fark vardı. Avrupa gazetelerinde ilk haberlerin 7 Kasım’da yer aldığı dikkate alındığında, Esat Bey’in de bu bilgiyi muhtemelen Avrupa basınından edindiği düşünülebilir.
Osmanlı çevrelerinin Bolşevizme ilk tepkileri temkinliydi. Ancak 23 Kasım 1917’de Bolşeviklerin müttefik devletlerin Osmanlı topraklarına ilişkin gizli paylaşım anlaşmalarını açıklamaları, bu yeni rejime yönelik bakışın bir anda değişmesine neden oldu. Artık Rusya’nın eski Rusya olmayacağına dair kanaat güçlenmişti. Nitekim 5 Mart 1918 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan şu satırlar dönemin havasını yansıtıyordu:
“Her ne olursa olsun, ister bir general diktatörlük ilân etsin veya Çar yeniden tahta çıksın, eski Rusya İmparatorluğu’nun ihyası mümkün değildir. Ukrayna, Finlandiya, Lehistan, Kafkasya, Türk-Tatar eyaletleri ve Baltık vilayetleri ayrıldıktan sonra, kırılan kâse bir daha yapılamaz.”
Lenin’in, emperyalizmi kapitalizmin en ileri aşaması ve en temel çelişkisi olarak tanımlaması; sömürge halkların mücadelesini desteklemesi gerektiği yönündeki düşüncesiyle birleştiğinde, bu yaklaşım Anadolu’daki milliyetçileri de etkilemişti. Bolşevik desteği hem maddi hem moral açıdan yaşamsal görülüyor; bu nedenle, Anadolu hareketiyle temas kuran bazı çevreler doğrudan Moskova ile bağlantı arayışına giriyordu. Mustafa Kemal Paşa, bu süreçte kendi inisiyatifiyle bir “Komünist Partisi” kurulmasını emretmişti. Parti, Üçüncü Enternasyonal’e üyelik başvurusunda bulunmuş ancak kabul edilmemişti. Millî Mücadele kadrolarını bu doğrultuda teşvik eden unsur, Lenin’in ulusal kurtuluş hareketlerine dair stratejik yaklaşımıydı.
Lenin, ulusal kurtuluş hareketlerini üç grupta değerlendiriyordu. İlk grup, burjuva demokratik hareketlerin tamamen tükendiği gelişmiş kapitalist ülkelerdi. İkinci grup, bu hareketlerin hâlen sürdüğü ülkeleri kapsıyordu; buralarda proletaryanın görevi, ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemekti. Üçüncü grup ise sömürge veya yarı sömürge ülkelerdir; burada görev, ulusal kurtuluşun en devrimci kanadını desteklemektir. Lenin, Rosa Luxemburg’un Junius Broşürü’ndeki ulusal savaşlara yönelik eleştirisini reddederek, bu savaşların artık hem kaçınılmaz hem ilerici olduğunu savunmuştu. Stalin de benzer biçimde, sömürge halkların anti-emperyalist mücadelesiyle sanayileşmiş ülkelerdeki proletaryanın çıkarlarının örtüştüğünü ileri sürüyordu.
1920’deki Kongre’de Lenin, sömürgelerdeki demokratik kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi gerektiğini ilan etti. Bu tutum, Sovyet devletinin varlığını güvence altına alma amacına dayanıyordu; Lenin bu hareketleri potansiyel müttefik olarak görüyordu. Böylece self-determinasyon ilkesi, emperyalizm olgusu ile birlikte yeniden yorumlanmıştı. Ancak 1921 sonrasında Sovyetler’in uluslar politikasında köklü değişiklikler başladı. Bu değişimin ardında Stalin’in yükselişi vardı. 10 Ocak 1921’deki Türk Halkları Komünistleri Konferansı’nda Stalin, Müslüman halklar arasındaki milliyetçi eğilimleri eleştirerek uyardı. Mart 1921’de toplanan X. Kongre’de “milliyetçi sapma” resmi olarak kınandı. Doğudaki bu eğilimlerin çoğu, İslam birliği ya da Türk birliği biçiminde tezahür ediyordu. Bu noktada Müslüman milliyetçi komünistler yol ayrımına gelmişlerdi. Bu ayrımın en belirgin temsilcisi, Sultan Galiyev’di.
Sultan Galiyev, “Üçüncü Dünya” düşüncesini erken sezmiş bir isimdi. İslam ve komünizmi sentezleyen yaklaşımı kısa ömürlü ama çarpıcı bir denemeydi. Olivier Roy’un ifadesiyle onun Panislamizm’i, aslında anti-emperyalist bir enternasyonalizmdi.
Richard Pipes, Sultangaliyevizmi “Bakunincilik, Leninizm ve milliyetçiliğin karışımı” olarak tanımlamıştı. Galiyev’e göre devrim, Avrupa’da değil, Doğu’da başlamalıydı. Çünkü Batı’daki sosyalist hareketler, kendi emperyal geçmişlerinin ağırlığı altında ezilmişti. O, Tatarların yetişmiş kadro eksikliğini aşmak için Müslüman Kızıl Ordu’yu devrimci kadro okulu olarak görüyordu. Bennigsen ve Quelquejay’a göre, Galiyev Kızıl Ordu’yu yerli proletaryanın yerini alabilecek tek toplumsal güç sayıyordu.
Türklük ve İslamlık, Sultangaliyev’in düşüncesinde birbirinden ayrılabilir iki kimlik değil, aynı tarihsel ruhun iki ayrı tezahürüdür. Türk halklarının siyasal hafızası ile İslam dünyasının toplumsal adalet anlayışı, ortak bir tarih bilinci üretmiştir. Galiyev, bu bilinci ideolojik değil, tarihî bir dayanışmanın sonucu olarak kavrar. Ona göre Türklük, İslam’ın toplumsal formudur; İslamlık ise Türklüğün manevî istikametidir. Bu iki unsurun birlikteliği, Doğu’nun modern dünyada kendi dilini bulabilmesinin en somut ifadesidir.
Bu bakımdan Galiyev’in yaklaşımında Türklük, dinî bir aidiyetin etnik bir biçimi değil; İslamlığın tarihsel sürekliliğini taşıyan siyasî bir zemin olarak görülür. İslamiyet’in eşitlik ve kardeşlik ilkeleri, Türk topluluklarının dayanışmacı karakteriyle birleşmiştir. Böylece Türklük, İslam’ın dünyevî düzen anlayışına vücut verirken; İslamlık, Türklüğe ahlaki bir anlam kazandırır. Bu iç içelik, ne İslam’ı dar bir inanç sistemi ne de Türklüğü salt bir milliyet olarak bırakır; ikisini bir arada tutan ortak bir medeniyet idrakine dönüştürür.
Sultangaliyev, Ekim Devrimi’ni ideolojik bir olaydan ziyade, Rusya’daki halkları —Türkler de dâhil— Batı emperyalizmine karşı seferber edecek bir fırsat olarak gördü. Müslüman toplulukları tanımlarken din yerine dil ve kültürü merkeze aldı. 1921 sonrasında Narkomnats dergisinde ateizmin Müslümanlar arasında yayılması gerektiğini savunarak laik bir Panislamizm formüle etti. Bu yaklaşım, İslam ve Türklüğü birbirine zıt değil, tamamlayıcı kimlikler olarak değerlendiren bir bakış açısına dayanıyordu.
Haziran 1918’deki Müslüman Komünistleri Konferansı’nda bağımsız bir Müslüman Komünist Partisi kurulması kararlaştırılmış, fakat Rus Komünist Partisi bu kararı sert biçimde eleştirmişti. 1919’da Müslüman Örgütleri Merkez Bürosu’nun adı Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu olarak değiştirilmiş, böylece İslam’ı çağrıştıran unsurlar sistematik biçimde tasfiye edilmişti. Bu durum, Galiyev’i yeni bir arayışa yöneltti: “Sömürgeler Enternasyonali” fikri. Tatar liderleriyle birlikte Lenin’i ziyaret eden Galiyev, Tatar Cumhuriyeti’nin sınırlarının genişletilmesini istedi; ancak Lenin bunu reddetti ve Tatarları şovenizmle suçladı. Artık Müslüman komünistlerin, Bolşeviklerin self-determinasyon vurgusunun pratikte bir anlamı kalmadığını gördükleri açıktı.
Sultangaliyev, proletarya diktatörlüğünü reddediyor, Müslüman halkların kendine özgü bir sosyalist yönelimi olabileceğini savunuyordu. Ona göre kolonyal yönetim altında yaşayan bütün İslam toplulukları, ezilen halklar olarak proleter sayılmalıydı. “Müslüman halklar proleter halklardır,” diyordu; çünkü sömürgeciler tarafından topyekûn ezilmişlerdi. Bu nedenle Müslüman ülkelerdeki ulusal hareketler, doğaları gereği sosyalist bir karakter taşıyordu. Bu düşünce, Sovyet ideolojisinin sınırlarını aşan bir yorumdu.
Galiyev’in dil ve kültür temelli millet tanımı, Stalin’in 1913’teki tanımıyla örtüşüyordu. Ancak Stalin’in 1920’lerdeki yeni politikaları bu yaklaşımı dışladı. Diller arasında kesin sınırlar çizilerek Pantürkist eğilimler bastırıldı. Tatarca ve Azerice ulusal diller olarak kabul edildi, ama aracı dil olarak kullanımları yasaklandı. Bu politika, milletler arasına kesin bariyerler ördü. Roy’a göre Stalin, böylece Orta Asya’daki aydınları birbirine karşı konumlandırarak Moskova’yı hakem konumuna yükseltmişti. Galiyev ve çevresi ise bu politikaların ardından bastırıldı. 1922’de Stalin, onları Basmacı hareketiyle iş birliği yapmakla suçladı ve Galiyev hapsedildi.
Lenin, Galiyev’in eleştirilerine sessiz kaldı. Stalin’in bu tavrı, Marksizm içindeki ulus ve sömürge tartışmalarının bastırılmasına yol açtı. Ancak bu bastırma, 1950’lerden sonra “Üçüncü Dünya” milliyetçiliklerinde yeni biçimlerde geri döndü. Bu akımlar, Lenin’in emperyalizm çözümlemesiyle Galiyev’in ulusal-sosyalist sentezinden esinlenmişti. Müslüman sosyalizmi, milliyetçiliğin içinde eriyerek varlığını sürdürdü. Bennigsen ve Quelquejay’a göre, Müslümanların sosyalistliği büyük ölçüde milliyetçiliklerine dayanıyordu. Bu, milliyetçiliğin komünizmle birlikte var olmasını kolaylaştırmıştı.
Sonuç olarak, Üçüncü Dünya’daki milliyetçi hareketlerin pratik çerçevesine Lenin, ideolojik ilhamına ise Sultangaliyev kaynaklık etmiştir. Marksizmi Avrupa dışına taşıyan asıl isim Lenin olsa da, onu yerel bir gerçekliğe uyarlayan Galiyev olmuştur. Bu yönüyle Sultangaliyev, İslam ve Türklüğü bir arada düşünen ilk modern devrimci figürlerden biridir. Onun mirası, sömürge halkların yalnız ekonomik değil, kültürel ve kimliksel bağımsızlık mücadelesinin de teorik temelini oluşturur.
Not: Yazının tamamı ve orjinal metnini okumak için kaynak:
Stratejil Türkiye Dergisi, Sayı:9, Ekim 2025; http://stratejiturkiye.com/gorus/musluman-turk-olmak-sultangaliyev-isiginda-turkluk-ve-islamlik









FACEBOOK YORUMLAR