Soğuk Savaş Sonrası Rusya'ya Karşı Türk ve Macar Turancılığı
Bu inceleme yazısı üç kitaba dayanmaktadır: ABD'nin Virginia eyaletindeki Virginia Üniversitesi'nde tarih profesörü olan ve ABD diplomasisi, kültürü ve sömürgeciliğin sona ermesi üzerine kapsamlı yayınlar yapmış olan Von Eschen ile başlayalım. Nostaljinin Paradoksları: Soğuk Savaş Zaferi ve 1989'dan Beri Küresel Düzensizlik adlı kitabı, onun tipik ilgi alanının bir özeti olarak kabul edilebilir. Von Eschen, bu kitapta Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezine karşı güçlü bir eleştirel duruş sergilemiştir. Von Eschen'a göre, ABD'nin Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle kazandığı sözde zaferin erken kutlamaları, ABD dış politikasını uluslararası sistemdeki yeni eğilimlere karşı "kör" bir duruş sergilemeye itmiştir.
Soğuk Savaş Sonrası Rusya'ya Karşı Türk ve Macar Turancılığı: Nostalji Orta Asya'yı Yeniden Ziyaret Ediyor
Nostaljinin Paradoksları: Soğuk Savaş Zaferi ve
1989'dan Bu Yana Küresel Kargaşa
Penny M. Von Eschen tarafından
Duke University Press, 2022, 400 sayfa, 30,95 dolar, ISBN: 9781478022848
Doğuya git! Macar Turancılığının Tarihi
Balázs Ablonczy tarafından
Indiana Üniversitesi Yayınları, 2022, 296 sayfa, 33,25 ABD doları, ISBN: 9780253057433
Rus Dış Politikasının İddialılığının Kaynakları
Angela Borozna tarafından
Springer, 2022, 279 sayfa, 106,13 ABD doları, ISBN: 9783030835903
1990'ların başında Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle uluslararası sistemde yaşanan kutuplaşma değişimleri yalnızca ABD merkezli bir jeopolitik dönüşümle sınırlı kalmadı. Son derece kararlı bir ideolojik heyecanı da beraberinde getirdi. Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" teziyle Uluslararası İlişkiler literatüründe 'ikonik' bir yer edinen bu paradigmanın ömrü beklenenden kısa oldu. Neo-liberal ve kapitalist değerlere karşı meydan okuma, köktencilik söz konusu olduğunda 11 Eylül saldırılarıyla özdeşleştirilse de, 'tarihin devam etmesini' sağlayan asıl dinamik, terörizm ve şiddet olgularından bağımsızdır. Türkiye, Rusya ve Macaristan gibi emperyal geçmişe sahip aktörlerin dış politik zihinlerinde yansıtıcı bir olgu olarak yeniden canlanan 'nostalji', günümüzde ABD merkezciliğe karşı en somut meydan okuma olarak değerlendirilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, tarihsel süreçte emperyal geçmişe sahip aktörlerdeki romantik milliyetçilik, gelecekte tetiklenmesi muhtemel, son derece yansıtıcı bir kimliği temsil etmektedir. Bu durum, söz konusu aktörlerin dış politika söylem ve uygulamalarında sıklıkla "geçmişe" güçlü bir vurgu olarak kendini göstermektedir. Kamuoyunda son derece motive edici olan bu söylemler, belirli bir süre sonra kamuoyunun beklentileri ile dış politika söylemleri arasında mükemmel bir uyuma dönüşmektedir. Genellikle uluslararası sistemdeki egemen gücün hegemonyasını hedef alan bu söylemler, aslında statükoya karşı revizyonist bir bağlamda değerlendirilmektedir.
Bu bağlamda, son yıllarda Macaristan dış politikasında önemli bir yükseliş yaşayan milliyetçi söylem, Türkiye'nin bu ideoloji üzerindeki tekelinden çıkarak Batı ekseninde, neo-Turancılık olarak kavramsallaştırılabilecek bir eğilimle kendini göstermeye başlamıştır. Öte yandan, Rus dış politikasının zihninde bir fikir veya söylem olmanın ötesine geçen Sovyet nostaljisi, reelpolitik zeminde kendini çoktan kanıtlamıştır. Türk Dünyası'nın temel yaşam alanı olan Orta Asya, bu üç aktörün nostaljik dış politikalarının temel eylem alanı olarak görülmektedir. Bu nostaljik söylemle ilerlemek ilk bakışta Türk Dünyası'na özgü bir neo-Turancılık ve Sovyetçilik çatışması gibi görünmektedir. Yine de rasyonel bir temelde, bu söylem üç aktör için de sıfır toplamlı bir oyun teorisinden ziyade kazan-kazan politikası anlamına gelebilir.
Bu inceleme makalesi üç kitaba dayanmaktadır: ABD'nin Virginia eyaletindeki Virginia Üniversitesi'nde tarih profesörü olan ve ABD diplomasisi, kültürü ve dekolonizasyonu üzerine çok sayıda yayını bulunan Von Eschen ile başlıyoruz. Nostaljinin Paradoksları: Soğuk Savaş Zaferi ve 1989'dan Beri Küresel Düzensizlik adlı kitabı , onun tipik ilgi alanının bir özeti olarak düşünülebilir. Von Eschen bu kitabında, Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezine karşı güçlü bir eleştirel duruş sergilemiştir. Von Eschen'e göre, ABD'nin Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle elde ettiği sözde zaferin erken kutlamaları, ABD dış politikasını uluslararası sistemdeki yeni eğilimlere karşı 'kör' bir duruş sergilemeye itmiştir. Başka bir deyişle, Von Eschen'e göre, ABD dış politika yapıcılarının ABD istisnacılığına olan takıntılı ve kibirli bağlılıkları, ABD'nin resmi dış politika söylemi ile bu söylemin pratiği arasında açılan boşluğu göz ardı etmelerine neden olmuştur. Yazar, bu bağlamda, ABD'nin Irak ve Afganistan'daki olumsuz imajı ile Macaristan'da Victor Orbán Yönetimi'nin sağcı ve milliyetçi söyleminin yükselişi arasında güçlü bir korelasyon olduğunu vurgulamaktadır. Temel olarak yazar, ABD tarzı tek kutuplu bir dünya sisteminin küresel barış, adalet ve demokrasi kavramlarına katkıda bulunamayacağı konusunda çok net bir tutuma sahiptir.
Bu bağlamda, Von Eschen'e göre Soğuk Savaş'ın sonu ABD merkezli zafer söylemiyle sona ermiş olsa da, bu söylem farklı aktörler arasında alternatif bir duruşu da tetiklemiştir. Başka bir deyişle, özellikle Sovyetler Birliği'ne dair nostaljik dış politika reflekslerinin ifadesi, aslında Soğuk Savaş'a ilişkin alternatif analizleri ifade etmektedir (s. 5). Soğuk Savaş'a dair alternatif tarih okumaları, "Savaşı kim kazandı?" gibi nesnel bilgilere odaklanmak yerine, "Savaş gerçekten sona erdi mi?" gibi daha öznel bir konuyu gündeme getirmektedir. Özellikle, militarizm ve serbest piyasa ekonomisinin 'evliliği' olarak tanımlanan ve Wolfowitz Doktrini olarak bilinen ABD dış politikasına dair yeni doktrinel anlayış, aslında uluslararası sistemde ABD dışında yeni bir süper gücün ortaya çıkmasını engellemeye dayalı bir strateji olarak algılanmıştır (s. 27). Bu dış politika söylemi, yalnızca Soğuk Savaş döneminde ABD'nin başlıca rakipleri olan Sovyetler Birliği ve Macaristan için değil, aynı zamanda sonraki yıllarda ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki başlıca dostları olan Türkiye için de tek kutuplu dünya sisteminin reddini ifade eder. Nostaljik dış politika söylemi bu noktada etkisini göstermeye başlar, çünkü ABD ve ontolojik müttefikleri dışında tek kutuplu dünya sistemini destekleyen uluslararası aktörlerin sayısı, tek kutuplu dünya sistemini sürdürmeye yetmemektedir. Dahası, Bosna Savaşı, Ruanda ve Somali'deki olaylar ekseninde, ABD liderliğinde küresel barışın sağlanması yönündeki beklentiler, ABD'nin gelişmelere 'pasif seyirci' kalmasıyla büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır (s. 82). Bu durum, ABD merkezli tek kutuplu bir dünya sisteminin, gelecekteki gelişmeleri ABD'nin 'insafına' bırakmakla eş anlamlı olacağı endişelerini artırmıştır. Bu noktada, ABD için asıl tehlike askeri tehditlerin ötesine geçmiş ve ABD hegemonyasına karşı koyabilecek kolektivist bir toplumsal ruh ve karar alma süreci haline gelmiştir (s. 105). Ayrıca, Kırgızistan örneğinde görüldüğü gibi, ABD dış politikasının STK'lar aracılığıyla 'renkli devrimler' yoluyla farklı ülkelerde neo-liberal değerleri pekiştirmesi (s. 254), romantik milliyetçiliği tetikleyen bir diğer dinamik olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle, romantik milliyetçilik etrafında şekillenen dış politikaların halkta yaratabileceği toplumsal seferberlik ve 'yeniden uyanış' söylemi, 'tarihin hâlâ devam ettiği' söylemini kanıtlayacaktır. Sonuç olarak, Von Eschen, Soğuk Savaş sonrası oluşan yeni dünya düzeninde "Tarihin Sonu" tezini sert bir şekilde eleştirse ve ABD hegemonyasına karşı ulusal ve uluslararası tepkilerden bahsetse de, idealist paradigmanın çizgisinden sapmamaktadır. Von Eschen, idealist paradigmanın anahtar kelimeleri olan silahsızlanma ve karşılıklı bağımlılığı ideal bir uluslararası sistem için olmazsa olmaz olarak görse de,Bu makalenin yazarları, Von Eschen'in isteklerine katılmakla birlikte, ABD merkezli uluslararası sistemin Türk Dünyası gibi uluslararası sistemin farklı güç merkezleri tarafından sınanacağını ve bu anlayışa yönelik bu meydan okumaların gerçekçi paradigmaya sadık kalacağını savunmaktadır. Bu bağlamda, son zamanlarda Macaristan'da Viktor Orbán liderliğinde yükselişe geçen Pan-Türk söylemleri, Turancılık ideolojisini Türk Dünyası'nın temel dış politika doktrinlerinden biri haline getirmiştir.
Burada incelediğimiz ikinci kitap Balázs Ablonczy'nin Go East! A History of Hungarian Turanism adlı kitabıdır . Macaristan Budapeşte'deki Eotvos Lorand Üniversitesi'nde kıdemli araştırma görevlisi olan Ablonczy, Turancılık ve kültür tarihi üzerine dikkate değer eserler yayınlamıştır. Ablonczy bu kitabında Turancılık'ın bir ideoloji olarak tarihsel süreçte ortaya çıkışını incelemektedir. Ablonczy'ye göre makro milliyetçilik veya makro ideolojiler kategorilerine dahil edilen Turancılık'ın Macar 'versiyonu', Türkiye veya Türk Cumhuriyetleri'ndeki milliyetçi kesimlerin algıları kadar radikal değildir. Öte yandan Turancılık'ı seküler anlamda algılayan Ablonczy'ye göre 'kolektif ruh' olarak adlandırılabilecek makro milliyetçilikler 'kilit kişilerin' liderliğinde son derece coşkulu bir harekete dönüşebilir. Bu bağlamda, Ablonczy'ye göre Viktor Orbán'ın siyasi zaferleri ve Doğu üzerine inşa ettiği dış politika söylemi, Turancılığın teorik ve doktrinel yapısı analiz edilmeden anlaşılamaz. Bu nedenle Ablonczy, modern dış politikanın toplumsal güçler ve tarihsel mitler üzerine kurulu dinamik bir süreç olduğunu savunur.
Macar tarihçi ve aydınlarının 'kökenlerine' dair arayış, Turancılığın Macar versiyonunun nostaljik veya romantik bir milliyetçilik olarak ortaya çıkışında son derece belirleyici olmuştur (s. 20). Öte yandan, 19. ve 20. yüzyıllarda Macarların kökenlerine dair tarihsel ve entelektüel arayış , Macaristan'ın Sovyetler Birliği kontrolüne girmesiyle sessizliğe bürünmüştür. Ancak 1990 sonrası dönemde, sosyalist ideolojinin milliyetçi hareketler üzerindeki kısıtlayıcı etkisinin ortadan kalkmasıyla birlikte, Macarların, özellikle Turancılığın milliyetçi refleksleri yeniden canlanmıştır (s. 11). Bu durumu yalnızca Macaristan'ın Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra sosyalizmden kalan 'zorunlu ideoloji' olarak milliyetçi söylemi benimsemesi bağlamında değerlendirmek eksik bir analiz olacaktır. Bu makalenin yazarlarına göre, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ABD öncülüğündeki tek kutuplu dünya sisteminin yarattığı küresel hayal kırıklığı, romantik milliyetçiliğin yeniden canlanmasındaki en önemli dinamiklerden biri olarak kabul edilmektedir. Zira Soğuk Savaş dönemi geleneksel analizlerinde dile getirilen ABD ve Sovyetler Birliği'nin birbirinin mutlak 'ötekisi' olduğu inancı, Von Eschen'in tezleriyle uyumlu bir biçimde geçersiz kılınmıştır. Başka bir deyişle, ABD merkezli bir Soğuk Savaş analizi sonucunda, sosyalist ideolojinin dünyanın 'karanlık' tarafını temsil ettiği yönündeki güçlü inanç, serbest piyasa ekonomisiyle desteklenen ABD militarizmiyle yer değiştirmiştir. Bu, Sovyetler Birliği ve ABD'nin fiilen 'kardeş' oldukları algısını pratikte terk ettikleri 1990'lardan 2000'lere uzanan döneme denk gelmektedir. Bu bağlamda, Turancılık gibi makro ideolojilerin ortaya çıkışı, kapitalizm ve sosyalizm arasında konumlanan dış politikalarda 'üçüncü yol' arayışı bağlamında değerlendirilmelidir. Öte yandan Macarların Turancılık algısının, tarihsel süreçte Panslavizm ve Rus tehdidine karşı gelişen bir ‘tarihsel keşif’ ve Türklere yönelik yakınlaşmadan beslendiği varsayıldığında (s. 21). Orbán ve Erdoğan'ın Türk Dünyası'nı canlandırmayı amaçlayan söylemleri, Turancılık'ın yaşam alanı ile Rusya'nın yaşam alanının mükemmel bir şekilde kesiştiği görüldüğünden, bu noktada son derece önemli görülmektedir.
Burada incelediğimiz son kitap , ABD'deki Fullerton'daki California Eyalet Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan Angela Borozna'nın Rus Dış Politikasının İddialılığının Kaynakları adlı kitabıdır. Borozna kitabında, esas olarak Rus dış politikasının küresel sisteme getirdiği paradoksa odaklanmaktadır. Nitekim 1990'ların başında, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini benimseyen Rusya'nın aslında Batı ile işbirliğini hedefleyen bir dış politika sergileyeceğine dair güçlü bir inanç ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, 2008'i bir dönüm noktası olarak belirleyen Borozna, Rusya ile Batı arasında Rusya'nın Gürcistan'a askeri müdahalesiyle başlayan çatışma ve tehdit kavramlarına geri dönüşü kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Çalışmasını neo-realist ve yapılandırmacı paradigmaya uyarlayan yazar, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte Rusya'nın bir kimlik bunalımı yaşadığını iddia etmektedir. Borozna'ya göre, çok kutuplu modern dünya sisteminde, Rusya'nın bu kimlik bunalımıdan çıkış yolu, tekrar kutup liderlerinden biri haline gelmesidir. Bu süreçte Rus dış politikasının temel yaşam alanı, beklendiği üzere, eski Sovyetler Birliği topraklarıdır.
Turancılık bağlamında daha önce de belirtildiği gibi, bu söylemin başrol oyuncuları olan Türkiye ve Macaristan, Türk Dünyası ve Rusya'nın yaşam alanlarının mükemmel bir kesişim içinde görünmesi nedeniyle Sovyetler Birliği için bir tehdit olarak algılansa da, Borozna bu noktada devletlerin tehdit algısının aslında bireylerinkinden farklı olduğunu savunur. Tamamen nesnel olmasa da bazen özneldir (s. 12). Bu bağlamda, Rusya'nın tehdit algıları durağan değil, aksine dinamik görünmektedir. Sürekli değişen bu tehdit algılarının, tarihsel düşman söylemlerinden ve diğer devletlerle önceki söylemlerden beslendiği görülmektedir (s. 17).
Bu bağlamda, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bile Ukrayna gibi Doğu Avrupa ülkelerinin, Batı'dan gelen tehdide karşı tampon bölge oluşturmaları nedeniyle Rusya'nın geleneksel önceliği olduğunu ileri sürmek mümkündür (s. 25). Bu bağlamda, devletlerin tehdit algısı Borozna'nın iddia ettiği gibi kültürel ve tarihsel deneyimlere dayanıyorsa ve Rusya çok kutuplu modern hiyerarşik yapıda kutup lideri olmak istiyorsa -ki bu görüşü değerlendirenler de yazarla paylaşmaktadır- Rus dış politikasında yeniden canlanması muhtemel asıl nostalji Doğu Avrupa'dadır -özellikle Ukrayna ve Polonya çekirdeğinde. Dahası, Rusların Türk Dünyası politikaları esasen yumuşak güç tarafından şekillendirilir; öte yandan Rusya'nın Batı politikası, Ukrayna örneğinde görüldüğü gibi, sert güç kullanımı tarafından şekillendirilir. Son olarak, Putin'in Rusya'nın Batılı bir aktör olmadığı ve kendine özgü bir ulusal ruh etrafında şekillendiği yönündeki ifadesi, Rusya'nın süper güç dönemine yönelik güçlü bir nostaljiye sahip olduğunu kanıtlamaktadır (s. 34).
Bu bağlamda, bu çalışmanın yazıldığı sırada hâlâ devam etmekte olan Rusya-Ukrayna savaşı, Soğuk Savaş döneminde ABD dış politikasının temel doktrinel yapısını oluşturan Rusya'nın Kenan'ın Çevreleme Politikası'nın hâlâ devam ettiği yönündeki güçlü inancın bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Batı'nın Rusya'nın bu hamlesine tepkisi, yoğun ekonomik yaptırımlar ve Rusya'yı uluslararası sistemden izole etme çabaları şeklinde kendini göstermektedir. Rusya'ya yönelik yoğun siyasi ve toplumsal izolasyon politikaları nedeniyle Türkiye, Rusya'nın etkili bir şekilde iletişim kurabildiği az sayıdaki ülkeden biridir.
Modern uluslararası sistemde, ABD de dahil olmak üzere hiçbir aktörün küresel sistemin her noktasını kontrol edemeyeceği kesindir. Bu bağlamda, "öncelikli alanlar"ın belirlenmesi Rus dış politikası açısından son derece önemli bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik askeri müdahalesi, söz konusu belirlemeye bir cevap niteliğinde olmayıp, nispeten uzun bir zaman dilimine yayılmıştır; aynı zamanda Rusya'nın Batı'dan gelebilecek tehditlere karşı ana yaşam alanı olarak Doğu Avrupa çekirdeğinin ilk katmanını seçtiği anlamına da gelmektedir. Bu tercih, şüphesiz Rusya'nın Orta Asya'dan vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Öte yandan, özellikle Türkiye ve Macaristan gibi makro ideolojileri dış politika söylemi olarak benimsemiş ülkeler için Türk Dünyası'nda geniş bir hareket alanı bulunmaktadır.
Not: Makale ilk olarak Insight Turkey Sonbahar 2023 / 25. Cilt, 4. sayı
yayınlanmıştır: https://www.insightturkey.com/review-article/turkish-and-hungarian-turanism-against-russia-in-the-post-cold-war-era-nostalgia-revisits-central-asia









FACEBOOK YORUMLAR