ŞİİR BURCUNDA BİR YABANCI YAHUT AHMET HAŞİM'İN GÖZLERİ - Yazan: Selim UMUTLU

ŞİİR BURCUNDA BİR YABANCI YAHUT AHMET HAŞİM'İN GÖZLERİ - Yazan: Selim UMUTLU
04 Haziran 2020 - 00:31 - Güncelleme: 04 Haziran 2020 - 00:37

ŞİİR BURCUNDA BİR YABANCI YAHUT AHMET HAŞİM'İN GÖZLERİ

Sezai Karakoç, sanatçıyı "bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratık, fizikötesi yaşantılı bir kazazede" olarak tanımlar. O, dünyamıza gözünü açtığında şaşıracaktır ilkin. Çünkü renkler, kör edecek kadar göz kamaştırıcıdır. Sanatçının işi gücü bu yabancılığı gidermeye çalışmak olacaktır. Ahmet Haşim, Karakoç'un bu tanımlamasına uygun bir sanatçıdır.  Hayat karşısında şaşkınlığını koruyan, hayata farklı pencerelerden bakabilen üç topluluğu "çocuklar, filozoflar ve sanatçılar" olarak sıralarsak Ahmet Haşim'in hepsinden birer parçayı bünyesinde barındıran bir şahsiyete sahip olduğunu söyleyebiliriz. O, içinde bulunduğu, -başka bir deyişle ötelerden düştüğü- dünyaya daima yabancı kalmayı başarmıştır. Bu yüzden gözü hep ufuklarda ve eşyanın ötesindedir. Onun bu yabancılığı, belki de ruhunun sıkıntısını ay ışığının refakatinde Dicle Nehri boyunca yaptığı gezintilerle aşmaya çalışan hasta annesinden tevarüs etmiştir. Ahmet Haşim henüz yedi yaşındayken şefkat güneşi sönmüş, annesi Sâre Hanım ebedî âleme göçmüştür. Kaymakamlık görevi nedeniyle diyar diyar dolaşan babası Arif Hikmet Bey, eğitiminin kesintiye uğramaması için küçük Haşim'i İstanbul'a bir akrabalarının yanına bırakmış, kendisi de ikinci evliliğini yaparak kızı Fatma'yla beraber İstanbul'dan ayrılmıştır. 12 yaşında, doğru düzgün Türkçe bile konuşamayan, öksüz bir çocuk... Annesiyle yaptığı büyülü gezileri, çocuk ruhunun ay ile söyleşmelerini Bağdat'ta bırakan çocuk Haşim şimdi İstanbul'da ürkek bir yabancıdır.  Kaderin bir tecellisidir ki çöl ikliminden kopup gelen bu çocuk Galatasaray Lisesinde Tevfik Fikret, Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi seçkin edebiyatçılardan dersler alır; ilerde her biri Türk edebiyatının bir köşe taşını oluşturacak kişilerle aynı sıralarda eğitim görür. Liseli Haşim, bu yıllarda edebiyattan ziyade matematiğin tutkunuyken askerî okula giden bir yakınının kendisine verdiği kitaplar sayesinde içindeki edebiyat cevherini fark eder. İlk şiiri "Hayal-i Aşkım"dan itibaren Türk şiirine yeni bir soluk getireceğinin işaretini verir. Hayatın şekilleri Haşim'in hayal havuzuna peş peşe yansımaya başlar. O, artık bir çini fincanda yudumladığı çaydan aldığı zevkin aynısını şiirden almaktadır.

Ahmet Haşim, tahsil hayatının akabinde çeşitli memurluklarda ve öğretmenlik görevlerinde bulunur. Bir yandan da şiirlerini yayımlamaya devam eder. Cihan Harbi yıllarına tekabül eden askerlik hayatını Çanakkale'de tamamlar. Bu süreçte yaşanan Arapların Osmanlı Devleti'ne karşı İngilizlerle işbirliği yapması gibi hadiseler Araplara karşı toplumda bir tepki oluşmasına neden olur. Kendisini sevmeyenler tarafından "Arap şair" olarak yaftalanan Ahmet Haşim de bu cereyandan nasibini alır.  Yabancılık, hayatı boyunca bir kader gibi onun peşini bırakmamıştır. Türk Ocağına niçin gelmediğini soran bir dostuna verdiği "Sen de mi buraya geldin ey hacı fış fış derlerse ben ne yaparım?" şeklindeki cevap şairin çekincesini ortaya koyar niteliktedir. Çanakkale Zaferi kazanılmış, hükûmet birçok şairi bu destansı mücadeleyi anlatması için Çanakkale'ye davet etmiştir. Ne acıdır ki çağrılanlar arasında birisi yoktur: Dört yıl boyunca Çanakkale Cephesi'nde yedek subay olarak görev yapan Ahmet Haşim! Kendisinden savaş anılarını anlatmasını isteyen arkadaşlarına şakayla karışık yaşadığı iki gülünç hadiseyi anlatmış, ardından da gülümseyerek şunları eklemiştir: "Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra Çanakkale'ye davet edilen şairlerden dinlersiniz. Şimdi burada sizinle konuşan sadece ihtiyat zabiti Ahmet Haşim Efendi'dir." Orhan Veli'nin deyişiyle neler yapmadık şu vatan için, kimimiz nutuk attık, kimimiz öldük! Yakup Kadri, Bağdat Hükûmeti'nin Ahmet Haşim'e oraya yerleşmesi konusunda cazip bir teklif sunduğunu, şairin bunu reddettiğini kaydeder. Aslında sadece bu olay bile onun ne kadar vatanperver olduğunu göstermeye kâfidir.

Toplumsal meselelerden uzak durması ve şiirlerindeki kapalılık nedeniyle şiddetle eleştirilen Ahmet Haşim, bu eleştirilere cevap vermek için edebiyatımızdaki ilk derli toplu poetikayı kaleme almıştır. Kendi şiir anlayışını ifade ederken kullandığı açık dil, şiirlerindeki kapalılık ile tezat oluşturur. Haşim'in şiir anlayışını anlatırken kullandığı benzetmeler bugün dahi canlılığını korumaktadır. Ona göre şiir, sözden ziyade musikiye yakındır. Şiirde anlam aramak, bülbülü eti için kesmek gibidir. Onun şiirindeki anlam, defne ormanı ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibidir. Hayaller ve kelime kafileleri vızıltılı arılar misali onun etrafında uçarlar. Onu bulmak, anlamak, hazmetmek sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Çünkü büyük şiirlerin kapıları tıpkı tunç kanatlı, sağlam şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. O kapıdan içeri girebilmek bir çaba gerektirir.

Hangi büyük şair hayattayken anlaşılmıştır ya da bir şairi büyük yapan şey anlaşılması mıdır? Ölümünün ardından 87 yıl geçmişken biz bugün Ahmet Haşim'i konuşuyorsak bir sanatçının büyüklüğünü belirleyen tek ölçütün zaman olduğunu ikrar etmemiz gerekir. Kaldı ki Ahmet Haşim'in anlaşılmak gibi bir derdi olmamıştır. O, tıpkı bir bülbül gibi şarkısını söylemiş, dinleyenlerle ilgilenmemiştir. Sanatta daima estetikten yana olmuş ve hayatı boyunca saf şiirin peşinden koşmuştur. Onu bir akımın, hareketin, topluluğun içinde değerlendirmek hata olacaktır. Ateşli gençlerin hevesiyle kurulan Fecr-i Atiye bile Fecr-i Kazip (yalancı fecr) diyerek alay etmiş, beyannamede adı geçse de topluluğun toplantılarına katılmamıştır. Buna rağmen edebiyat kitaplarında onun Fecr-i Ati sanatçısı olarak anlatılması ilginç bir durumdur. Heceyi köylü vezni olarak niteleyip aruzu tercih etse de edebiyatın millî olmasına karşı çıkmamıştır. Ayaş'tan Ankara'ya döndüğü bir gece arabacıdan dinlediği Anadolu türkülerini bütün Servetifünun Edebiyatına tercih edebileceğini dahi söylemiştir. O, gözlemlediği nesneleri kendine özgü bireysel duyuşuyla estetize etmekten, kanatlandırdığı kelimeler sayesinde bir özge temaşa etmekten yanadır. Büyük felaketleri yansıtmak gibi bir derdi olmamıştır. Çünkü büyük felaketleri mecazlarla, istiarelerle anlatmanın imkânsız olduğuna ve bunu yapmaya çalışan sanatçının samimiyetini kaybedeceğine inanır. Toplumsal meselelere uzak durmasının sebebi belki de bundan kaynaklanır.

Peki, neydi Ahmet Haşim'i, Ahmet Haşim yapan şey? Hışmı yahut haşmeti miydi? Mesela ihtiyat zabitliği günlerinde kendisine selam vermeden geçen bir neferi pataklaması ya da şiirini beğenmediğini dile getiren Yahya Kemal'e Nişli Âgah diyerek Arnavut olduğunu iddia etmesi mi? Aruzu başarıyla kullanması, kulağı ve ruhu okşayan kelimelerin sırrına vakıf olması ya da insana tesir eden gizemli bir atmosfer oluşturması mıydı acaba?  Hayır, bunların hiçbiri değildi. Onu farklı kılan gözleriydi. Daima parlak, daima zekâ kıvılcımları saçan, bir çift ışıltılı göz... Yakup Kadri, onun mavi gözlerinin ucuyla gülümsediğini söylüyordu. İşte hayata farklı bakan, eşyanın mahiyetini dilediği gibi değiştiren, renkler arasında geçişler yapan, ruhu zincirli olduğu zaman ve mekân sathından çıkarıp uzak ve güzel ülkelerin ufuklarında seyahat ettiren bu gözlerdi. Yakup Kadri'nin sıradan bulduğu Karşıyaka'yı ona periler ve hurilerle dolu bir masal ülkesi olarak gösteren Ahmet Haşim'in gözleriydi. Yine Yakup Kadri için  "birkaç leyleğin kıyıları cılız sazlarla çevrili su birikintileri etrafında konduğu bir kırdan ibaret" olan Halkapınar, Haşim'in gözlerinden bakılınca "ayın sihrine dalan hayal dolu leyleklerin sükûn içinde beklediği" özel bir mekâna dönüşür. Onun gözleri, kara kuru Leyla'da saf güzelliği gören Mecnun'un gözleri gibiydi. Bir gün Ahmet Haşim'in Kadıköy'deki evine giden Abdulhak Şinasi Hisar, hayretler içinde kalır. Çünkü dostu ona konforlu, harikulade bir köşeden bahsetmiştir. Hâlbuki burası üç katlı binanın alt katıdır ve penceresi bile yoktur. Şairin hayal dünyasında bu köhne evin nasıl cennete dönüştüğüne şaşıran Abdülhak Şinasi, kendi kendine şu soruları sorar: "Şair, dindarın göğe çıkaran seccadesi gibi, senin gök, güneş, deniz, gece, ay, yıldızlar, ilkbahar ve sonbahar ile irtibatını temin edecek penceren nerede? Hani sana sabah güneşinin orkestralarını, gurupların sonadlarını, mehtapların serenadlarını duyuran penceren nerede?" Gözleri daima görünenin ötesine açılan ufka dikili olsa da Ahmet Haşim, o ince sınırı aşıp metafizik âleme geçememiştir. O,daima bu iki âlemin arasında, yani âraftadır. Her iki âleme de yabancıdır. Mehmet Kaplan'ın ifadesiyle o, hayatında kaybettiği iki şeye daima özlem duyar: Din ve annesi. Dinî duyguları olsaydı belki de hayatı boyunca hissettiği melalden kurtulacak, nahif ruhu özge yerler, özge temaşalar edecekti. Sonsuzluğun kapısında, eşikte kalmayacak; kendi ifadesiyle mai gölgeli bir beldeden uzak düşüp ayrılık ve sürgüne  ebediyen mahkum olmayacaktı. Ne var ki, o zaman da Ahmet Haşim'in nev'i şahsına münhasır sanatından bahsetmek mümkün olmayacaktı!

Ahmet Haşim'in yabancılık duyduğu meselelerden biri de kendi vücududur. Vücudunun intizamsızlığı nedeniyle kadınların kendisini beğenmeyeceğini düşünür. Bu konuda anlatılan şu anekdot konumuz açısından ilginçtir: "Bir sabah kapım çalındı, üstümde pijamalar kapıyı açtım. Karşımda şık giyimli bir hanımefendi duruyordu. Ona nazikçe "Buyurun." dedim. Kadın fevkalâde heyecanlıydı ve bana çok hafif bir ses tonuyla "Efendim, bendeniz Ahmet Haşim Bey'in hayranıyım. Eserlerini büyük bir haz ve keyifle okumaktayım. Kendisini bir görmek ve tanışmak istedim, acaba görüşmemiz mümkün müdür? Kadında öylesine derin ve içli bir hayranlık alameti vardı ki Ahmet Haşim deyince eminim kutsal bir kahramandan bahsediyordu. Kendime baktım; kısa boylu, şişman, yaşlı, pijamalar içinde perişan bir adam... Bu adamın şu hanımefendinin aradığı Ahmet Haşim olmadığına emindim. Onun hayallerini yıkmak istemedim ve "Efendim, ben kendilerinin bekçisi olurum, zâtıâlileri şehir dışına çıktılar. Dönüşte ziyaretinizi haber veririm." dedim ve onu uğurladım." İki buçuk ay süren ilk evliliği ve bakımını üstlenen Zarife Güzin Hanım'a maaşını bırakmak için ömrünün son deminde yaptığı ikinci evliliği sayılmazsa ömrü boyunca bekâr, eski tabirle "mücerret" kalışının sebebi de şairin beğenilmeme endişesi olsa gerektir. Elif Naci'nin ifadesiyle onda kendini çirkin sananların ızdırabı vardır. Yaşadığı bu azabı bir gün dostu Yakup Kadri'ye şu sözlerle anlatır: "Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum, dedim. Sonra baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi, onu yaptım farz edelim; ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken sonunda kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım." (Acaba Ahmet Haşim bugün yaşasaydı bu söylediklerini plastik cerrahlar yapabilir miydi diye insanın aklından geçmiyor değil. Göz rengini lensle değiştirmek ve saç ekimiyle kelliğini gidermek pekâlâ mümkün olurdu. O zaman Haşim'den geriye ne kalırdı?) Şairin mizahi bir üslupla dile getirdiği bu sızlanmadan anlaşılacağı üzere vücudundaki en beğenmediği bölüm başıdır. Nitekim kendisi Yakup Kadri'ye ithafen yazdığı "Başım" adlı şiirinde bu konuyu imgesel bir dille şöyle anlatır: "Ürkerim kendi hayâlâtımdan,/Sanki kandır şakağımdan akıyor;/Bir kızıl çehrede âteş gözler/Bana güya ki içimden bakıyor./Bu cehennemde yetişmiş kafaya/Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,/Ah, ya Rabbi, nasıl birleşti!/Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?" Oysa doktoru Ahmet Haşim ile aynı görüşte değildir. Vefatından kısa bir süre sonra hastasıyla ilgili şunları söyler:"Kafası ile vücudu arasında adeta büyük bir tezat vardı. Kafası ne kadar sağlamsa vücudu o kadar çürüktü." Onu ölüm döşeğindeyken ziyaret eden Yakup Kadri de vücudunun sarkmış hâlini görür, yüzünde canlılığını kaybetmeyen tek yerin gözleri olduğunu ifade eder. Son demlerinde tedavi için Frankfurt'a giderken bile bu gözler harikuladelikler avındadır. Böbreklerindeki kireçlenme yüzünden büyük acılar çekmesine rağmen bu yolculuk esnasında görüp gözlemlediklerini ince zekâsıyla yoğurup okurun önüne sermekten zevk duymuştur.

Ahmet Haşim, altı asırlık Osmanlı çınarının son bulduğu, onun dibinden genç Türkiye Cumhuriyeti'nin filizlendiği bir geçiş döneminde yaşamıştır. Bu dönem toplumun Doğu ile Batı arasında bocaladığı, geleneksel değerlerle yeni değerler arasında sıkıştığı bir zaman dilimini ihtiva eder. Bu, bir kriz ve arayış çağıdır. Ahmet Haşim, içinde yaşadığı bu çağa da yabancıdır. Pozitivizm üzerine inşa edilen, maddi olanı önceleyen, nesnel bilimi yücelten modern ve Batılı hayat tarzında melale, hüzne, bireysel duyuşlara yer yoktur. O Belde'de geçen "Sana yalnız bir ince taze kadın/Bana yalnızca eski bir budala/Diyen bugünkü beşer/Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,/Bulamaz sende, bende bir mana." dizeleri bu minvaldedir. Her ne kadar dinî duyguları zayıf olsa da Batı tarzı yaşamın toplumumuzu nasıl kuşattığını konu alan "Müslüman Saati" adlı metni kaleme almak Ahmet Haşim'e nasip olmuştur. Tıpkı Yahya Kemal'in "Ezansız Semtler"i gibi Ahmet Haşim de bizi biz yapan değerlere dikkat çeker. Batı'nın bir gece yarısından diğer gece yarısına uzanan yirmi dört saatlik gününü eleştirir ve ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik kısa, yaşanması kolay günlere duyduğu özlemi dile getirir. Müslüman'ın mesut olduğu günler, bu günlerdir.

Hakkında yapılan tartışmalar, zamana direnen şiirleri, günlük hayatta herkesin baktığı ama kimsenin göremediği detayları konu alan nesirleri, çarpıcı benzetmelerle zihinlere nakşettiği poetikası ile Ahmet Haşim 20. yüzyıl Türk edebiyatının iz bırakan sanatçılarından biridir. Şiirde anlamı geriye iten, bireysel duyuşları, istençsiz belleği ve musikiyi önemseyen tavrı, Batı şiirinden edindiği tecrübeyi gelenekten kopmadan ve özgün bir tarzda şiirine taşıması Ahmet Haşim'i modern Türk şiirinin kurucularından biri yapan özelliklerdir. Hayatı boyunca sadece 92 adet şiir yazmış bir şairin böyle büyük bir etki alanına ve şöhrete sahip olması hayata bir yabancının gözüyle, Tanpınar'ın tespitiyle primitif (ilkel) bir gözle bakabilmesiyle açıklanabilir.

Sonuç olarak Ahmet Haşim, sanatındaki gücünü, gözlerinden başka bir deyişle eşyaya sıra dışı bakışından alır. İnci Enginün'ün ifadesiyle onun hayal gücü gerçeği ve hayat tecrübelerini bir sihirbaz gibi değiştirir. Bu farklı bakışı, alışmanın seline kapılmayıp hayat karşısındaki hayret duygusunu korumasına borçludur. Bu noktada şairin son günlerinde kendisini kastederek söylediği "Şairlerin en garibi öldü." ifadesi manidardır. O, hiç alışamadığı maddi dünyada tıpkı bir sûfi gibi gurbette olduğu hisseder. Ne var ki dinî duygulardan uzak olması onun asıl vatanının neresi olduğu sorusunu muallâkta bırakır. Bu yüzdendir ki, daima eşiklerde, sınırlarda yaşamış; müphemiyetten beslenen bir sanat anlayışına sahip olmuştur. O, şen şakrak kahkahaların yükseldiği sıcak bir yuvaya yabancıdır, Bağdat'tan geldiği için İstanbul'da yabancıdır, eşyayı metalaştıran modern dünyanın yirmi dört saatlik zamanına yabancıdır, rengârenk hayalleri duyumsayan ruhu realitenin sıradanlığına yabancıdır. Şehvani duyguları tatmin etmenin aşk olarak adlandırdığı, gülün modern hayatın ışıklarında can verdiği, bülbülün anlaşılmadığı aşksız ve melalsiz zamanlara yabancıdır. Bu yüzden onun gözleri, bir yabancının gözleridir. Aziz şair, ruhun şad olsun.

Yazımızı Bülbül şiiriyle noktalayalım:

"Bir gamlı hazânın seherinde

Israra ne hâcet ey bülbül

Bil, kalbimizin bahçelerinde

Cân verdi senin söylediğin gül!

 

Savruldama gül şimdi havâda,

Gün doğmada bir başka ziyâda..."

(Ahmet Haşim)

Selim UMUTLU

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Yararlanılan Kaynaklar:

Akay, Hasan (2009). Şiire Yeniden Bakmak. İstanbul: Akademik Kitaplar Yayınları.

Akyüz, Kenan (1979). Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri. Ankara: AÜ DTCF Yayınları.

Ayvazoğlu, Beşir (2016). Ömrüm Benim Bir Ateşti. İstanbul: Kapı Yayınları.

Enginün, İnci (2016). Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Güzel, Sahre (2008). "Bedenin Kıskacındaki Ruh-Ahmet Haşim ve Başım Şiiri", Yediiklim dergisi, S.221, ss. 57-60.

Kaplan, Mehmet (2017). Şiir Tahlilleri 1, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri (2018). Gençlik ve Edebiyat Hatıraları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Kocaoğlu, Hatice (2010). Ahmet Haşim Şiirlerinde Zaman. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Safi, İhsan (2015). "Ahmet Haşim", Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Editörler: Âlim Gür-Ertan Engin, Ankara: Akçağ Yayınları, 137-172.

Tökel, Dursun Ali (2019). Divan şairi diyor ki. İstanbul: Ketebe Yayınları.

 

Bu haber 444 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum