ŞAHMARAN - Hikâye: Necdet EKİCİ

ŞAHMARAN - Hikâye: Necdet EKİCİ
09 Temmuz 2020 - 23:50

ŞAHMARAN
Hikâye: Necdet EKİCİ


Mezun olduğum lise ile esmer vatandaşların mahallesini kalın taş bir duvar ayırırdı. Lise, çatısı kırmızı kiremitlerle kaplı, üç katlı eski bir bina idi. Her mevsim siyeklerinden saçak saçak ottan yuvalar, çürümüş yeşil yosunlar sarkardı. Gümüş kanatlı kuşlar savrulurdu üstünde. Sanırdınız ki bütün kuşların barınak yeri bu çatıdır. Giren, çıkan, tünel gibi işleyen bir kuş mağarası… Alınan onca önleme rağmen inat eder, yine de terk etmezlerdi meskenlerini. Bir anda patlayan kanat şıkırtıları ve güçlü bir ses anaforu içinde ürperirdiniz. Duvarlar soyut çalışan bir ressamın fırçasından çıkmışçasına kuş pislikleriyle renklenir; renkler, çil bir serpinti içinde tuhaf görüntüler oluştururdu. Biz ise hep o gizemli kuş mağarasını merak eder, kırılan yumurtalara üzülür, yere düşüp can çekişen ‘kızıl et’ yavrulara acırdık.

Dedim ya, vahşi bir kabile görüntüsüne rağmen, hemen yanı başımızda oturan esmer komşularımız en yakın mahalle dostlarımızdı. Ne aramıza bir set gibi çekilen yüksek duvarlar ne de üzerine gerilen itici dikenli teller, uzaktan uzağa kurduğumuz bu sevimli dostluklara engel olabilirdi. Teneffüs aralarında onlar bize, biz onlara el sallardık. Bilmem ne ile sararttığı iki renk saçlarını, artistler gibi fora eden esmer güzeli genç bir kız, oryantal bir kıvrılmayla pencerede gülümser ve kaybolurdu. Belki de farkında olmadan onların ulaşamayacağı hayallerini süslerdik.

Neşeli insanlardı. Mahallelerinde davul, zurna, keman, gırnata, darbuka ve cümbüş sesleri eksik olmazdı. Her hafta bir düğün… En güzel arabeskleri, yeni moda türküleri, barak havalarını, yanık Antep bozlaklarını onlardan dinlerdiniz. Gün boyu Halit Araboğlu, Neşet Ertaş ve Ferdi çalardı. Zaman zaman İbo’dan “Ayağında Kundura…” Orhan Babayı -kentli-varoşlara yakın olsa gerek- fazla tutmazlardı. “Bizden ağam. Hısımımız gadasını aldığım.” dedikleri Kibariye ise genç kızların özendiği bir modeldi.

Akşam olunca her evin önünde bir içki sofrası kurulur; gelsin boz rakılar, çıksın masa üstüne mezdekeci köçekler… Şüphesiz o gece Köçek Ali’ye iş düşmüştür. Sakızcı Sülo, Gırnatacı Turgut, Zurnacı Hıdır, Deplekçi Sefil Melo bu eğlencede yerlerini alırken, ille de “Zurnayı kulağıma daya da öttür ağa!” diye yalvaran Serhoş Cüre Bekteş bir kahkaha tufanıydı. Bu sofranın vazgeçilmez ağası ise hiç şüphesiz Ali Hançer’di. Ali Hançer deyip de geçmeyeceksiniz. O oymakta çeribaşıydı. Çuha cepkeni, şal kuşağı, köstek saati, fötr şapkası ve Hüseyin Baradan bıyıklarıyla tam bir karizmaydı. Gözü gönlü boldu. İçki sofrasına ilçenin eşrafından şeref misafiri olarak gelenler olurdu. Yenilir, içilir ama asla bir taşkınlık olmazdı. Cenazesini geçen yıl kaldırdık. Kalabalıktı. Hemen yanı başımda uzaktan cenaze törenine gelen kızıl saçlı, ihtiyar bir kadının, elindeki asasını öfkelice yere küt küt vuruşunu hiç unutamam. Herkesin duyabileceği bir sesle haykırmıştı: “Yörü bire Ali Ağam! Cennete gidersen sen giden, öldün gittin eteğine sefil olmadın.(Sonra aniden bana döndü) Gurban oldu¬ğu¬mun İskenderun’da dört tane dostu varidi. O Cennet’e gitmeyip de biz mi gidicik ağam? Hani senin kaç tane dostun var?” İstemeyerek de olsa gülümsemiştim.

Onlara göre kadın dediğin Sibel Can gibi kıvırıp gerdan kırmalı; erkek dediğin Müslüm Baba gibi fitil olmalıydı(!) “Bir günün beyliği de beylik ağam! Satarım anasını dünyanın!” sözü belki de en çok bu “Siyah Kelebekler Mahallesi”nin sakinleri için geçerliydi. Gün yirmi dört saat davul, zurna; çalgı, eğlence; kahkaha, zılgıt!

Son günlerin en hararetli tartışması ise hiç şüphesiz “Nez mi, yoksa Asena mı daha iyiydi?” Kahpe karı Şakira ise bir afet-i devrandı. Ama yine de herkes Nez’e hayrandı. Poposuna pullu poşu bağlayıp sokağa fırlayan ufacık kız çocukları bile onun gibi döktürüyor, ağızlarını bükerek onun gibi vokal yapıyorlardı: “Haydi lokumlaar!”

Esmer, çekiç kelleli çocuklarını ilkokuldan sonra okutmazlardı. Usta-çırak ilişkisi içinde onlar da çalgıcı, darbukacı, düdükçü…

Mahallelerinde ne çok düğün olurdu. Çocuklarını küçük yaşta evlendirdiklerinden her hafta çatıya dikilen bir bayrak, bir soğan… Sınıflara kadar uzanan yalelliler ve atılan zılgıt sesleri… Parlak pembe renkler içinde çekilen ritimsiz halaylar… Hatta bu yüzden neşe ve hayat fışkıran mahallelerini ikiye ayıran sokağın adı -belediye tarafından- şanlarına uygun verilmişti: “Siyah Kelebekler Sokağı”

Faydalı insanlardı. İlçenin bütün düğünlerini davul-zurna ile hatta kurdukları ‘Siyah Kelebekler’ saz ekibiyle onlar savardı. Ne zaman ki orkestra çıktı, aç kalmaya başladılar. Davul, Ramazan’larda İstanbul’a; saz ekibi, üçüncü sınıf tavernalara düştü. Eğer bir gün şiş çantasında “Fenni Sünnetçi” yazan esmer, altın dişli birine rastlarsanız biliniz ki o mahalledendir. Bir öğle vakti hanımınız mutfakta iş yaparken, dışarıdan “Hatınııım! Gonaklı geliiin! çağrısını duyar; balkona çıktığında “Sele almıyon mu gadasını aldığım?” sorusuna muhatap olursa, biliniz ki bu da o malum sokağın kadın sakinlerindendir. Sakın ola ki “Su eleği var mı” demeyin. O kabilede özel anlam yüklü bu söz, sonra başınıza olmadık işler açabilir.

Böyle diyorum ya onlar kendilerine “Çingen” denilmesinden asla hoşlanmazlardı. “Biz abdalık ağam” derlerdi. Çingen olanlar “bohçacılardı.” Çalıp çırpıcıydı onlar. Hele hele çingenliği hakaret sayar, alınırlardı.
“-Gadasını aldığım ağam, bizim neremiz çingen? Hani mahallelerde sırım mı dili yok, halbır mı satıyok, fala mı bakıyok, hırsızlık mı yapıyok, kese mi vuruyok, cepellezi mi yapıyok, camız mı güdüyok, gıl çadır mı guruyok, gezgine mi çıkıyok, namıssızlık mı yapıyok?” diyerek bir çırpıda kırk örnek sayar, sitemlerde bulunurlardı. Hemen avuçlarını birbirine vurarak eklerlerdi: “Biz aç kalırsak deşirrik. İki şey olmaz bizde: Bir namıs işi, bir hırsızlık…”

Bu yüzden ilçe halkı onları kendilerine “kirve” bilmiş, ‘kirve’ seçmişti. Onlara ‘kirvem’ diye hitap ederdi. Öyle ya eskiden mahallenin tüm çocuklarını kim sünnet ederdi? Ya sünnetçi Seyfi, ya sünnetçi Fındık… Bu yörede onların oymak adı “KİRVELER”di. “Kirvem” denince duracaktınız: Bu bir rütbenin, manevi hısımlığın ‘onursal’ adıydı. Şimdi akardiyon çalan omzu çantalı o esmer sünnetçiler de tatlı bir nostal¬ji olarak gerilerde kaldı.

Ah bir de şu -düşman başına- meşhur kavgaları olmasa! Beden diliyle yapılan adı duyulmadık küfürleri olmasa! En okkalı, en özel sövgüler onlarda. Cinsel dozu yüksek en mahrem laflar onlarda. Vesselam bir kavga çıkmaya görsün sülaleden nasibini almayan kimse kalmaz! Ya çengi kadınların Kızılderili suratlarıyla bir elini kalçalarına şak şak vurarak karşısındaki hasmına kakınçlar, maniler sayması; beddualar etmesi... Artık “eniştemin” diye başlayan yakası açılmadık küfürlerin bini bir para!

Aradan yıllar geçti. Şimdi mezun olduğum lisede değil ama Kirvelere yakın bir okulda öğretmen olarak çalışıyorum. Yine bu esmer komşu¬la¬rı¬mızla aramızda eskisi gibi kalın, gri bir duvar var. Her gün pencereden gördüğüm lisem, ihtiyar, mahzun çehresi ve iyice çürüyen çatısıyla yine yüzlerce çocuğa analık, binlerce kuşa barınaklık ediyordu.
Esmer komşumuz Kirvelerde ise hayat, tıpkı eskisi gibi bütün canlılığı ile devam ediyordu.

İşte ne olduysa o gece oldu. Hanımla annemlerden dönüyorduk. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Bir de ne görelim, bizim tarihi lisenin önü polis kaynıyordu. Ürküntü duymadığımızı söylesem yalan olur. Galiba bir gece yarısı operasyonunun tam da üstüne düşmüştük. Tesadüf diye buna denirdi. Ortalıkta yoğun bir hareketlilik vardı. Kirvelerin hepsi ayakta. Gecenin bu saatinde çol-çocuk koyunlar gibi bir köşeye kümelenmiş, ürkek-tetikte bekleşiyorlardı. Siyah Kelebekler Mahallesi”nin sakinlerini ilk defa bu kadar neşesiz, sessiz ve durgun görüyordum.
Üzerinde güçlü sinyal lambalarının yanıp söndüğü iki polis aracı ve bir minibüs, caddeyi kesmeyecek biçimde arka arkaya durmuşlardı. Okulun kapıları açılmış, bütün elektrikler yakılmıştı. İçeride telaşlı bir koşuşturmacanın olduğu hemen fark ediliyordu. Elleri silahlı birkaç polis, hızlı adımlarla yukarı katlara doğru çıktı. Duvarın karanlıkta bıraktığı yüzüne pusu kurmuş çelik yelekli iki polisi ise son anda fark ettim. Ellerinde büyük silahlar, çatıya nişan almış tetikte bekliyorlardı. Ya bu TV kameralarına ne demeli? Aklım iyice karışmıştı. Karşı duvarın köşesinden sürekli polislerin nişan aldığı çatıyı çekip duruyorlardı. Demek durum hayli önemliydi ki yerel TV kanallarına da haber uçurulmuştu.
Muhtemelen liseye hırsız girmiş ve bir ihbar üzerine de suç üstü bastırılmıştı. Okulun her tarafı kuşatıldığından adi herifin kaçacak yeri kalmamış, bir fare gibi çatıya sıkışıp kalmıştı. Yerel TV’ler için ise bu iyi bir haber demekti. Bir hırsızın yakalanışını kayda çekecekler, şüphesiz ertesi gün de “Dakika dakika operasyon” diyerek reyting yapacaklardı. Ya kirveler? Mutlaka onlar da canlı operasyonu seyre çıkmış meraklılardı. Burun¬larının dibinde yaşanan bir olaya ilgisiz kalacak değillerdi ya!
Dedim ya, kameralar sürekli çatıyı çekiyor, polislerin ise soğuk namluları aynı noktaya bakıyordu. Hayret, operasyonu idare eden emniyet amiri arabasından bile çıkmamıştı! Telsiz konuşmalarından ise pek bir şey anlaşılmıyordu. Az ötede kümelenen birkaç polis ise lakayt tavırlar içinde ara¬larında bir şeyler konuşuyor, kahkahalarla gülüyorlardı. Bu, çözeme-diğim, yadırgadığım ilk garip durumdu.
Çok geçmeden nişan alınan lisenin karanlıkta kalan çatısına projektörle bir top güçlü ışık düşürüldü. Şimdi duvarın çil gübre serpintili soyut resim sağanağı yüzü gündüz gibi aydınlanıyordu. Bir böcek bile yürüse gözükebilirdi. Muhtemelen hırsız için kaçacak hiçbir yer kalmamıştı. Kendisini çatıdan da aşağı atacak değildi ya! Hanım ve ben, ikimiz de heyecanlıydık! Doğrusu bir operasyonu ilk defa bu kadar yakından görüyor, canlı şahidi oluyorduk. Az sonra dananın kuyruğu kopacak, filmin ‘esas oğlanı’ yakalanacaktı.
-Dur, dedim hanıma. “Daha fazla yaklaşmayalım; bakarsın kamera bizi de çekebilir. Bir hırsızlık olayıyla aynı karede ekrana gelmeyelim. Tanıyan, tanımayan var!”
Doğruca kirvelerin kümelendiği yere yöneldik.
Kirvelerin hepsi ayaktaydı. Kadın-erkek, çol-çocuk ayın solgun ışığında kara, sessiz bir kütle halinde bekleşiyorlardı. Altına tünedikleri gece lambasının direğinden dökülen kör kırmızı ışıklar, sanki hepsinin yüzüne korkulu, ürkek çizgiler çekmişti. Korku, gözlerinde kabuk bağlamış da ödlek ödlek bakıyorlardı bana.
Yoksa çatıya sıkıştırılan hırsız, kendilerinden biri miydi?
Kimler orada değildi ki: Koca Mevlit, Kabak Ali, Kirpiksiz, Köçek Ali, Aptal Sülo, Dişli Ümmühani, Sansar Kadir, Davulcu Keklik, Dansöz Sibel, Yayla Gülü, Kel Haci, Gırnatacı Turgut, Cümbüşcü Fevzi, Avinece, Karayiğit, Kara Halil, Minik Muharrem, Takiney, Houtlu, Cüre Bekteş, Köçek Fatma, Gara Memmet, Zurnacı Hıdır, Saddam, Kara Yılan, Öksüz Ali, Falcı Sultan, Cingan Kadir, Hapçı Bayram, Tilki Gözlü Duran, Şavgı… Daha adını sayamadığım bir yığın insan! Hepsi buradaydı.
Ortalığa sordum:
– Kirvelerim merhaba! Ne oldu, bir durum mu var?
Her birinin gözleri iki kara namlu. Tünel tünel baktılar bana. O özgün şivesiyle çöktüre çöktüre konuşan koca dudaklı, dişlengeç bir kadın olan Takiney oldu:
– İyyy! Gadasını aldığım başımıza geleni dünya âlem duydu da bir sen mi duymadın? Kalabalığa döndü. “Bir de avradı goluna dakmış da gece vakti herifsi herifsi geziyoo(!)”
– Duymadım. Bir hırsızlık filan mı oldu?
Muro:
– Ağzını hayır aç ağam, ne hırsızlığı? Başımızda goca bir felaket var tama! Görmüyon mu her gece ayakta bekleşiyok, gorkumuzdan donumuza işiyok!
Dişli Zeyno:
– Bu gurban olduğum da sahten duymamış kele! Baksana eşşek beyni yemiş gibi soru soruyoo(!) Yoğusam tini-mini hanımını goluna dakar da guyruğu yanık kedi gibi ortalarda gezmeye çıkar mıydı?
Kara Yılan:
– Halımıza baksana ağam, hanı gözlerimizde uyku-tünek mi galdı? Hepimiz suyu gurumuş değirmene döndük, ondan da mı bilmiyoon?
Polis cephesinde bir hareketlilik oldu. Herkes lisenin çatısına bakıyordu. Dayanamayıp yeniden sordum:
– Ne var orada; herkes oraya bakıyor?
Minik Muharrem’in uyku düzenindeki gözleri çakmak çakmak parladı;
– İyyy! Mektebin çatısında çatal kelleli bir evran yatıyor taman!
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
– Ne?
– Şahmaran gadasını aldığım şahmaran! Her gece goca soluğunu üstümüze salıyoo. Aha bööle: ‘Pufff! Pufff!’ Yataklarımızda yatamaz, ağınan garayı seçemez olduk. Sabi çocuklar sabahaçın dik dik atılıyor, toraçanlar gorkudan büvelek gonmuş dana gibi böğürüyor.
– Ne evranı, ne şahmaranı yahu? Şehrin merkezinde üç katlı yüksek binanın çatısında şahmaran mı olurmuş! Biri size şaka yapmış herhalde! Korkutmuş sizleri!
– Ne aşlanığı babam! Dalga mı geçiyoon biziinen!
– Allah Allah, olacak iş değil! Böyle şeyler ancak masallarda olur(!)
– Gözünün yağını yeeem ağam, hökümetin cendermesi, polisi, gamerası baksana hepsi burda. Hadi biz gafayı yediyisek onlar da mı gafayı yedi! Hadi biz yalan söylüyorsak, onlar da mı yalan söylüyor? İnan¬masalar gelirler miydi, de baham?
Burada bir şahmaranın yaşadığını duymak kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. O kadar inandırıcı anlatıyorlardı ki:
– Mektep eski ya ağam, çatıyı kendine mesken tutmuş kafir! Gündüz hiç ses çıkarmıyor. Karanlık basınca başlıyor cıkırdamaya! İnsan nefesi gibi; aha böyle: Pufff pufff! Ssss! Alıp alıp veriyor. Sanırsın ki goca bir demirci körüğü!
– Bir duysan diziyin bağı çözülür ağam!
Herkes bir şey anlatıyor, her kafadan bir ses çıkıyordu:
– Bu şahmaran çol-çocuk goymayıp yutacak ağam! Aşağı Çay Ma¬hal¬le¬sinde üç sabi çocuk yitti, hani bulundu mu?
– Mahallede her gün beş-altı tavuk, kırmızı horoz kayboluyor, boşuna mı?
– Gündüz talebeler var ya, hiç ses çıkarmıyor. Uykuya yatıyor ağam!
– Niye çıkartsın, gece yuttuğunu gündüz sindiriyor kâfir!
– Hele gece yarısından sonra bir yayılmaya gedişi var ağam, çatıdan çatıya akarken sanırsın ki yer oynuyor, deprem oluyor! Şakır şakır bütün kiremitler aşağı düşüyor.
Dinledikçe hayrete düşüyordum. Bir tarafta hayal-kurgu gibi anlatılanlar, diğer yanda bütün gücüyle tertibat almış operasyona hazır¬lanan emniyet güçleri… Ya şu çatıdaki çatal kelleli evran! İlk defa yoğun bir tereddüde düşmüştüm. “Allah Allah!” deyip duruyordum.
– Hiç gören olmuş mu? dedim.
– Olmaz mı gadasını aldığım. Gahrimen’in oğlu görmüş. Aklını oynattı çocukcağız! Şimdi yataktan çıkamıyor. “Geliyooor! Geliyooor!” diye vıykırıp duruyor.
– Nasıl bir yaratıkmış?
– Çatal kelleli, çifte boynuzlu, uzun sakallı, gözleri pili yeni takılı fener gibi sapsarı! İnsan o goca gözlerine girdi mi derin bir kuyuya düşük gibi çıkamıyor!
– Daha neler!
Hapçı Bayram celallendi:
– Get babam get, sen de bize hiç inanmıyoon! Hadi biz yanılıyorsak, lisenin pörtlek dana gözlü müdür yardımcısı da mı yanılıyor! Öğretmen arkadaşınız tama! Adam masasında otururken gündüz gözüne duymuş sesini. Hemen bir fener bulup çıkmış çatıya. İlle göreceğim ben bu şahmaranı diyormuş. Çatının tavan kapısını açınca bir de ne görsün, “Anaaam!” demiş, merdivenden kendisini aşağı atmış. Çanağı kırıldı herifcaazin! Korkusundan evde yatıyor şimdi. Bu da mı yalan?
Kel Haci:
– Üst tarafı meymin(maymun), alt tarafı insanmış gurban olduğum! Gözleri güneş gibi sapsarı yanıyormuş. Uzaydan gelmiş yaratıklar gibi yaba kulaklıymış! Senin anlayacağın yarı hayvan, yarı insanmış! Hele bir de gafayı galdırıp adam gibi oturması yok muymuş!
– Polisler nasıl geldi buraya?
– Hökümet dersen aha gıçımızın ağzında! Kaç kez Kaymakam efendiye vardık, cendermeye çıktık.
– Cenderme değil, emniyet emniyet.
– Ne bileyim ben, esker miydi neyidi kellesi de yülüğüdü.
– “Saçmalamayın!” dediler. Bizi kale almayıp gapıdan kovdular ağam. Ancak lisenin pörtlek dana gözlü müdür yardımcısı, “Kirvelerim doğru söylüyor. Ben de gördüm!” deyince gafaları eyice garışmış. İki polis gönderip dinlettiler. Onlar da malın sesini kendi gulaklarıynan duyunca yığıldılar buraya! Bekliyok ağam, ya ölüsünü ya dirisini!
– Yılancı Hacı’ya gittik. Herkesi avsınlattık! Avuç avuç okunmuş duz yalattık mahalleye!
– Pirimiz, hünkarımız Hacı Bekteş’ten “dede” bile getirdik! O da bizi gor¬ku¬muzdan helaya çıkamaz etti gurban olduğum! ‘Bu olsa olsa bir Cinmiş de, yoldaşları tarafından azad edilmiş de, gıyamet yakınmış da, İsra¬fil’in düdüğünü öttürüyormuş da, bu onun sesiymiş de, bilmem neymiş! Valla söylemesi ayıp ağam, korkumuzdan şöyle ırahat ırahat avratların goynuna bile giremez olduk.
Lisenin çatısı gerçekten ürpertiliydi. Emniyet güçleri tedbir almış, tetikte bekliyorlardı. Günlerdir bu ‘esmer komşularımızı’ korkutan, üzerlerine ejderha nefesleri salan, çatal kelleli, çifte boynuzlu, gri sakallı, güneş gibi parlayan iri, sarı gözlü, üstü maymun-altı insan bu meçhul yaratık nihayet bulunup öldürülecekti.
Demeye kalmadı, bahsedilen o garip ses bütün şiddetiyle duyuldu. Demek Kirveler’in bütün anlattıkları doğruymuş. Herkes boşluğu itercesine sakındı. Canavarın ılık nefesini sanki yüzlerimizde hissettik. Önümdeki o kara kütle ürpertiyle dalgalandı. Eşim bana, ben ona sarıldım. Kadınlardan zılgıt sesleri yükseldi. Herkes çatıyı bir karton gibi yırtan, ağzından alevler kusan o ilk çağ canavarını bekledi. Ama hiçbir şey görünmedi. Duyulan tek şey, zehirli bir kobra yılanının mikrofondan çıkmışçasına güçlü ıslığıydı: “Pufff! Vıjjj! Ssss!”
İşte o anda bütün silahlar patladı. Mermiler çatıyı delik deşik etti. Bir yıldız sağanağı içinde gökyüzü parçalandı; çatı kanadı kırıldı, çöktü. Aşağı biri büyük, üç kütle düştü. Soğuk-çıplak bir etin betona çarpan temasıydı bu. Galiba ‘ŞAHMARAN’ vurulmuştu! Herkes vurulan bu ilk çağ canavarını görebilmek umuduyla oraya koştu.
Kalabalığın arasından başımı uzattığımda bir de ne göreyim: Yerde kanlar içinde yatan yarı canlı koca bir ‘Puhu Kuşu’ ve iki yavrusu değil mi? Anne Puhunun, gözkapakları son defa açılıp kapandı. Gerçekten tüyden boynuzları, gri sakalları ve o güzelim güneş rengi gözleriyle bir birlerine hasret gitmişlerdi. Mermilerle delik deşik olmuş kanlı vücutları hala sıcak ve kımıl kımıldı.

Bu haber 529 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum