Rabia AKSU yazdı: YOL

Hiçbir sorumluluğun, sıkıntının, kederin olmadığı o yaşa dönsem, ailemin dizinin dibinde kudursam dursam diyorum. Kendime itiraf etmek ağır ama benim öyle bir yaşım yok.

Rabia AKSU yazdı: YOL
03 Ocak 2020 - 17:17 - Güncelleme: 03 Ocak 2020 - 19:08

YOL

             “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.”

"Dar kapıdan girmeye çabalayın. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.” (İncil)

Yaşamdaki her şeyde olduğu gibi şu düşünce üzerine de bir ikilik mevcut: İnanç mutlu eder mi? İnançsız insanlar boşlukta mıdır?

İnançsız olup mutlu, huzurlu olan pek çok insan olduğu kadar huzursuz inançlılar da az değil. Öyleyse burada mesele inanç mı yoksa inanan mı? Bazı insanlar rasyoneldir ve somut, müspet olan her şeyle tatmin elde edebilirler. Ancak, dinlerin insan doğası gereği kaos meydana getirdiği kabulünde olmayan biri olarak şunu da söylemeliyim: Bazı insanlar mistiktir. Onlar; akılcılığın, gerçekçiliğin, mantıkçılığın sert duvarlarını yıkıp hayaller, umutlar, mucizelerle yıkanmaya çalışırlar. Her şey ne kadar matematiksel olsa da rüyanın gizemi reddedilmezdir. Somut olana tanık olduktan bir süre sonra bu somutluk kanıksanır; soyut olanın çekiciliği budur, hiç tanık olamadığın için daima tahayyül ve tasavvur edersin... Mistik olmak, sınırsız hayal gücü ve sonsuz sığınak demektir.

Bilinmeyen bilinenden daima daha geniştir. Daraltmayın beni. Demek istediğim aslında sadece şuydu: Bir kişi inançsızlığıyla huzurla yaşayabilirken bir başkası bu sebeple hayatını sona erdirebiliyor. Çünkü birinci kişi gerçeği keşfetmekle büyülenen kâşif ruhlu biriyken ikinci kişi bunu her şeyin hiçleşmesi olarak algılayan şiirsel bir ruha sahip oluyor. Birinin ufku büyürken diğerinin içi daralıyor.

Peki ya iki ruh da seninse? Benim aydınlığım da karanlığım da bu. Kimseyle aynı yolu yürümüyorum

Her sabah apartmanın bahçesinden çıkıp sağa dönünce küçük bir rampayı aşıp sola dönüyorum. Biraz ilerlediğimde orada köşede bulunan lastikçinin önündeki duraktan otobüse biniyor ve işe gidiyorum. Dün bir sürü can sıkıntısı yaşadım. Gün devrilmek bilmedi, kaygılarım arttı, eve gitsem de ağlasam derdindeydim. Aynı otobüsle işten dönerken bakışlarımı cama kitli halde, dünyadan bezmiş, yılgın bulduğumda üzüntüm derinleşti. Sorun yaşamaktan çok, sorunumun beni hırpalamasına izin verdiğim için güceniktim. O sırada gözüme o lastikçi ilişti. Ömrüm yeterse mesela yirmi yıl sonra burada bir lastikçi olmayacaktı belki, ben burada oturmayacaktım ama yolum buraya düşecekti. "İlk evimiz şuradaydı ve ben her sabah şuradan otobüse binip işe yarım saat erken giderek kahvemi içer, kendime gelir, notlarıma göz atar, işlerimi halleder heyecanla eve dönerdim.

Okuduğum kitapların satır aralarında kendimi arardım, insanı çözümlerken kendime doğru bir yolculuğa çıktım. Zamanla başladım kime benziyorum demeden neye benzediğimi aramaya... Özdeşleştirildiğim birkaç kurmaca karakter varmış, sevildiğim insanlarda sıklıkla güçlü bir imgeye tekabül ediyormuşum. Etsin. Kuvvetini, tasavvurunu bilmem varlığımın. Ama benim yaşamım bir sürek avıdır; tüm düşüncemle seferber, kovaladığım kendi izim. Ne kadar çok iyelik eki kullanabiliyorum, ne kadar çok şeye sahibim diyerek şükrederken kendimi hırpalamama neden olan şeyin de istediğim anda hayatımdan çıkarabileceğim bir şey, buna neden olan kişinin de bir kusur olduğunu idrak ettim. Hiçbir insan kusursuz olamazmış ama bir insan salt kusurdan oluşabilirmiş.

Başkasına kötü hissettirdiğinizde bunun ağırlığını taşıyamamalısınız. Bu sizi insan yapar. Başkası size kötü hissettirdiğindeyse kabahati önce kendinizde aramalı, ama buna tümden kaptırmamalı, nesnel olmalısınız. Bu sizi insanüstü yapar. Ama ince bir çizgi var: Gerçekten bir hata yapmış olabileceğinize inanır ve bunda boğulursanız, kolayca harcanırsınız. Yükü sırtlanmış biri varken kimse öylece çıkıp "Biraz da ben taşıyayım" demez size zaafı yoksa. Unutmayın ki insanların ilk terk ettiği duygu, merhamettir. Kısacası, muhatabınıza "birine kötü hissettirmiş olmanın ağırlığı altında ezilme" duygusunu kazandıracak edimleriniz olsun.

Bugün pazar. Yağmur da var, çok sevdiğim soğuk da. Bugün bir evin balkonunda ipe asılmış anne babaya ait birtakım çamaşırların yanında pileli okul eteği gördüm. Günlerden pazar. Bu gece bir genç kız pazar duşunu alıp sıcacık giyinirken becerikli bir el o eteği parlamasın diye tülbentle ütüledi. Gerginleşen üniforma, odanın bir köşesinde yarını beklemeye başladı. Kız telefonuyla oynayıp her şeyi dramatize ederek yaşıyor, bense dümdüz tasasızım. Ama bir etek onu eminim mutlu etmezken beni eziyor. Zaman bükülüyor, dudaklarım arkasından...

İnsan bulaşık yıkarken çok şey düşünüyor.

Kendi kendime hep söylemeye çalıştığım şey; Ben, ben olunca ne olmuştur sanki? Dünyanın karanlık mazgala akmakta olduğu çamurlu oluğu yıkan, dümeni kıran herhangi bir payım mı? Doğa ve siyaset ne isterse o oluyorken benim travmalarımın meydana getirdiği oluşumun atomların meydana getirdiği oluşumdan ne gibi fazlası olabilir?

O zaman ben, ben olmazdım dedim. Travmaları yok edebilecek bir icat yapılsaydı eğer. Beyin daha bir anlaşılsaydı hatta çözülseydi tüm gizemi. Beyin, dünyadaki her gücün üzerinde gelmeseydi, öyle bir devrim olsaydı yani. Devirseydik beynin ileri gelenlerini ve çok ileri gidenlerini. Benim ben olmam çok şey ifade edebilirdi. Miydi?

Birinin hayatının neresinde olduğumu çözemediğim zaman hiçbir yerinde olmamayı tercih ederim. Belirsizlik değersizliktir. Çünkü kendi derinliklerimi keşfedebilmiş değilim henüz. Benimki hâlâ bir keşif yolculuğu, âlâ bir keşif yolculuğu. Koşula bağlı olarak ben dâhil her şey değişkendir ve sabit fikirli olmak cahilliktir. Beni sana anlatmak, hikâyemizi yarım bırakabilir. Bir gün her şey yoluna girerse, umarım hâlâ hevesim ve isteğim kalmış olur. Zaten kimseye göre değilim. Ait olamama ve sahip olamamanın boşluğunda savruluyorum. Sanırım sadece iki şeye aitim. Okumaya ve...

Biz büyüdükçe hayallerimizin üstünü görevler, beklentiler, yapılması gerekenler örtmeye başladı. Put kırıcı bir mümin olmak vardı fakat balta nerde? Suya düştü. Su nerde? İnek içti. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde? Yandı, bitti, kül oldu, gitti. Tüm bunların arasında hiç bisikletinizi alıp, henüz kimsenin var olmadığını bildiğiniz yerlere gitmek istediniz mi? Hiçbir sorumluluğun, sıkıntının, kederin olmadığı o yaşa dönsem, ailemin dizinin dibinde kudursam dursam diyorum. Kendime itiraf etmek ağır ama benim öyle bir yaşım yok. Arabesk olmak istemem ama benim sevinçlerim daha çok yeni, daha çok çocuk. Benim dönmek istediğim çocukluk yalnızca onlar, o anlar.

Yaşamımdan tek isteğim. Dönüp baktığımda bana lütfen çok şey ifade et.

Rabia Aksu

03.01.2020

Bu haber 1328 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum