"ÖZGÜR TÜRK" / Yazan: Ayşegül Kılınç

Celal Bayar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğrencisi Ayşegül Kılınç Hanımefendinin 2015 yılında Dağlıca'da şehit olan Özgür TÜRK'ün aziz hatırası adına yazdığı "Özgür Türk" adlı hikayesi...

"ÖZGÜR TÜRK" / Yazan: Ayşegül Kılınç
23 Mart 2020 - 15:52 - Güncelleme: 23 Mart 2020 - 22:11

"ÖZGÜR TÜRK"

Hayatta hiçbir zaman hayalperest olmadım lakin dimağımı canlı tutmak için hayal kurmaktan da geri kalmadım. Hayallerime umut ekleyip yeşerttim onları. Bir gün gerçekleşir beklentisi olmadan, umutları kurutmadan yaşayabilmek bu hayatta insanın becerebileceği en iyi eylem olsa gerek diye düşündüm hep. Ödülümü sabır verdi. Hayallerimi ve umutlarımı gerçekleştirdiğim bir emeklilik tatili oldu. Sanırım bu şans 48 yaşında olan her insana vurmaz.

İnsanlar mesleğimi tek bir kılıfa sığdırmaz. Kimilerince fobidir, kimilerince yolculuk süresince yapılan duadır, kimilerince hiç bitmesini istemediği en güzel zamandır. Kelimenin tam anlamıyla pilottur. Zannımca özgürlüktür. Uçmaya böylesine aşık olan birini emekliye ayırsanız da uçaktan ayıramıyorsunuz. Kendi adıma kurduğum hayaller varken üstelik sabah uyanınca kahvemi yudumlarken gazete okumak yerine bir an önce o hayalleri gerçekleştirmeyi yeğlerim deyip işe koyuldum. Hazırlığa yolculuk süresince bana arkadaş olacak, gezdiğim yerlerde fırsat buldukça okuyabileceğim bir kitap almakla başladım. Daha sonra da bavul, harita, ekipmanlar, olası durumlara karşı ilk yardım çantası gibi şeyleri hazırlamakla işimi kısa sürede bitirdim.

İlk durağım genel kabullenilmiş ismi Ateşler Ülkesi olan güzel ülke Azerbaycan'dı. Ülkenin her yerini gezdim. Hazar Denizi'nin manzarasında kayboldum. İçinde dünyanın en küçük fokunu bile saklayan bu deniz, beni dibine kadar çekti sanki. Sendeleyerek veda ettim sonsuz maviliğe ve kitabımın ilk sayfasını açtım.

"Kendilerini her zaman dünyadaki tek devlet olarak gören Çin'in hayal kırıklığının adıdır Mete Han. Kendi kabuğunda takılan, dünyanın tam ortasını kendi ülkeleri, barbar milletleri de ülkeyi çeviren halka olarak kabul eden bir toplumun, en büyük korkuyu tattığı zamandır MÖ.209. "Birlikten kuvvet doğar" felsefesini daimi yürüten, bütün Türkler'i ve hatta Türklerin akrabası sayılan Tunguzları ve Moğolları bile bir çatı altında toplayan büyük hükümdar! Büyük Hun İmparatorluğunun kurucusu Teoman'ın oğludur Mete Han. Babası Çinli eşini çok sevdiği için eşinden doğma oğlunu veliaht yapmak ister bu yüzden Mete'yi Yüe-çiler'e rehine olarak gönderir."

"Xoş gəlmisiniz, nə alırdınız?" sesi ile irkildim. Sevecen bakışlarıyla yüzümü ister istemez gülümsetiyordu gözlüklü adam.  Kibarca "Hoşbuldum." deyip masanın üstündeki kataloğa göz atmaya başladım. "Şəki halvası gözəl bir şirindir". Kararsız olduğumu anlamış olmalıydı. Onaylayıp merakla bekledim. Saatin geciktiğinden olsa gerek kimse kalmadı kafede. Nermine Memmedova eşliğinde gözlüklü adam ile uzun uzun sohbet ettik. Şeki helvası gerçekten lezizdi. Ülke buram buram sadakat kokuyordu. Yurttaşlar yabancılara sevecenlikle yaklaşıyordu. Böylesine yaşanılacak ülke profilini çizen bu yeri bırakmak zor oldu. Fakat görülecek daha nice profiller vardı.

İkinci durağım piramit görünümlü, 7000 metreden yüksek olan Han Tengri Dağı'nın bulunduğu Kazakistan'dı. Yaklaşık 26 tane müzeye sahip bir ülke. Kendileri için önemli şahısların heykelleri dikkat çekici.  Zhambyl Zhabayev adlı şarkıcıyı çok sevmiş olmaları gerek ki muazzam bir heykel kondurmuşlar yeşilliklerin arasına. Altay Kazakları kimliğine sahip Ruslara ve Çinlilere karşı Doğu Türkistan'ın bağımsızlığı için mücadele eden fakat sonucunda Çinliler tarafından idam edilen Osman Batur'un heykelindeki inceliği anlatmaya kelimelerim yetmezdi. Ülkede attığım her adımım tarihi yankılıyordu adeta. Han Şatır adlı alışveriş merkezinde kahve molası verip kitabıma kaldığım yerden devam ettim.

"Yüe-çiler'e rehin olan Mete, orada ordu oluşturup Yüe-çiler'e taarruz eder. Yüe-çiler bu manzara karşısında şaşırıp Mete'yi öldürmeye çalışırlar. Fakat hızlı koşan ata sahip olan Mete, Yüe-çiler'in arasından derhal kaçar ve yurduna döner. Babası Teoman bu dönüşe sevinir gibi yapar. Mete'ye bahadırlığından dolayı 10,000 atlı bir tümenin komutasını hediye eder. Mete, askerlerini gayet disiplinli eğitir, nereye ok atsa bütün askerler de oraya atmalıdır aksi takdirde tereddüt eden askerlerin başı kesilir. Mete vızlayan ok icat eder ve avda vızlayan okun hangi yöne gittiğine herkes dikkat etmelidir."

Gözlerinin üzerimde olduğunu hissettiğim üç gence yöneldim. Kendilerince, bunca kalabalığın arasında bir kitaba bu kadar odak sağlayabilmemi büyük yetenek görmüşler. Sonraki günlerde ülkeyi daha iyi gezmem için bu üç genç yardımcı oldu. Onlarla tanışma yerim olan Han Şatır alışveriş merkezi eski kültürü yansıtma olarak yapılmış. Yapının üstü çadır gibi örtülmüş ve bu yüzden adı Han Şatır koyulmuş. Gezdiğim ve gördüğüm yerler arasında en çok ilgimi çeken ise Bayterek Kulesi. 105 metre yüksekliğinde UNESCO tarafından Dünya Şehri unvanını almış bir anıt. Mitolojiye dayanan anlamlı bir Hayat Ağacı. İnanca göre Hayat Ağacı, dünyanın merkezini sembolize ederek yeri ve göğü birleştiren ve Tanrı'ya ulaşılan yolmuş. Yapıda kule Hayat Ağacı'nı, yapının tepesine kondurulan altın top da hayatın başlangıcını temsil eden bir yumurta imiş. 

Beni en çok heyecanlandıran durak, buram buram tarih ve sanat kokan güzel Moğolistan. Hayallerimin en'inini taşıyan Orhun Vadisi'ne kalbim durmadan girmeyi başarabildim. Müthiş bir atmosfer. Tertemiz Orhun Nehri ve Orhun Müzesi... Büyük özenle korunan 1300 yıllık tarih: Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk Yazıtları. Hayallere dokunmak kavramı tam da bu olsa gerekti. O an dünyanın en kıdemli tarihine dokunuyormuşum gibi hissettim. Bilge Kağan Yazıtı'na diktim gözümü. Geleceğe verilecek en güzel tavsiyeleri barındırıyor yazıt: "Türk Oğuz Beyleri, milletim işitin. Üstte gök basmasa, altta yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey TÜRK; Titre ve kendine dön!". Bilge Kağan ve Kül Tigin Yazıtları müzede, Tonyukuk Yazıtı da 500 km daha Doğuda yer alıyor. Soluduğum bu ihtişamlı havayı bırakmak tahmin edemeyeceğim kadar ağırdı. Etkisinden sıyrılmak kolay olmadı. Öyle ya da böyle ülkeyi gezmeye devam ettim. Gandan Manastırı Moğolistan'ın en büyük budist tapınaklarından biri. Ülke genelinin bu dini inancı hala daha sürdürmekte olduğunu tapınağa olan ilgiden yansıdığını düşündüm. Ülkenin geri dönmemeye ikna edecek diğer yanı ise Sukhbaatar Meydanı. 1921 yılında Moğolistan'ın Çin'den ayrılıp bağımsızlık ilan etmesinde rol alan devrimin kahramanı Damdin Sukhbaatar'ın ismi verilmiş meydana. Sukbaatar'ı temsil eden atlı bir heykel yapılmış meydanın ortasına. 2013 yılında meydanın ismi Cengiz Han Meydanı olarak değiştirilip meydanın orta yerine Cengiz Han heykeli yerleştirmişler. Bilemiyorum her ikisi de güzel olmalı halk için. Neolitik Çağ buluntularını barındıran Moğolistan Ulusal Müzesi ve insanı sanata yakınlaştıran Zanabazaar Görsel Sanatlar Müzesi'ni de gezdikten sonra bir sonraki durağa çıkmak üzere uçuşa geçtim.

Misafirperverlik konusunda buraya kadar geldiğim ülkelerden ayrımı olmayacak kadar sevecen bir ülkeydi durağım, Kırgızistan. Tam bir doğa harikası ile gezintim başladı: Ala Archa Milli Parkı. Ciğerlerimin bayram ettiği havaya sahip olan bu doğa yeri şehir merkezine 35 km uzaklıkta. Parkın biraz ilerisinde Cengiz Aytmatov'un mezarını ziyaret ettim. Kalem dehası yazar ile gerçek hayatta tanışmak isterdim diye geçirdim içimden mezarına çiçek bırakırken. Issık Göl temiz plajıyla, Süleyman Dağı şehre kuşbaşı baktıracak kadar görkemli yüksekliğiyle, Son Göl gece yıldızların ışıklarını yakmasıyla büyük önem taşıyor. Atalarımızla benzer duyguyu yaşamak adına Jeti Oğuz Vadisi'nde uzun süre at bindim. Daha sonra Kırgız Coğrafyacının adını taşıdığı Nikolai Przhevalsky Müzesi'nin hem park müze olmasıyla birlikte içindeki yerel hayvanları epey inceledim. Son olarak da yine N.M. Przhevalsky için yapılan üstünde kartal bulunan anıtın önünde içten tebessümüm ile poz verip kitabımda kalan sayfayı araladım.

"Mete vızlayan okunu meşhur aygırına atar. Tereddüt edenlerin başını orda kestirir. Askerlerini denediği bu sınavda ise oku hatununa doğrultur ve atar. Askerlerden bazıları Mete'nin hatununa ok atmaya cesaret edemez ve başlarının kesilmesine mahkum olurlar. Askerlerini denemek için bir gün avda çok sevdiği atının karnına vızlayan okunu atar bu sefer hiçbir askeri tereddüt etmeden Mete'ye katılırlar. Mete askerlerinin artık tecrübeli olduğunu anlar ve bir gün Teoman ile ava çıkar. Bulduğu fırsatta oku babasına atar, askerlerinden bir kişi bile geri kalmaksızın Teoman'ı delik deşik ederler. Üvey annesi ve üvey kardeşini de öldürdükten sonra Büyük Hun İmparatorluğu'nun imparatoru artık Mete Han olur."

Sırada 1421'den beri dünyanın ilk gözlemevini içinde besleyen ülke Özbekistan vardı. Uluğ Bey Rasathanesi adını taşıdığı Uluğ Bey tarafından yaptırılan, 3 katlı, 30 m çapında sekstant gözlem aletinin de bulunduğu bir rasathane. Ülkede dikkatimi en çok çeken yerlerinden biri Emir Timur Meydanı idi. Büyük bir parkın içinde Emir Timur Müzesi ve heykelinin de yer aldığı bu meydan epey ilgi görüyordu misafirlerden. Emir Timur heykeli, görkemini üzerinde birkaç dilde yazılan "Güç Adalettedir" yazısı ile tamamlıyor olsa gerekti. Taşkent Metrosu kafalarda yer eden metro kavramına devrim yaşatacak nitelikle, her istasyonun muazzam bir gösterişi vardı. Chorsu Pazarı ise gelen misafirler için yapılmış adeta. Yiyecek dolu bir pazarda hediyelik eşyaların da olması işime gelip birkaç parça hediye aldım evime. Lyab-i Havuzu kaldığım yerin balkonundan geceme güzel bir manzara oluşturdu. Kocaman havuz ve havuzu çevreleyen 3 anıt ve daha nice görsel süslemeler kitabıma devam etmek için ilham oldu.

"Mete'nin babasını öldürüp tahta geçtiğini öğrenen Tung-hu'lar, bir elçi aracılığıyla Mete'den Teoman'ın yorulmadan 1.000 mil koşan atını kendilerine vermesini isterler. Mete bunu kurultay oluşturup devletin ileri gelenleriyle görüşür. Fakat kurultay bu atın Hunlar için çok önemli olduğunu söyleyip vermemeleri gerektiğini savunurlar. Mete ise "Bir at komşu ülkemden değerli mi?" deyip atı elçi ile gönderir. Mete'nin korktuğunu düşünen Tung-hu'lar yeni bir elçi göndererek bu defa Mete'nin hanımını isterler. Kurultay yetkileri, "Bunlar töre nedir bilmiyorlar, onlara derhal saldıralım ortadan kaldıralım" diyerek sinirlenirler. Mete ise yine "Bir kadını komşu devletten üstün nasıl tutabilirim?" deyip karısını elçiye teslim eder. İyice cesaretlenen Tung-hu lideri ordusunu alıp Tung-hular ile Hunlar'ın sınırları arasında bulunan terkedilmiş bir araziye gelir. Lider yine bir elçi göndererek 1.000 mil kadar olan bu arazinin Hunlar'ın işe yaramayacağını söyleyerek arazinin Tung-hular'a verilmesini ister. Kurultay bu sefer böyle terkedilmiş bir araziden vazgeçmenin önemli olmadığını savunur. Mete ise sinirlenip "Toprak devletin temelidir, biz onu nasıl başkasına verebiliriz!" diyerek öyle düşünen ve diyen herkesin başını keser. Ardından ordusu ile Doğu’ya giderek Tung-hular'ı mağlup eder geride ordu bırakmaz ve halkını, malını, mülkünü kendine alır."

Ve son durak, cehenneme kapı açan Türkmenistan'dı. Karakum Çölü'nün tam ortasında 1970 zamanında Sovyet yer bilimcilerin kazara bulduğu 30 metrelik Darvaza Krateri hala aktif şekilde yanıyor. Bu kratere "Cehennem Kapısı" denilmesine hak verdim,  göz bebeğimde ateş saçan alevlerin sıcaklığını hissettikçe. Sıcak atmosferin ardından kendimi MÖ 3. yüzyılın ortalarından başlayıp MS 3. yüzyılda biten bir zaman diliminde buldum. Nisa'nın Parthia Kalesi, Part İmparatorluğu'na ait bir antik kent. Tarih kokusu bunla bitmiyordu elbette. Eski Merv şehri de muazzam bir geçmiş barındırıyordu topraklarında. 1221'de Moğolların istila edip yıkmasına ve bir daha hiç eski haline dönememesine, 1884'te komünist Rusların cami ve türbeleri yıkmasına rağmen kütüphaneleri unutulmayan, tek türbe olarak kalan Sultan Sencer Türbesi ve kaleleri ile hala meşhur olan bir şehir. Uzun süre dinlendikten sonra Merv şehrinde tanıştığım çift sayesinde daha rahat gezdim ülkeyi. Önce Halı Müzesi'ne götürdüler beni. Emek emek dokunan halılar ile döşeli 3 katlı müze. Ülkeyi tanımamda en büyük rolü olan bu çift geride bırakamadığım insanlar kadar misafirperverdiler. Son olarak da Orta Asya'nın en büyük camisi olan Gypjak Camisi'nde durduk. Arkasında bıraktığı Kopet Dağ manzarası ve altın renkli kubbesiyle insanı adeta büyülüyordu. Uzun bir vedalaşmanın ardından uçağımı havalandırdım. Geride bıraktığım tarif edilemez duygu yüklü tarih vardı. O tarih kokan yapılara dokunmak, havayı ciğerlerine nüfuz etmek insana atalarıyla yakından tanışma fırsatı veriyordu. Hayatta kaç defa böyle güzelliğe benzer bir an yaşayabilirdim ki? Bunca güzelliğe veda etmek 48 yaşındaki bir pilot için fazla duygusaldı evet üstelik ağlıyor da olabilirdim. Adına dökülen yaşlar bile mükemmel ötesiydi.

Üstümden yoğun duyguları henüz atamazken bir an içim geçti. Güçlü bir ses ile sendeledim. Uçak hızlı bir şekilde hareket ediyordu yere çakılmak üzereydim, üstelik yaptığım manevra bile işe yaramıyordu. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Uçak güçlü bi sesle yere çakıldı. Görünüşe göre ölmedim. Uçağım patlayıp alev alacak diye kendimi hazırlarken sadece parçaları bozulup birbirinden ayrılmıştı. Çok susadım ve zorla da olsa yardım çantasını bulup sonraki sürede yetmesi için az payda su içtim. Uçağımı tamir etmem gerekiyordu ve edemeyecek kadar yorgundum. Bu yorgunlukla uyuyakalmışım. Uyandığımda parçaları birleştirmeye çalışırken uçağın kanadına yakın olan motora yerleşmiş iki mermi gördüm. Kısa süreli şok etkisi yaşarken kafamda soru işareti bile oluşturamadım. Aklım başıma geldiğinde etrafıma bakındım görünüşte kimse yoktu. Anlaşılan uyuyakalmış olmam değildi sorun, bizzat birilerinin hedefi olmuştum. Yani burada yalnız değildim. Üstelik böylesine sıcak kanlı insanları tanıdıktan sonra şu an bulunduğum yerdeki insanların misafirperver olmadığını anlamak da zor değildi. Nereye düştüğümü bile  bilmiyordum. Kavurucu sıcağın altında suyum da bittiği için böbreklerim adeta acı çekiyordu. Ya burada oturup susuzluktan ölecektim ya da etrafı gezip bir çeşme bulacaktım. Mücadele etmeyecek ruha sahip olmadığım için her şeyi göze alarak aşağı indim. Saatlerce yürüdükten sonra bir çeşme bulup kana kana su içtim. Yanıma aldığım su matarasını da ağzına kadar doldurdum. Böyle umutsuzluğun arasında çocuk gibi sevinerek uçağıma dönmek üzere yola çıktım. Uçağımın olduğu noktaya çıkarken dağa yakın yamaçta bir grup silahlı insan gördüm. Hemen uçağa koşup saklandım. Anlaşılan hoşgeldine gelmiyorlardı. Ve kıyafetlerinden anladığım üzere konuklarımın bir kaçaktan geri kalır yanı yoktu. Kalbim yerinden çıkacak kadar atıyordu. Aslında korktuğum söylenemezdi tüm hayallerimi de gerçekleştirdiğim için ölüme erken gitmiş olmazdım lakin Orta Asya gezisinden bende kalan hatıraları bir grup hainin eline bırakmak istemediğim için çaresiz hissediyordum. Hafif kafamı kaldırıp baktığımda bana daha çok yakınlaştıklarını gördüm. Durumu kabullenip kitabı açtım. Merak ettiğim konuyu okumadan ölemem diye tekrarlayıp hızlıca sayfaları çevirdim.

"Mete'nin Kuzey Çin'i almasıyla deliye dönen İmparator Kao 320 bin kişilik ordusuyla Mete'nin üzerine yürür.  İmparator Kao, Mete'ye Büyük Hun Devleti'nin durumunu öğrenmek için elçilik heyeti görünümlü casus ve gözlemci 10 kişi gönderir. Mete aldatma ve yanıltma taktiğini uygulayıp, askeri ve ekonomik gücünü ormanda gizleyip ön plana yaşlıları, çocukları, zayıf atları ve sığırları çıkarır. Elçiler buna inanarak imparatora anlatır ve İmparator hem memnun olur hem de şüphelenir bu sefer bir komutan gönderir. Fakat casusun getireceği haberi beklemeden ordusunu alır Mete'nin üzerine yürümeye devam eder. Casus bir süre sonra gelip gerçekleri anlatmaya çalışsa da imparator buna kulak asmaz.  Mete, Çin ordusunun üzerine "Sağ ve Sol Bilge Tiginler"inin komutasında 10 bin kişilik seçme birlik gönderir. Bu birlik hiç beklenmedik anda imparatorun ordusunun karşısına çıkar ani ve şaşırtıcı darbelerle orduyu maddeten ve manen yıpratıp aniden kaybolur. Çin ordusu bu kaybolmayı kaçış sanıp birliğin peşine düşer ve Hun birliği yine vur-kaç taktiğiyle yeniden orduyu yıpratır. Aynı zamanda kış şartları altında kalan Çin ordusu iyice güçsüz hale gelir. Mete'nin planı aynen sürer ve imparator atlı birlikleriyle Bai-Teng Kalesi'ne sığınır. Bir anda Mete 400.000 kişilik atlı ordusuyla Bai-Teng yaylasını çevirir ve kaleyi kuşatır. Kuşatmada kuzeydeki birliğin atları kara (yağır), doğudaki birliğin atları demir kırı(göğümsü), güneydeki birliğin atları al(doru), batıdaki birliğin atları da aktır. Bu uygulama dört köşe olarak düşünülen dünyanın merkezinde Türk hükümdarının bulunması kastıdır. 7 gün süren kuşatmadan 3 yıl sonra Çin ve Hun arasında barış antlaşması imzalanır ve artık Çin Hun Devleti'ne vergi ödemeye başlar."

Az kişiyle çok işler başarmanın zaferiyle şahlandı kalbim. Tek başıma üstüme gelen şu teröristleri alt edebilir miydim ? Sanırım ben bir Mete Han olamazdım, boş hayallere gerek yoktu. Tam olarak nerede olduklarına bakmak için kafamı kaldırdım ve müthiş bir acı hissettim. Yüzüme çarpan su ile gözlerimi araladım. Muhtemelen kafamı kaldırdığım an teröristin biri kafama bir şey geçirmişti, hatta o yer şişmiş olmalıydı acısı epey sürecekti anlaşılan. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Karşımda 12 terörist anlamadığım dilde bir şeyler söyleyip aptal aptal sırıtıyordu. "Öldür lan köpek" diye yeğinleşmemle biri yumruğu geçirdi çeneme. Diğerleri izlemedi tabi. Arkadaşlarını destekler gibi yumruk ve tekme yağmuruna tuttular. Bu o kadar uzun sürdü ki artık acıyı bile hissetmiyordum. Hatta yorgunluk bile hissetmiyordum. Aldığım her darbede Mete Han'ın yanında rol alan komutanın yerine geçiyordum. Orada çok az insanla çok kişiye hükmetmek psikolojik baskı yapmak. Psikolojik baskı... Sanırım o an bizzat yaşadığım şeyin adı buydu. Düşman önce psikolojik baskı yapıyordu ki umudun kalmasın, onlara direnme ve onlar da kendilerinin güçlü olduğunu düşünüp gururlansın. Bu gururu asla yaşatmak istemeyerek tekmeler bitince cesaretlenip ayağa kalktım. Hepsi alaylı ve bir o kadar da şaşıran ifade ile bana bakıyordu. "Doymadın mı daha" dedi biri, diğerleri de kahkahalarıyla inletti dağı. Anlaşılan düşman istediği zaman Türkçe konuşuyordu. "Bir ben öleceğim Bin Mete doğacak" dedim yüzüme kondurduğum gururlu bir gülümsemeyle. "Dağlıca sana mezar oldu" sesinden sonra kafama dayanan soğuk silahı hissettim. Kapattım gözlerimi ve gülümsedim. Bir ses inletti Dağlıca dağlarını. Bir kan döküldü Dağlıca'nın topraklarına. Sonra bir ses daha, sonra bir kez daha. Tam 12 kere inledi bu dağ. Gözlerimi açtığımda 12 teröristin önümde yatan leşleri ile karşılaştım. Bir asker selam verdi: "Muhabere Uzman Onbaşı Özgür". Sözünü kestim o an:

"Mete'dir adın ey Özgür Türk!"

Ayşegül Kılınç 

Bu haber 922 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum