ÖZGÜR TÜRK: UYANIŞ / Yazan: Ayşegül Kılınç

Celal Bayar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğrencisi Ayşegül Kılınç Hanımefendinin 2015 yılında Dağlıca'da şehit olan Özgür Yatakdere ve diğer 15 şehitimizin aziz hatırası adına yazdığı "Özgür Türk: Uyanış" adlı hikayesi...

ÖZGÜR TÜRK: UYANIŞ / Yazan: Ayşegül Kılınç
29 Mart 2020 - 20:38 - Güncelleme: 29 Mart 2020 - 21:18

ÖZGÜR TÜRK: UYANIŞ

Sendeleyerek uyandığım bilmem kaçıncı rüyaydı. Her yeni güne geceyi unutmaya çalışarak başlasam da en nihayetinde bu pek de mümkün olmuyordu. Bazen art arda aynı rüyayı görüyordum bazen ise kişiler belli zaman farklıydı ve rüyama ilahi bir bakış açım oluyordu. Böylesine güzel geçirdiğim yaz tatilinden biriktirdiğim eşyalar ve fotoğraflar ile kafamı dağıtmaya çalışıyordum. Orta Asya’nın mükemmelliği kanıma işlemişti. İlla ki toprağa aitiz ancak cesedimi barındıracak toprak Orta Asya’da olmalıydı. 49.yaşıma girmeme sayılı günler kala Orta Asya’ya yerleşme kararı beynimde cereyan ediyordu. Üstelik Kazakistan Han Şatır Alışveriş Merkezi’nde tanıştığım 3 genci, ülkeyi gezip tarihini konuşmaktan yeteri kadar tanıyamamıştım ya da Kırgızistan Son Göl’de gece gökyüzüne baktığımda müthiş parlaklığını görsem de yıldızların, Aquila’yı bulamamıştım, Ömrümün sonlarına yetecek bir hayallere kavuşma diye kendimi avutsam da aslında yarım bıraktığım çok şey vardı. Mesela yeniden gidecek olsaydım bu sefer ilk durağım Azerbaycan değil de Türkmenistan olurdu. Cehennem Kapısı’na saatlerce bakmak isterdim. İnanıştaki cehennemin fragmanı olan bu yer aslında çok şey söylüyordu insanlara alevler içinde yanmaya devam ederken. Bu dünyanın da bir cehennem süreci vardı ve ben o sürecin tam içerisindeydim. Sanırım bu kapının çıkışı yoktu.

“Saniyede ışık hızını alt edecek bir seri hareketle kitabın sayfalarını karıştırıyordum. Bunu öylesine hızlı yapıyordum ki kalbim bile bir davulun vurulma tınısında bıraktığı derinliği yaşıyordu. Ellerim varacağı yeri iyi bilmenin kararlılığıyla hareket ediyordu. Anlaşılan kitabın her detayı beynime işlemişti. Ve en sonunda ulaştığım yerde dinlenemeden hızlıca okumaya başladım satırları. Mete Han’ın İmparator Kao’yu yenilgiye uğrattığı o savaş taktikleri ve hayatı boyunca az kişiyle çok işler başarması bana müthiş bir  cesaret veriyordu. Kitabı bitirdiğimde cesaretliliği sürdürerek hafif kafamı kaldırdım. Kafamda hafif şişmiş olduğunu anladığım yerin acısıyla gözlerimi açtığımda 12 teröristi yüzüme alaycı şekilde bakarken yakaladım. Gözlerimde en ufak bir korku ayrıntısı vermemeye dikkat ediyordum. “Dağlıca sana mezar olacak” denmesinin ardından kafama dayanmış soğuk silahın korkusuzluğunu iliklerime kadar hissediyordum. Bir mermi sesi... Kulaklarımı çınlatacak boyutta ağır ve bir o kadar da ürkütücü.” Terler içinde uyanmıştım ve kalbim tıpkı rüyamdakiyle aynı düzeyde, yerinden çıkacak gibi atıyordu. Hissettiğim bu ürkeklik o anki cesaretin boyun eğmesi miydi yoksa yeniden aynı şeyi yaşamanın korkunç düşüncesi mi ? Aylar geçse de mermi sesinin fırtınası kulaklarımdan hiç geçmeyecekti anlaşılan.

Bağırırcasına çalan telefonun sesine kulak verdim. Ülkeye döndüğümden beri desteğini esirgemeyip kafamı dağıtmam için yapmadığı şeyi bırakmayan dostumdu arayan. Anlaşılan yapmadığı bir şey kalmıştı ve son kozu oynuyordu. Bana danışmadan bir  görev için adımı vermişti, bu yaptığı ilk hatayı uğraştığı son çaba adına görmezden gelerek dinlemeye başladım. Macaristan‘da, içinde konsoloslukta görevli 2 Türk diplomat, 1 Macar diplomat ve 3 Türk askeri ataşenin bulunduğu düşen askeri sikorsky s70’in kaza kırımını yapmak adına sivil pilot olarak görevlendirilmiştim. Askeriye kavramı ile karşılaşmak beni ziyadesiyle ürkütse de 6 kişinin şehit olmuş haberi fark etmeden gitmek için istek doğuruyordu içimde. İvedi şekilde kaza kırımın yaşandığı yere vardım. Macaristan hükümeti diplomatik anlamında ekipman olarak yardımı biz gelene kadar sağlamıştı. Kara kutunun bulunması sonucunda parçaların mekanik araştırılması ile kaza kırım raporuna başlayıp kule görevlilerden aldığım bilgilerle rapora devam ettim. Kule görevlilerinden biri kalkıştan yaklaşık 15 dakika sonra pilotun kar fırtınalı kötü hava şartlarından yakındığını dile getirirken 16. dakikadan itibaren sinyalinin kesilip telsiz irtibatının koptuğunu anlatıyordu yavaş dudak hareketleriyle. Akabinde düştüğü araziye yakın yerde yaşayan köylülerin oraya bir hava taşıtının düştüğü ihbarı ile sinyal alınamadan bölgeye ulaştıklarında naaşları ve kırım hale gelmiş Macaristan’a bağlı helikopterle karşılaştıklarını söylüyordu diğeri, üzgün yüz ifadesi benzini bile soldurmuştu. Görevlilerin hüzün dolu bakışlarından yarım dakika kaçtıktan sonra tahsil ettirdiğim hangar ile ekipmandaki kişilerle birlikte gerekli tetkikleri yaptık. Kara kutunun incelenmesiyle vardığımız sonuç, intikal esnasında helikoptere yıldırım düşmesiyle gsp ile elektronik sistemleri bozulmuş olduğu için kör uçuş yaparken pilot, bir yükseltiyi son anda fark etse de yaptığı manevra işe yaramamıştı böylelikle helikopter palleri dağa çarparak kaza gerçekleşmişti. Şehit eşleri adına, çocukları adına, arkadaşları adına öylesine bir empatiye girmiştim ki sık sık gördüğüm kabuslardan bile daha ağırdı bu yüklü duygu. Yaşadığım o kötü günü bile bana unutturabilmişti. Fakat kötü olan, bambaşka bir ağırlıkta geziyordu ayaklarım bu empatinin topraklarında.

(Özgür Yatakdere)

Ekipman içerisinde tanıştığım ve diğerlerine nazaran daha sık konuştuğum uzman çavuş ile birkaç saatliğine tüm bu yükten sıyrılmak istercesine yürüdük Macaristan sokaklarında. İnsan dünyanın diğer ucuna da gitse o şehit acısını taa en yakından hissediyordu. Çavuşu sevmiştim. Onunla ne olayı unutma çabasına girip başka konulara girdik ne de birbirimizle paylaştığımız şeyler basitti. Yaşı küçük olmasına rağmen olgun bir kişiliği vardı tabii bunu hayatında yaşadığı şeylerle bağdaştırmak zor değildi. Hayat kırıklıklarından biriktirdiği, çenesine ve yanaklarına yapışan sakallarıyla tam asker sertliğinde bakıyordu etrafına. Böylesine ciddi görünen bir insanın içindeki o minik umut ışığını görebiliyordum göz perdelerimin ardından. Kadir çavuşla göbeğimizi şişirecek bir akşam yemeğinin ardından otağ görünümlü bir yere girdik. Bu görünüm biraz ülkemdeki seyyar satıcıları anımsatsa da kesinlikle Türkleşmiş hali ile insanı içeceğe zevkle teşvik ediyordu. Gecenin sonuna kadar kımız içtik çavuşla. Nasıl kafamdaki tüm detaylardan kaçmak istemişsem artık kabuslarımı sayıklayacak kadar sarhoş olmuşum. 2 3 gün geçtiğinde çavuş merakına yenik düşüp sayıklamalarımı sordu. “Dağlıca diye çok sayıkladınız, nedir bu Dağlıca muhabbeti? Yanlış anlamayın öyle boş bir sual değil benimki, Dağlıca’da görev yapıyorum da...” deyişiyle gözlerim parlayıverdi. Görev yaptığını söylememiş olsaydı muhtemelen hala merak ediyor olacaktı. Öylesine yorulmuştum ki bu kabuslardan artık bir kişiyle bile paylaşmamaya devam etsem kederimden ölecektim.

“Emekli olunca hayallerimin peşine düştüm ve uçağımla Orta Asya’yı gezdim. Muhteşem geçen haftalarım dönüş yolunda dibe battı. Türkiye’ye döndüğümde bir kaza yaptım. Daha doğrusu teröristlerin bizzat hedefi oldum ve bunu çok sonra uçağımın kanadını tamir edeyim derken bulduğum iki mermiden anladım. Orta Asya’yı gezerken okumaya başladığım bir kitabım vardı. Korkudan o an sadece kitabı bitirmek istedim ve teröristler gelene kadar hızlıca sayfaları okudum.” Hemen atlayıp kitabın adını sorarak lafımı böldü çavuş. “Mete Han. Mete Han’ın hayatını anlatan bir kitaptı. Ve o kitabı o dağda yarım bırakmak istemedim.” diye devam ettim istifimi bozmadan. Çoktan göz hapsine almıştı beni. “Bitirdiğimde teröristler oradaydı. Önce kafama vurup bayılttılar. Ayıldığım zaman 12 teröristle laf atışmamız oldu Mete Han’dan aldığım cesaretle. Dağlıca’yı bana mezar yapacaklarını söylediler. Öldürülmeyi beklerken gözlerimi yumdum ve 12 mermi sesinin ardından yaşayıp yaşamadığımı kirpiklerimle yoklarken gözlerimi tamamen açtığımda bir asker selam durdu.”. Merakla bekleyen çavuşun gözlerinden kendimi kurtararak boğazıma tıkılan bu adını koyamadığım gıcığı yok etmeye çalıştım. Bunca zamanın ardından bunları dillendirebilmek ne dilime kolay geliyordu ne de kalbime. “Muhabere Uzman Onbaşı Özgür diye tanıttı kendini. Soyadını söyleyecekken lafını kesip Mete’dir adın ey Özgür Türk dedim ve muhtemelen orada tekrar bayıldım. Kendime geldiğimde uçağımda hiçbir hasar yoktu aynı yerdeydim öyle sanıyorum ki başıma güneş geçince halüsinasyon falan gördüm. Ama işte niyeyse sürekli rüyalarıma girip duruyor. O teröristin kafama dayadığı silahın soğukluğunu yaşıyor gibi hissedebiliyorum. Öyle ki gerçekten varmış gibi beni kurtaran askerin yüzünün her detayı aklımda. Bazen aynı selamı veriyor bazen ise yemek istiyor benden. Şizofrenlikte öyle üst düzeye geçtim ki güya o askerin komutanı Mete Han unvanıyla rüyama girip askerlerine yemek vermemi bile istedi. Sen düşün ne kadar çıldırmış bir emekli pilotla şu an yan yana olduğunu.”. Alaycı bir gülümsemeyle acıma son vererek bu kabusların dilimdeki bitişine derin bir nefes çektim. Çavuş ise ağzı açık bana bakıyordu. Galiba beklediğimden de fazla korkmuş olup şahsıma bir ruh hastası unvanını vermişti. En sonunda silkelenip dolu gözlerle gülümseyerek “Seni kurtaran kişiyi tanıyorum eğer bir gün Dağlıca’ya gelme imkanın olursa beni bul, seni onunla tanıştıracağım” diyerek yavaş adımlarla uzaklaştı göz merceğimden.

Buradaki tüm işim bittiğinde o geceden sonra bir daha hiç görmediğim çavuşun sözleri beynime komut veriyordu adeta. Unutup gidecekken iyice merak etmiştim Onbaşı Özgür’ü. Tanışmak istemiyor da değildim. En azından ona teşekkür etmek ve sorularıma cevap bulmak beni ziyadesiyle rahatlatırdı hem belki şu kabuslar da peşimi bırakmış olurdu. Fakat Dağlıca’daki üst bölgeye bir sivilin girmesi yasaktı, benim uykuya yenik düşüp o bölgeye girmem ve sağ kurtulmam bile mucize sayılabilirdi. Ne yapabilirim diye düşünüp dururken pilotluk yaptığım yıllarda, uçakta kendisini öldürmek isteyen haine arkadan sert bir cisimle vurup hayatını kurtardım diye bana kendince borçlanan Yarbay Cengiz Akçura geliverdi aklıma. Üstelik kendisi çocukken oturduğumuz mahalleden dostum çıktığı için bundan daha çok memnun kalmıştı. Eğer onun yetkisi ile bir izin nail olursa Dağlıca’ya kolaylıkla gidebilirim düşüncesi ile cüzdanımda sakladığım numarasını aramaya koyuldum. İzne ayrılmış ve babasının yanına Tataristan’a gitmişti Yarbay. Beni davet etmesiyle Türkiye’ye dönmeden apar topar Tataristan’a ulaştım. Beni neşeli bir ses tonuyla “Katesin aru musun?” diyerek karşıladı. Lisede aldığım Tatar Türkçesi eğitimimden arta kalan kırıntıyı unutmamışlığıma hem şaşırarak hem de kahkaha atarak “Aruman aruman” diye karşılık verdim. Böylece hal hatır da sormuş olduk. Öğle yemeği niyetine yediğimiz kemik suyu ile haşlanmış at eti ve mantının hası olan pelmeni mideme zenginlik yarattı adeta. Bütün gün Tataristan’ın her yerini gezdirdi bana eski dostum. Alabuga şehrindeki 11.yy’dan kalma tarihi kalıntılar Türkmenistan’daki Eski Merv şehrine özlem duyduruyordu. Ardından Kazan'a geçip Avrupa’nın en büyük camisi sayılabilecek, Rönesans Rus mimarisi ve Osmanlı İslam mimarisinin birleşimiyle oluşan, görsel şöleni yüksek Kul Şerif Cami’yi ziyaret ettikten sonra akşama doğru babasının yanına geçtik. 108 yaşındaki babası Yusuf Akçura’nın oğlu olup Kırım Tatar Sürgünü’ne bizzat tanık olmuş bir Tatar Türk’ü idi. Sürgünü gözü yaşlı anlatıyordu Giray Bey. 18 Mayıs 1944 günü Stalin’in emriyle 423.000 Kırım Tatar Türk’ü sayısı hayvan vagonlarına doldurularak yola çıkmış, 195.000 insanın kaybıyla yolu Özbekistan, Kazakistan ve Sibirya gibi bölgelerde azalarak bitirmişti. Açlık, susuzluk ve abdest ihtiyaçlarının giderilememesi sonucu kan zehirlenmesinden ölen 195.000 insanı hatırladıkça gözyaşı döken Giray Bey, Ey Güzel Kırım şarkısını söyleyerek böylesine dokunaklı bir gerçeğe noktasını koydu. Derin yasa ve hüzne boğulmanın ardından konuyu açtım. İçim daha fazla acı çekerken yeterince açıktım dostuma karşı. O da bir dakika bile düşünmeden telefon açtı birilerine. Ve artık Dağlıca’ya gidebilirdim. Özellikle Giray Bey ile vedam beni daha da hüzünlendirse de Kırım Tatar Sürgünü’nü Türkiye’de her 18 Mayıs’ta çevremdeki insanlara hatırlatacağıma ve Türkiye’de faaliyetini sürdüren Kırım Tatar Türkleri ile tanışıp destek olacağıma söz vererek yola çıktım.

Helikopterle Dağlıca’ya vardığımda beni karşılayan Kadir Çavuş oldu. İnsan az bir süre vakit geçirse de bir şeyler paylaştığı kişilere derinden özlem duyuyor. Koca bir kucaklaşmanın ardından genç çavuş çevredeki bölgeyi isimleriyle tanıtıyordu: “Oramar, Hisar, Gevena Kurki, Sikefte, Dolavatin... Buralar teröristlerin kamplarıydı, biz alırken çok şehit verdik. Her birinin ayrı hikayesi vardır.” diyordu uzaklara dalarak. Öyle acele ediyordum ki Onbaşı Özgür ile tanışmak için, olayları anlatmaya başlar diye sessizliğimi bozmuyordum. Anlamış olacaktı ki yürümeye başladı. Ayaklarım çavuştan aldığı komut ile onu takip ediyordu. Karakolun içine girince yaklaşık 20 asker selam durdu benim gibi yaşlı bir misafire. Kibarca asker selamına geçip çavuşa yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Çavuş durduğu an müthiş bir heyecanla kafamı kaldırdığımda ilk olarak rüyama Mete Han unvanıyla gelip askerlerine yemek isteyen o komutanı gördüm: Piyade Kurmay Yarbay İlker Çelikcan. Rüyamdaki o gülümseme yüzüne yerleşmişti komutanın. Hemen altında 15 asker: Çavuş Tolga Artuğ, Er Adnan Ergen, Er Uğur Yıldız, Er Resul Coşkun, Onbaşı Fatih Duru, Er Cihan Aksarı, Uzman Çavuş Tayfur Hançer, Uzman Çavuş Tuğrul Köseoğlu, Er Muharrem Öksüz, Astsubay Kıdemli Çavuş Cemre Salih Gözen, Üstçavuş Okan Taşan, Uzman Çavuş Harun Saltalı, Astsubay Çavuş Deniz Göçkün, Astsubay Mustafa Özdemir, Muhabere Uzman Onbaşı Özgür... Evet, evet işte bu o idi! Bulmuştum sonunda beni kurtaran askeri. Tıpkı rüyamdaki gibi hüzün dolu ve bir o kadar da anlamlı bakıyordu. Gülümsüyordum fakat o aynı tepkiyi vermiyordu. Bir gariplik vardı. Bir şeyler anlatmaya çalışan bu askerin gözlerinden kendimi alıp hemen aşağıdaki yazıyı gördüm: Muhabere Uzman Onbaşı Özgür Yatakdere. Demek söylerken sözünü kestiğim soyadı Yatakdere idi. Şaşkınlığım vücudumun her hücresini dondurmuştu adeta. Böylesine güzel bakan 16 askeri tek tek inceliyor ve Özgür’de duraksıyordum. İsimlerinin altındaki “6 Eylül 2015” tarihi beni silkeleyerek çavuşa yönelttirdi: “Ama bu nasıl olur hiç görmediğim bir komutan benim rüyama nasıl gelir? Daha 2 ay önce kurtardı beni Onbaşı Özgür, nasıl yıllar önce tarih atılmış olabilir fotoğrafının altına?”. Sel olmuş gözlerini silmeye çalışarak “Şehitler” dedi çavuş, “Şehitler ölmez!”.

Ayşegül Kılınç

Bu haber 981 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum