ÖTESİNİ GÖRMEK - Yazan: Hüseyin ALPASLAN

ÖTESİNİ GÖRMEK - Yazan: Hüseyin ALPASLAN
24 Ağustos 2020 - 20:45

ÖTESİNİ GÖRMEK
(HİKÂYE-KURGU)*
 
O, Neon ülkesinde yaşıyordu. Ancak kendini bildi bileli ülkenin dışındaki ötekilerini görebilmek istiyordu…
Hatta kitaplarda resmini gördüğü okyanusun, kafasını kaldırdığında gördüğü gökyüzünün ötesini görmek istiyordu. Yanardağın içinde milyonlarca yıl kıpır kıpır kaynayan lav gibi O'nun içinde kaynayan bir şeyler olduğunu, bütün ruhuna ve bedenine yaşattığı aşırı merak ve heyecanın etkisini bir türlü durduramıyordu…
Neon ülkesinin etrafı çok yüksek, siyah duvarlarla çevriliydi. Ülkenin tam ortasında yüksek bir tepede etrafı elektrikli teller ile çevrilmiş malikânede siyah adam yaşıyordu. Siyah adam beş yüz yıldır ülkeyi yönetiyordu. Malikâne, siyah giysili, silahlı, siyah muhafızlar tarafından korunuyordu…
Neon ülkesinde bütün evler, evlerde bulunan bütün eşyalar işyerleri, yollar, binalar siyah renkteydi. Ülke halkı sadece siyah giyinir, sorulduğunda en sevdikleri rengin siyah olduğunu söylerlerdi. Ülkedeki köpekler, kediler ve ineklerin hepsi siyahtı. Zaten başka renk bir inek görmek uğursuzluk sayılırdı…
Siyah adam ülkenin sahibiydi. Toprağı halka paylaştırarak 1/5 vergi karşılığında kiralamıştı. Ticaret yapanlar ile pazarcılar onun gösterdiği ve sahibi olduğu yerlerde 2/5 vergi karşılığında işlerini yaparlardı. Ayrıca herkes elde ettiği kazancın1/5'ini ülkenin tek tapınağına bağışlardı…
Siyah adamın malikânede kimlerle nasıl yaşadığını kimse bilmez ve soramazdı. Sadece, siyah adamın verdiklerine karşı minnet duyar onun ulvi şahsına karşı büyük bir hürmet ve aidiyet beslerlerdi…
Neon ülkesinde insanlar sabah aynı saatte kalkar, çalışır, yemek yer ve aynı saatlerde yatarlardı… perşembe günleri tatil yapar, çarşı ve pazarda alışveriş yaparlardı… Özgürce gezdikleri bu günlerde hırsızlık yapanlar, bağırarak konuşanlar, ıslık çalanlar, kavga edenler, şüphe çekecek şekilde aralarında fısıldayarak konuşanlar, kavga edenler siyah adamın çarşı muhafızları tarafından yakalanarak ülkenin en doğusunda bulunan siyah zindana götürülürdü. Bugüne kadar Siyah zindana götürülenlerden geri geleni gören olmamıştı…
Siyah adam, Neon halkına, yılda iki defa tapınağı ziyaret etme ve şenlik yapma hakkı bahşetmişti…
Neon halkı, yılda iki defa yapılan şenliklerde siyah adama şükrederler ve ona ruhani güçler yüklerlerdi…
Tapınağı dilediğince ziyaret etmek sadece tapınak koruyucuları ile siyah adama tanınan bir imtiyazdı. Sadece onlar her gün tapınağa giderek tanrıların cömertliğinden yararlanabilirdi. Tanrıların isteği de böyleydi. Siyahlar içinde tanrıların rızasını kazanmak isteyen halk ise yılda iki defa istekte bulunabilecek onur ve şerefe sahipti…
O, perşembe günleri ülkenin uç noktalarına gider, duvarlara yaklaşarak onları incelerdi. Bu duvarların arkasını merak eder, dışarı çıkabilme tutkusu içini kemirirdi…
O, yıllardır perşembe günleri ülkeyi boydan boya dolaşmış duvarlarda hiçbir çıkış izi ve emare görememişti…
O, içini kemiren meraktan, tarif edemediği anlamsız duygularından, arzularının pençesinden kurtulamıyor, bir çıkış yolu olmalı diyerek sürekli düşünüyordu…
O, ruhunun çok sıkıştığı, kalbinin ince ince titrediği, düşüncelerinin muğlaklaştığı bir günün sonunda yemek yerken siyah adamı düşündü… Siyah adam biliyordur o zaman siyah adama gitmeli ona sormalıyım dedi.
O, bir perşembe günü malikânenin önündeydi…
Siyah adamın muhafızları onun çevresini sardılar ve ne istediğini sordular…
Siyah adamla görüşmek istediğini önemli bir şey soracağını söyledi… Orta yaşın üzerinde, sıska, ince bacaklı, siyah saçlı, siyah gözlü, saf görünüşlü bu adama muhafızlar gülmüş ve baş muhafıza haber vermişlerdi. O sırada baş muhafız Siyah adamın yanındaydı, görüşme isteğini öğrenen Siyah adam bir neonlunun kendisiyle görüşme cesaretinden etkilenerek Onu yanına getirtti.
Siyah adam malikânenin siyah güllerle dolu bahçesinde, siyah çınar ağacının altında siyah bir tahtın üzerinde oturuyordu. Beş yüz yıl yaşamış, ancak daha bir beş yüz yıl yaşarım hissiyatını uyandırır bir hali vardı…
O, siyah adama kendini bildiğinden beri Neon ülkesinin dışına çıkmak istediğini, bunun ancak velinimetinin, kutsal, ulvi, tanrıların sevgilisi olan Siyah adamın sayesinde olabileceğini söyledi ve kendisine yardım etmesini yalvararak istedi…
Siyah adam, adeta Neonun topraklarını sallarcasına "Bu ne cüret" diyerek kükredi. Hiddetinin arkasından öyle bir gülmeye başladı ki gülmesi bittiğinde neredeyse hava kararacaktı…
Siyah adam, "Ben Neonun dışına çıkmadım. Beş yüz yıldır buradayım. Tanrılara sordum Neondan başka evrenin hiçbir yerinde yaşam olmadığını, Neondan çıkanın gazaba uğrayacağını söylediler bana, sen ne cesaretle bana ve tanrılara karşı böyle bir istekte bulunursun" dediğinde tekrar sinirlendiği gözlerinden siyah alevler çıktığı görülüyordu...
O' pabucun pahalı olduğunu, büyük bir hata ettiğini anlayarak Siyah adama yalvarmaya başladı… Topraklardan kazandığı gelirin tamamını kendisine vermeyi kabul ediyor ve af diliyordu… Siyah adam yüksek merhamet göstererek affettiğini söyledi…
Siyah adamın baş muhafızı ve adamları bu affı abartarak, bir ay boyunca neon ülkesinin her yerinde halka Siyah adamım merhametini, bağışlayıcılığını ve kutsiyetini anlattılar ve anlattırdılar. Halk bir kez daha Siyah adama minnet ve şükranlarını bildirerek ona mallarından hediyeler sundular, şiirler, şarkılar bestelediler. Siyah adam ve halk gözyaşları içinde sevgi dolu bu şarkıları söylediler.
O, kimsenin geri dönmediği kara zindana atılmaktan kurtulmanın etkisi ile bir hafta duygu karmaşıklığı yaşasa da ötesini görmek arzusu hala bedenini yakıp kavuruyordu…
Siyah adam malikânesinin güney batısında kalan, güneşten en iyi yararlanacak, hafif yüksek siyah toprağın olduğu, arkasından siyah nehrin geçtiği tepeye; azametinin ve yüceliğinin göstergesi olan büyük bir kule yaptırmıştı. Kulenin üstündeki devasa siyah cam güneş ışığında yansır ve ülkenin üzerinde ki siyah gölge melankolik bir hava meydana getirirdi.
 Kara sevda yazgısı Neon ülkesi halkının milli ve manevi duygularının bir alametiydi…
O, bir perşembe günü muhafızları atlatıp kulenin en üstüne çıkmıştı. Ancak yine gökyüzünden ve kuleden çok yüksek siyah duvarlardan başka bir şey görememiş, umutsuzluk ve hüzün hali tüm bedenini sarmış şekilde saatlerce ağlamıştı…
Mahallesine döndüğünde etrafına baktı. İnsanların bir şey merak etmediğini, niçin tüm kazançlarını vergi olarak verdiklerini akıllarına bile getirmediklerini, çocuklarının gelecekte de aynı yaşamı yaşayacaklarını bildikleri halde geleceği düşünmediklerini, siyah adamdan aldıkları izin doğrultusunda yaptıkları çocuklarla mutlu olduklarını, senede iki defa yaptıkları tapınak ziyareti ve şenlikler için Siyah adama minnet duyduklarını ve bu minnetle siyah adamı övgü dolu konuşmalar yaptıklarını duyuyordu…
Yine bir perşembe günüydü…
O, pazarda dolaşıyordu. Karalahana tezgâhının arkasında kambur, kısa boylu, şeytani yüzlü, küçük kafalı, siyah havuç burunlu, sırıtınca dişlerindeki eksiklikler görülen adam dikkatini çekmişti. Adam siyah elbisesinin başlığını küçük kafasına geçirmiş etrafı dikkatle inceliyordu.
Kambur adam biraz sonra O'na bakarak başparmağı ile kendisini, daha sonra elinin dört parmağı ile ileri geri hareket ettirerek O'nu işaret etmişti. Kendisini takip etmesini istediğini anlamış ancak yine de sağına soluna ve arkasına bakarak yanlış anlamak istememişti…
O, kısa bir tereddütten sonra Kambur adamı takip etmeye başladı. Kambur adam görünüşündeki hantal ve mıymıntı yapısından beklenmeyen bir hızla kalabalıktan uzaklaşarak Katedral benzeri iki yüksek tarihi binanın dar sokağına girdi. O, Kambur adamı hızla takip ederek kimsenin olmadığı dar sokakta sola doğru giden yola yönlendi. Kaybettiğini düşünerek durup soluklandığında bir el omzuna dokundu. O, aniden döndüğünde şeytani ve çirkin yüzle karşı karşıya gelmişti. O anda İçinde bir ürperti ile midesinde bir bulanma hissetmişti. Halini belli etmeden sakin kalmaya ve endişesini belli etmemeye çalıştı.
Kambur adam, hiç konuşmadan büyüyen gözlerle şeytani ve dikkatli bir şekilde etrafı kontrol ettikten sonra elbisesinin içinden çıkardığı orta büyüklükte siyah bez bir torbayı O'na vererek hızla oradan uzaklaştı…
O, nefesini topladı, olanlara mana vermeye çalıştı. Bez torbayı elbisesinin içine saklayarak hızla evine doğru gitti. Tek odalı, tabanı siyah marley kaplı, duvarları siyah boya ve mutfak tezgâhı siyah fayanslı evinin siyah masasının üzerine bez torbanın içerisinde bulunan sekize katlanmış kalın kâğıt parçasını açarak yaydı.
O, etrafı ve komşuları kontrol etti. Bugün perşembe komşuların birçoğu çarşı pazardan sonra güneyde bulunan siyah nehrin kenarına oturmaya gitmiştir diyerek perdelerini kapattı…
Harita, Neon ülkesinin haritasıydı kenarında ayrıca bir sarnıç haritası vardı… İçerisinde su bulunmayan çok eski ve kullanılmayan bu sarnıç Malikâneye beş yüz metre, kuzeyin siyah duvarına yaklaşık 980 metre mesafede bulunuyordu. Ana harita üzerinde Sarnıç işaretlenmiş ve mesafeler gösterilmişti. Sarnıç haritasında ise; Sarnıç'ın içerisinde derine doğru 60 metre mesafede kuzeye bakan duvarda dört adet üzerinde siyah lale simgesi olan taş ve bu taşların ardında 996 metre tünel ve siyah duvarın altındaki kapı ve çıkışı gösteren oklar ve işaretler mevcuttu…
O' saatlerce haritayı ayrıntılı şekilde inceledi ve her şeyi en ince noktasına kadar kafasına kazıdıktan sonra ateşe attı…
Bir hafta boyunca düşündü ve neondan kaçma planlarını hazırladı. Kaçış günü olan perşembe sabahı günün ışıkları ile yanında ihtiyacı olan malzemeler ile halat, kanca, tornavida, metre, el matkabı, manivela el feneri, pusula, çapa, keski gibi malzemeleri alarak evden çıktı.
Sarnıç ile evinin arası dört km kadar mesafedeydi. Sarnıcın olduğu yere vardığında yüksek otların arkasına yatarak etrafı gözetledi, kimse yoktu. Sessizce sarnıca yaklaştı ve sarnıcın üzerinde bulunan büyük taşa kancasını takarak beline bağladığı halat ile aşağıya doğru kendisin sarkıttı. İki duvara ayaklarını vurarak aşağı inmeye başladı. Mesafesini tahmin edemediğinden el feneri yardımıyla ve kuzeyi gösteren pusulasıyla duvarı kontrol ederek aşağıya doğru indi. Biraz sonra karanlıkta siyah laleleri fark etti ve sevindi.
Harita doğruymuş dedi içinden. Taşlara eliyle dokundu aralarındaki sızıntıyı fark etti. Keski demiriyle aralarını açmaya başladığında taşların zorlanmadan yerinden çıktığını gördü. Taşları tek tek çıkartarak aşağıya atmaya başladı. Aşağıdan uzun bir süre ses gelmediğinde sarnıcın derinliğine inanamadı. Taşları açtığı yerde tünel görünmüştü. Tünele girdiğinde dizlerinin üzerinde ilerlemeye başladı. Bazen ördek yürüyüşü halini alıyor bazen de sürünmek zorunda kalıyordu…
Haritaya göre yaklaşık bir kilometre olması gereken mesafeyi el fenerinin yardımıyla önünü görerek bitirdiğinde; paslı, yosun tutmuş büyük asma kilidi bulunan kapıya ulaştı…
O, hafifçe doğrularak etrafına baktı. Hiçbir iz, dikkat çeken bir şey göremedi. Paslı demir kapıyı ve kilidini yanında getirdiği aletlerin yardımıyla açtı.
Dışarıya adımını attığında alışık olmadığı derecede bir ışık gözlerini kamaştırdı. Bir müddet sonra gözlerini ışığa alıştırıp kısarak ileriye doğru baktı. Beyaz binaları, evleri, yolları gördüğünde bu rengi daha önce sadece bulutlarda gördüğünü anımsadı.
O, hayretle bakarak binaların olduğu yere doğru gittiğinde orada renkli giyinmiş insanlarla, her çeşit renkte hayvanları gördüğünde şaşkınlık içerisinde kaldı…
İnsanlar O'na Neon ülkesine hoş geldin dediler. O bu söze itiraz ederek "hayır, Neon benim geldiğim ülkenin adı" dedi. O'na gülerek burası ışık ve beyazın ülkesi neon bunu böyle bil ve kabullen dediler…
O, insanlara geldiği ülkesini anlattı. Işığın ülkesinin insanları da ona ülkelerini şöyle anlattılar; "Bizim ülkemizde siyah adam yok, hepimiz eşitiz hem çalışır hem dinlenir hem eğleniriz, çok okuruz, ülkemizi biliriz. İstediğimizle evlenir, vergi vermeyiz. Kazancımızın bir kısmını neon sandığında biriktirir ülkemizin ihtiyaçlarına kullanırız."
O, inanamayacağı birçok şeyler duyuyor ve görüyordu…
O, bu ülkede kendi ülkeleri gibi siyah adam olmadan nasıl beslenebildiklerine, toprağı nasıl paylaşabildiklerine, Siyah adam gibi kanunlar kurallar koymadan nasıl kavgasız gürültüsüz, çalmadan, suç işlemeden, özgürce diledikleri gibi mutlu yaşadıklarına inanamıyordu. Hele burada tapınak olmadığını duyunca iyice şaşırmış renkli meyveleri ve yiyecekleri tanrıların bu ülkeye nasıl bahşettiğine hayret etmişti…
O, bundan ötesi bir ülkeyi görebileceğini düşünmüyor ve burada kalmak istiyordu. Bu isteğini Neon halkı memnuniyetle kabul etti.
O, gökyüzünü ve ötesini merak etmeye başladı. Neon ülkesi halkının istekli yardımlarıyla neon sandığında toplanan parayla bir gözlemevi yapılarak içerisine teleskop, usturlap ve diğer ölçüm aletleri alındı…
O, Gözlemevinde ömrünün sonuna kadar gökyüzünü ve ötesinin sırlarını çözmekle uğraştı…
Yanardağın milyonlarca yıl sabırla kaynayan lavları dışarıya fışkırmış, ancak onun ölümü ile neon sönen bir volkan halini almıştı…
Uyuyan volkanlar milyonlarca yıl geçtikten sonra kıpırdamaya, kaynamaya başlar mı? Neon ülkesinin ötesinde bulunan sırları çözer mi? Bilinmez…
                                              
Hüseyin ALPASLAN
Tarihçi-Yaza
r
 
*Her türlü hakkı bana ait olan “Ötesini görmek” isimli hikâye tamamen kurgudur. Gerçek ülke, kişi ve olaylarla ilgisi yoktur.
 
 
 
 
 
 
 

Bu haber 3307 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Murat ERDOĞAN
    1 ay önce
    Hüseyin Hocam..konunun gerçek kişi ve olaylarla ilgisi olup olmaması onemlı değil... onemli olan insanoglunun özgürluğe inanması... mutlu bir yaşam sürmek istemesi hayatı sorgulaması..degil mi ki.. slm..
  • Alpaslan
    1 ay önce
    Aynı duygu ile sözlerine katılıyorum. Selamlarımla
Günün Başlıkları