Osmanlı'nın istatistik meselesi - Hakan Erdem

Osmanlı'nın istatistik meselesi - Hakan Erdem
09 Ekim 2020 - 19:37

Osmanlı sanayii ve sanayileşmesi gibi bir konuyu, özellikle nicelik boyutunu da işin içine katarak çalışabilmek için istatistik verilerinin ne kadar elzem olduğunu fakat eldeki verilerin çok fasılalı, kapsamlarının sınırlı ve daha da önemlisi, güvenilirliklerinin şüpheli olduğunu söylüyordum. Her açıdan önemli olmasına rağmen Osmanlı devletinin 1897 yılına ait ilk genel istatistik yıllığı da böyle bir kaynaktır. Yıllığı hazırlayan Ticaret ve Nafia Nezareti İstatistik Umumî İdaresi’nin de durumun farkında olduğu anlaşılıyor. Hazırlayanlar, II. Abdülhamid döneminin ilerlemeci ve kalkınmacı iktisadî zihniyetini yansıtır bir şekilde, “bunca mehâsin-i asrıyye-i hazret-i şehinşahîye ilaveten” bir de genel istatistik mecmuasının düzenlendiğini ve şimdilik eksiklikleri olsa da, vilayetlerden daha iyi istatistikler gönderilmesiyle ileride daha mükemmel bir hâle geleceğini söylüyorlar. Maalesef, bu konuda bir ikinci girişim olmamıştır.

İşte, bu 1897 yıllığında sanayi ile ilgili veriler çok sınırlıdır. En büyük sorun, devletin sahip olduğu fabrikaların hiçbirinin yıllıkta gösterilmemesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda en büyük ve en çok işçi çalıştıran, en fazla beygir gücüne sahip fabrikaların devlete ait olduğu ve ayrıca bu fabrikaların sadece İstanbul’da bulunmadığı ve Bursa, İzmit, İslimye, Samako, Kayseri gibi değişik yerlerde yayılım gösterdikleri dikkate alınınca bu “atlama”nın ne kadar önemli olduğu kendiliğinden anlaşılır. Kamuya ait sanayi tesisleriyle ilgili bilgilerin neden yıllığa girmediği hususunda herhangi bir açıklama yoktur. Osmanlı’da ölçü itibarıyla çok daha küçük olan özel sektöre ait fabrikaların başkent İstanbul’da yoğunlaştığı düşünülürse, yıllıkta İstanbul’un hariç tutulması da daha az önemli bir eksiklik değildir. Bu konuda da bir açıklama bulunmuyor ve doğrusu ben de bu çok önemli iki eksikliğin sebebi konusunda herhangi bir varsayımda bulunmak istemiyorum.

Dolayısıyla, 1897 yıllığında sanayiinin durumuyla ilgili olarak verilen en kapsamlı tabloyu bu iki eksikliği hatırda tutarak yorumlamak durumundayız. Bu tabloda değirmen ve un fabrikalarının buharla çalışıp çalışmadığından başka bir de ipekli dokuma ve pamuk fabrikaları ile “ispirto ve sair fabrikalar” hakkında bilgi var. Bu sonuncu kategorinin de çok sorunlu olduğunu bilmem ki vurgulamaya gerek var mı? “İspirto” kelimesinden sadece bugün kullanıldığı şekli değil daha geniş, alkol ve alkollü içecekleri anlasak bile bu sanayi dalı bu kadar önemli miydi ki geriye kalan her şeye, mesela, dericilik, gıda, toprak ürünleri, cam ve metal eşya sanayiine “ve sair” denerek geçiliyordu? Tablonun hangi kıstaslar gözetilerek ve ne tür bilgiler aranarak oluşturulduğunu bilmediğimiz sürece bir şeyler söylemek güç görünüyor.

1840’lardan itibaren Bursa’da buharlı fabrikalarda ipekli dokumacılık yapılmasına yani diğer kaynaklardan aksini bilmemize rağmen bu tabloda Hüdavendigâr vilâyetindeki ipekli ve pamuklu tekstil fabrikalarının sayısı sıfır görünüyor. Sadece 10 adet “ispirto ve sair” kategorisinde fabrika olduğu bilgisi var. Ayrıca, Hüdavendigâr gibi büyük bir vilayette buharla çalışan 8 ve eski usulle çalışan sadece 35 değirmen görünmesi de bir tuhaflık arz ediyor. Her açıdan Hüdavendigâr ile karşılaştırılabilecek bir vilâyet olan Aydın’da 25’i buharla 1383’ü buharsız çalışan 1408 değirmen ve un fabrikası, 30 pamuk fabrikası ve 68 adet de “ispirto ve sair” fabrikalar bulunuyormuş. Öte yandan, imparatorluğun en gelişmiş yörelerinden olan, Osmanlı işçi hareketinin güçlü olduğu Selanik’te ise, yine aynı tabloya göre buharlı değirmen ve un fabrikası sayısı sıfır görünüyor. Sadece 2 tane ipekli dokuma, 3 tane pamuk ve 18 tane de “ispirto ve sair” fabrikası varmış. Buharsız değirmenlerin sayısı ise 1385 imiş. Selanik’e komşu olan Manastır’da ise 9 adet buharla çalışan un fabrikası bulunuyor. Tablo, bütün imparatorluk sathında 23 ipekli dokuma, 41 pamuk ve 234 “ispirto ve sair” kategorisinde fabrika olduğunu kaydetmiş, 197 adet de buharlı un fabrikası ve değirmen görünüyor. Ayrıca, sadece un sektöründe çevirici gücün buhar olup olmadığı bilgisi aranmış, diğer sanayi kolları için bu veri bulunmuyor, bir ihtimalle hepsinin buharlı olduğu gerekçesiyle ayrıca kaydedilmemişler. Sanırım daha fazla irdelemeye gerek yok; bu tablonun bize 1897 yılındaki Osmanlı sanayiinin anlamlı ve gerçeğe yakın bir resmini sunduğu kesinlikle ileri sürülemez. Meselenin, gerçekte ne olup olmadığından ziyade bir veri toplama ve sunma meselesi olduğu anlaşılıyor.

Aynı yıllıkta, çok daha düzenli olarak tutulan dış ticaret istatistiklerinden de bir örnek bulunuyor. Tevfik Güran’ın, yıllığın tarihi olan 1897’ye değil de 1894 yılına ait olduğunu kaydettiği ve “Memâlik-i Mahrûse-i Şâhâne ile memalik-i ecnebiyye arasında vukubulan ithalat ve ihracatın nevi ve kıymeti” adlı bu tablo Osmanlı ülkesi ile yabancı ülkeler arasındaki bir yıllık ticaret hakkındadır. Muhakkak ki dış ticaret verileri ile sanayi arasında birebir bir bağlantı kurmak güçtür. İthalatı yapılan bir eşya dâhilde de üretilebilir veya dâhilde üretilen bir eşyanın hiç ihracatı olmayabilir… Yine de böyle bir tabloya bakmak bir ülkenin dış ticaretinde ham madde ve mamul eşya oranlarını yansıtması bakımından sanayii hakkında da dolaylı bir fikir verebilir.

Bu tablodan, Osmanlı İmparatorluğu’nun hammadde ihraç edip mamul madde ithal ettiği kolayca söylenebilir. Yalnız, bu genellemenin altının doldurulması ve bu durumun imparatorlukta sanayinin mutlak yokluğu anlamına gelmediğinin vurgulanması gerekiyor. Evvela, Osmanlı’nın sadece mamul eşya değil, incir ve üzüm gibi kendisinin tipik ihraç ürünleri de dâhil olmak üzere hemen her kalemde çeşitli tarım ürünleri ve hammaddeler ithal ettiğini ve ihracatının içinde cüzi de olsa mamul eşya olduğunu göz önünde tutmak durumundayız. Mesela, o yıl, “alaca ve kumaş” kategorisinde hem 6.758.611 kuruşluk ithalat hem de 1.905.849 kuruşluk ihracat yapılmış. Amerikan bezinde ise hiç ihracat yok ve 139.416.236 kuruşluk büyük bir ithalat var. Aynı şekilde, sığır ve manda derisinde 31.162.845 kuruşluk ithalat ve 738.653 kuruşluk ihracat var. Koyun derisindeyse oranlar tersine dönüyor, 540.487 kuruşluk ithalata karşı 34.744.030 kuruşluk ihracat görünüyor. 31.523.583 kuruşluk çuha ithalatına karşı ihracatın sıfır olduğu bilgisi, eğer aksi yönde bir bilgimiz olmasaydı, Osmanlıda hiç çuha sanayii olmadığı sonucuna bizi götürebilirdi…

Öte yandan, çelik ve makine gibi kalemlerde de hem ithalat hem de ihracat var. Mesela, 8.909.722 kuruşluk makine ithalatına karşı 45.958 kuruşluk makine ihracatı görünüyor. Bu durumu nasıl yorumlamalıyız acaba? Osmanlı ülkesine hariçten getirilen makineler üçüncü bir ülkeye mi gönderiliyordu yoksa bunlar Osmanlı dâhilinde imal edilen veya en azından montajı yapılan makineler miydi? Çok değil, 15 yıl kadar sonra, Sanayi İstatistiki bizlere İzmir’deki bazı fabrikaların, İstanbul’dakilerin aksine, “buhar makinesi, dâhili ihtiraklı (içten yanmalı) motorlar, dakik (un), sabun, yağ, helva, makaronya (makarna) fabrikaları tesisatı” yapabildiğini söylediğine göre bu son ihtimal de dikkate alınmalıdır.

1329, 1331 [1913-1915] Seneleri Sanayi İstatistiki” başlıklı resmî yayın 1897 yıllığına göre araştırmacılarca çok daha iyi tanınmakta ve o oranda da sık kullanılmaktadır. Peşinen belirtmek gerekir ki, Ticaret ve Ziraat Nezaretinin görevlendirdiği Fuat Bey ve Monsieur Durant adlı iki sanayi müfettişi tarafından sanayi tesisleri yerinde görülerek yani bir sayım neticesinde hazırlandığı için bu istatistik kaynağı çok daha güvenilirdir ama onun da kendi çok büyük sorunları vardır. Bunların en hafifi, istatistiğin hazırlanmasına, imparatorluğun Balkan Savaşlarından büyük toprak kaybı ve yenilgiyle çıktığı bir zamanda girişilmesiydi. Dolayısıyla, Selanik gibi gelişmiş ama o esnada kaybedilmiş bir yöre bir yana dursun, bu istatistikte Edirne ve diğer Trakya şehirleri hakkında bile bilgi yoktur. Aynı şekilde, hazırlayanlar çalışmalarını 1915 yılını kapsayacak şekilde genişlettiklerinde bu kez de Birinci Dünya Savaşı’nın çıkardığı engellere takıldılar. Mesela, Suriye kentleri ve “mutasarrıfiye” diye bilinen kendine özgü bir yönetim şekline sahip olan Lübnan, bu istatistik çalışmasının kapsamına alınamamıştır.

Aslında, soruyu “Nereleri alınabilmişti ki?” şeklinde yeniden sormak daha faydalı olabilir. Bu hususta da yayının kapağını okusak kifayet eder:

“İstanbul vilâyetiyle İzmir, Manisa, Bursa, İzmit, Karamürsel, Bandırma, Uşak şehirlerinde bulunan sanayi müesseselerinin bizzat mahallinde icra olunan tetkikat üzerine ahvâl-i umumiyesini, tesisat [fabrikalar], müstahdemin ve [çalışanlar] ve istihsalâtını [üretimini] ve işbu istihsâlatın Ticaret-i Hariciye İstatistiki ile mukayesesini muhtevidir.”

Görüldüğü gibi bu meşhur istatistik, sadece İstanbul vilâyetiyle Batı Anadolu’daki 7 kentte bulunan sanayi ile ilgili olup, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün topraklarını kapsamadığı gibi Anadolu’nun, hatta Batı Anadolu’nun bile hepsini kapsamamaktaydı. Başka bir deyişle bu istatistiğin dayandığı sayım çok dar bir alan için, üstelik savaş koşullarından dolayı bazı fabrikaların kapandığı ve bazılarının da makinelerine veya kendilerine askerî ihtiyaçlar dolayısıyla el konulduğu bir zamanda yapılmıştı.

Hazırlayanlar tabii ki yapabildikleri sanayi sayımının Osmanlı ülkesinin ancak çok küçük bir kısmı için veri sunduğunun farkındaydılar. Buna rağmen en önemli sanayi merkezlerinin sayım bölgesinde yani İstanbul, Bursa, İzmir civarında toplandığı gerekçesiyle çalışmalarının “bütün memalik-i Osmaniye’nin sanayii hakkında fikir verebilecek mahiyette” olduğu kanaatindeydiler. Bu düşüncelerini de “Belli başlı diğer şehirlerde yalnız birkaç dakik, debagat fabrikalarıyla Adana ve Tarsus’ta dört pamuk filatür fabrikaları mevcuttur. Anadolu’da mahall-i sairede şayan-ı ehemmiyet müessesat-ı sanayi bulunmuyor” diyerek ifade etmişlerdi.

1913- 1915 yılı sanayi istatistikinin kapsadığı bölgenin Osmanlı sanayiinin yoğunlaştığı en önemli bölge olduğunda herhangi bir şüphe yoktur. Yalnız, bütün imparatorluk sanayiinin bu bölgede bulunmadığı da eş derecede şüphesizdir. Bazı sanayi dallarında bu sayım bölgesinin dışında da ciddî sanayi bulunmaktaydı. Mesela, istatistiğin kendisine göre, sayım bölgesindeki pamuk ipliği fabrikalarında toplam iğ sayısı 29.850’ydi. Sayıma girmeyen Adana ve Tarsus’taki 4 fabrikanın iğ sayısı da 28.000 olarak bu rakama çok yakındır. Un fabrikaları ve değirmenlerindeyse, sayım dışındaki bölgede bulunan buharlı değirmenlerin, öyle “birkaç” adet olmadığını ve sayımı yapılan şehirlere göre çok daha fazla olduğunu 1897 yıllığına bakarak söyleyebilmemiz çok ihtimal dâhilinde görünüyor. Şöyle ki o istatistikte, İstanbul hariç olmak üzere toplam 197 buharlı un fabrikası ve değirmen gösterilmişti, Sanayi İstatistiki ise 14’ü İstanbul’da olmak üzere 8 Batı Anadolu şehrinde sadece 33 un fabrikası ve değirmen saymıştır.

Sanayi İstatistiki’nin sorunları sadece kapsadığı coğrafî alanın darlığından ibaret değildir. Bir de, sayım alanı dâhilinde olmasına rağmen mesela madenî eşya sanayii gibi çeşitli nedenlerle yazılamayan sanayi kolları ve tabii ki her şeyden önce, sayım için veri toplamanın yarattığı güçlükler vardı. Sayımı yapan müfettişler, ya muharrik gücü olan ve 10’dan fazla işçi çalıştıran veya muharrik gücü olmamasına rağmen 20’den fazla işçi çalıştıran üretim yerlerinin peşindeydi. Buna göre bir elektrik motoru kullanan ve 9 kişinin çalıştığı bir atölye sayılmayıp 20 kişinin el emeğiyle dönen bir şekerci dükkânı sanayiden sayılabilirdi… İstatistik de galiba böyle bir şey, konulan kıstaslara göre hem içeride tutmayı hem de dışarıda bırakmayı getiriyor. Neyse, sayımda, sanayi kuruluşunun adı, sahibi, kuruluş tarihi, sermayesi, Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanıp yararlanmadığı, kazanlarının sayısı, muharrik gücünün cinsi, makinelerin satın alındığı yerler, çalışanlarına ait bilgiler, 15 yaşın altındaki çocuk işçi sayısı, ücretler, kullanılan hammaddenin ve üretimin miktarı, değeri, geldiği ve gönderildiği yerler gibi çok çeşitli sorular sorulmuştu. Bunların da üreticilerde ne amaçla sorulduğuna dair kuşkular uyandırması doğaldı.

Dolayısıyla, sayımı yapanlar, bazı sanayicilerin bilgi saklamasıyla ve direnciyle karşılaştılar. Mesela, alkollü içkiler, bira ve gazoz sanayiinin gıda sanayii içinde aynı kalemde sayılmasını planlamışlardı. Düyûn-ı Umumiye’ye verdiği vergiden dolayı boyutlarını bildikleri ve savaş sırasında iyice geliştiğini söyledikleri (İstanbul’da 1914’te 83 kuruluş vardı) içki sanayiinde üreticilerin “ahvâli hususîyeleri”, muntazam kayıtlarının olmayışı ve “gösterdikleri nisbetsiz adem-i emniyet (güven yokluğu)” dolayısıyla ve gazozu da önemsiz bularak sadece bira sanayiinde sayım yapabilmişlerdi. Aslında sanayi kuruluşlarının kayıt tutma (veya tutmama) alışkanlıkları, iş yeri sahipleri yardımcı olmak istediğinde bile sorun çıkarabiliyordu. Kuruluşların ancak üçte birlik bir kısmının düzenli kayıtları vardı. Pek çok patron, sadece bir cep defteri taşıyor ve oraya harcadığı ve aldığı parayı kaydetmekle yetiniyordu. Fuad Bey ve Monsieur Durant’ın, 100’e yakın işçi çalıştıran bir fabrikada işçi hesaplarının kurşun kalemle duvar üzerinde tutulduğunu görünce yine de sevindiklerini varsayabiliriz.

Kaynak: https://www.karar.com/yazarlar/hakan-erdem
 


Bu haber 916 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum