Osmanlı'daki sürgün ve kalebentlik? - Ferit Erden BORAY

Osmanlı'daki sürgün ve kalebentlik? - Ferit Erden BORAY
22 Kasım 2020 - 17:41

Değerli hemşerim, kardeşim Prof. Dr. İlber Ortaylı:

"Koca bir kavmin binlerce kilometreyi üç asır içinde geçtiğini düşünün. Bu dünyayı değiştirmez de ne yapar? İşte Türkler dünyayı da böyle değiştirdi. Bizim ise hayali bir tarih ve kahramanlar üretmeye değil, yalnızca doğruları araştırıp öğrenmeye ihtiyacımız vardır." diyordu.

Ne yazıktır ki en azından yakın tarihimizde son Osmanlı-Türk İmparatorluk devleti vardı ve onlar devletin memurin kadrolarını yönetmek için muhtelif yöntemler de uygulamaktaydılar. Biz ise sadece Devlet yapısının detaylarını bilmeden, devletin tepesindeki sultanları kötüleyerek, dışlamayı tercih sandık.

O zaman gelin kendimize soralım, bu adı geçen sürgün ve kalebentlik (Farsça kal'a-bend) ne demektir sorusunun cevabını öğrenmek yerine sadece bugünün mantığıyla sürgün etmek, zindanlara hapis etmek olarak öğretilmişti. Oysa bu tamamen yanlış bilgidir.

Bunun Cumhuriyet dönemindeki Devlet kadrolarının yönetimindeki adına Şark hizmeti denildiğini biliyor musunuz? Evet, Orduda, Emniyette, Adalet ve Eğitimde ilk görev alan memurların ilk tayinleri ülkedeki doğu şehirlerine, kasabalarına yapılır ve buna da coğrafi anlamıyla sarf denilir.

Osmanlı ceza hukukunda nefy olarak yazılan bu sürgün cezası iki boyutludur. 1-Yoksulluktan, eşkıyalığa davet yönetimine itiraza karşı suçlar alanlar bulundukları yerlerden başka yerlere gönderilmesi. 2-Devlet memuriyetinde hizmet vermek için okullardan memnun olanların deneyim ve tecrübe edinmekle ilgili doğu şehir ve kasabalarına tayin özet olarak nefy yani sürgün edilirlerdi.

Bu tayinlerin Osmanlı topraklarındaki en uzak bölgeler olan Fizan, Yemen, Kıbrıs, Rodos, Midilli gibi olup, hapis cezasını çekeceklerin ise Sinop'a nakledilmeleri şekliydi.

İlk kez Osmanlı'da görünüşte ağır gibi olan ve cezaların hafifletilmesi için Sultan III. Selim Han, Devlet memurlarının sürgün cezalarını bu kez kalebent olarak çekmesine karar verdirmiş. Bunun ötesinde sürgün cezasını sıkça kullanan sultanlardan II. Mahmut olduğunu öğreniyoruz.

Şimdi açıklayalım; örneğin sürgün ve kalebentlik ceza ya da tayinlerine bağlı neler gündeme gelmezdi ki. III. Selim ve II. Mahmut  (1789-1807)-(1808-1839) dönemlerinde 678 isimli defter kayıtları içinde tek tek isimleriyle ve süreleriyle yazılmıştır.

Örneğin; Devlet memurlarının şimdiki adıyla Şark denilen uzak kentlere sürgün olarak tayinlerinde bu sırada onların aslında Devlet hizmetine devam ederdi. Bu kalebentlik tayini ya da sürgün cezasını alanlar arasında ünlü Ahmet Mithat Efendi de vardır.

Elbette ki Osmanlı döneminde yalnızca Türkler değil, İmparatorluk vatandaşı azınlık halklar da olurdu.

Zaten sürgün cezalıları ve bilhassa Kalenderlik için Müslim-Gayrimüslim hiç alınmazdı. Örneğin; Galata kadısı üstelik Barazeyn fittisi (sarayın belgeli müfettişi) Keçecizade Mehmet İzzet Beyin de İslâm'ın beynine tefrika tefrika ilkasından (masal hikâye uydurmaları) Kıbrıs'a nefy edilmişti.     

Aslına bakılırsa önceki yıllar basit bir sürgün gibi anlaşılan nefy cezasının 19. yy. ikinci yarısından itibaren çok daha ciddi ve insani bir şekilde olumlu görev nakillerine döndüğünü görmekteyiz.

Örneğin, devletin en üst noktasında, Padişahın tek başına aldığı ceza olarak bilinirken, bu kere Sultan II. Abdülhamit Han döneminde (1876-1908) sürgün cezasının daha çok, devlet memurları ise suçu ya da hataları ne olursa olsun, hapis etmek değil bugünkü tanımıyla Şark şehrinde, adalarda devlet görevi olan kalebentlik göreviyle yollanılmasına dikkat edilmiş, Devlet arşivlerine baktığımızda ise Abdülhamit'in genellikle idam cezaları sevmediğini, bir türlü kısmi af gibi kalebentlik tayinine döndürdüğü çok oldu. Örneğin, bunlardan birisi de Namık Kemal'in sürgüne yollanıp, zindanlarda hapis edildiği hep anlatıldı.

Oysa bu tamamen yanlıştır. Ben bizzat 25 yıl önce Kıbrıs'a gidip Magosa'yı gezdim, Namık Kemal'in buraya Mutasarrıf ve Kaymakam olarak (Devletin vergi memuru ve Kaymakamı) tayin edilip, sanıldığı gibi de oturduğu evinin 2 katlı cumbalı deniz kenarında da olduğunu bizzat izledim, neresi zindanmış anlamadım.

Aynı dönemlerde Namık Kemal, Sultan Aziz döneminde Ziya Paşa Midilli adasında, Abdülhamit döneminde ünlü gazeteci Ebuzziya Tevfik de Rodos Mutasarrıfı oldu. Genel olarak bakıldığında sürgüne yollananlar içinde konumuna uygun, ikamet yeri sağlamak, sürgün cezası çektiği süre içinde denetimde olmak esas alındı.

Bulunduğu bölgedeki Kadı sürgün cezası alanın sağlığını ve korumasını yürütmekle memur sayılmaktaydı. Üstelik cezası sırasında ders verenler, sanat icrası yapanlar ayrıcalıklı sayılırdı. Buna cezaevi denmez.

Ayrıca başlangıçta suçu çekenler, cezaları azaldığı hallerinde şarktan alınıp, Kütahya, Konya, Manisa gibi şehirlere rahatlıkla yollanırlardı. Sultan II. Abdülhamit Hanın bile sürgün edildiğini biliyor muydunuz?

Evet, 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte, Balkanlardaki ayaklanmaların önüne geçilmez haline gelince İstanbul'da 31 Mart olayları da yaşanacaktı. Üstelik basın özgürlüğünün birden bire ortaya çıkması konuların salt hükümet kadrosu içinde kalmasını da engellemekteydi.

Başkentteki bu düzeltilemez şartlarda ordunun konuya müdahale etmesini isteyen padişahın onayıyla Selanik bölgesindeki 2. Ordu ve komutanı Mahmut Şevket Paşa'nın bir hafta içinde İstanbul'a gelip, sıkıyönetim ilanıyla engellendiğini bilmekteyiz.

Bu şartlarda Meclisi Mebusan'ın kararı ve de Şeyhülislam fetvası ile Hal edilen padişahın ise ölmesini engellemek için sürgün şeklinde Selanik'e yollandığını ve kendisinin ordu himayesine alınmış olduğunu da bilmekteyiz. Demek ki sürgün bazen canın da korunmasını kolaylaştırmaktaymış.   

Kaynak: Osmanlı'daki sürgün ve kalebentlik? - Ferit Erden BORAY

Bu haber 600 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum