Oğuz Atay - Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ HÜLYA BAYRAK AKYILDIZ

Oğuz Atay - Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ HÜLYA BAYRAK AKYILDIZ
13 Ekim 2020 - 21:23

Atay, Oğuz

(d. 12 Ekim 1934 / ö. 13 Aralık 1977)

Yazar, Mühendis, Öğretim Üyesi

(Yeni Edebiyat / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Bursa / İnebolu’da doğdu. Annesi İstanbullu ilkokul öğretmeni Muazzez Zeki, babası ise Kastamonulu, milletvekilliği yapan hukukçu Cemil Atay’dır. Anneannesi Melek Hanım dedesi Zeki Bey’le Yunanistan’da tanışmış bir Fransız kızıdır. Ailesinin evliliğe onay vermemesi üzerine kaçan gençler İstanbul’a gelmişlerdir. Gerçek adı bilinmeyen genç kadın Melek adını almış ve Müslüman olmuştur. Melek Hanım üç kızını okutmaya ve meslek sahibi yapmaya önem vermiş; Atay’ın annesi Muazzez Hanım Edirne Muallim Mektebi’ni bitirmiş ve Cumhuriyetin ilk çalışan kadınlarından olmuştur. Batılı yaşam tarzı ve giyim kuşamıyla kıyafet devriminin başlatıldığı Kastamonu’da örnek bir kişidir (Ecevit 2005:31).

Okul öncesi yılları Kastamonu ve İnebolu’da geçti. Babası Cemil Atay’ın milletvekili seçilmesi üzerine 1939’da Ankara’ya taşındılar. Atay ilk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da gördü. 1940'da ilkokula başladı. Okul ile ilgili yazdıklarına bakılacak olursa okulda çok mutlu değildir. Ancak çok zeki, meraklı ve araştırmacı oluşu okulda da başarılı olmasını sağladı. TED Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirdi. 1951 yılında girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği eğitimi aldı. Daha sonra buradaki hocalarından Mustafa İnan’ın biyografisini yazacaktır. İnşaat mühendisliği okumaya babasının baskıları sonucunda mecbur kalmıştır. Selim’e “Lisede iyi bir öğrenci olduğum içim zor bir meslek seçmeliydim. Bu nedenle mühendis olmaya mecburum” dedirtir (Tutunamayanlar, 362). Mühendisliği istemeye istemeye okuduğu ve mesleğini de pek sevmeden yaptığı gerek romanlarında gerekse hakkındaki tanıklıklarda doğrulanır. Bir yandan kitaplara sığınmaya, okumaya ve dünyayı anlamaya çalışmaya devam etti.

1960 yılından 1976 yılı sonundaki hastalığına kadar İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi'nde hoca olarak çalıştı. 1971'de daha çok bir ders notları niteliği taşıyan Topoğrafya kitabı yayımlandı.

1961 yılında 1967 yılına kadar evli kalacağı Fikriye Gürbüz ile evlendi. Bu evlilikten Özge adında bir kızı oldu. 1967 yılındaki boşanmasının ardından yalnız yaşamaya başladı ve yazarlık açısından ölümüne kadar sürecek olan en verimli dönemi başladı. 1968 yılında uzun yıllar aynı arkadaş grubunda yer aldığı, yakın bir arkadaşının eski karısı olan Sevin Seydi ile ilişkisi başladı. Atay Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’ı Seydi’ye ithaf etmiş, romanlarındaki iki kadın kahraman, Günseli ve Bilge’yi de ondan esinlenerek kurgulamıştır. 1969’da bu ilişki bitmesinin ardından Atay çok sarsılmış ve bu ayrılık,Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet ile Bilge ilişkisiyle masaya yatırılmıştır.

İlk romanı Tutunamayanlar 1970 yılında TRT roman yarışmasını kazandı. Bu başarıya rağmen Atay romanının basılması için bir yıl beklemek ve çok sayıda yayıncı dolaşmak zorunda kaldı. Roman 1971’de küçük bir yayınevi olan Sinan Yayınları tarafından yayımlandı.

1973’te ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı, hemen ertesi yıl üniversiteden hocası Mustafa İnan’ın biyografisi olan Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazdı. Bunları Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro oyunu takip etti. Atay bu dönemde olağanüstü bir üretkenlikle sürekli yazmıştır.

1974’te Yeni Ortam gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan ve 1972 yılında Tutunamayanlar üzerine yaptıkları bir söyleşi sırasında tanıdığı Pakize Kutlu ile evlendi.

1975’te 1972-74 yılları arasında yazdığı yedi öyküden oluşan Korkuyu Beklerken yayımlandı. 1976’da tamamlamaya ömrünün yetmeyeceği Eylembilim’i yazmaya başladı. Tamamlayamayacağı bir diğer projesi de üç ciltlik bir roman dizisi olarak tasarladığı “Türkiye’nin Ruhu”dur.

1976 sonlarında hastalanan ve beyninde bir tümör olduğu anlaşılan Atay tedavi için İngiltere’ye gitti. Londra ve İstanbul arasında gidiş gelişlerle bir yıl boyunca süren tedavi sonuç vermedi ve 13 Aralık 1977’de hayatını kaybetti. Hayatı boyunca yalnızlıktan yakınan Oğuz Atay 15 Aralık 1977’de çok kalabalık bir cenaze töreniyle uğurlandı.

Atay’ın her şeyden önce ayrıntılara önem veren bir üslubu vardır. Hiçbir şeyi unutmayan, her şeyi kaydeden bir yazardır o. Özellikle Tutunamayanlar’da kahramanlarını, hayatı ve onların çatışmalarını bu ayrıntılarla resmeder.

Dostoyevski, Nabokov, Joyce, Beckett, Proust, Kafka, Hesse, Musil etkilendiği yazarların başlıcalarıdır. Türk edebiyatından Yusuf Atılgan, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Vüs’at Bener, Ahmet Hamdi Tanpınar etkilendiği yazarlardır.

Ankara’da askerlik yaptığı günlerde Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyununu çevirmektedir. Çevirisini Vüs’at Bener’e gösterir ancak ölümünden sonra bu çeviriye ulaşılamaz (Ecevit, 99). Ulysses’i coşkuyla okur ve buradaki söylem çeşitliliğini Tutunamayanlar’da kullanır. Nabokov ve Musil de özellikle kurgu tekniği açısından onu etkiler. Dostoyevski’ye eserlerinde sık sık göndermelerde bulunur, ona ruhen akraba olan tipler tasarlar.

Oğuz Atay’ın kahramanları tıpkı Dostoyevksi’nin kahramanları gibi toplumdışıdır, kendini sorgular, türlü kutupluluklar içinde döner durur ya da “budala”/beceriksiz görünür. Yine de “tutunamayan” aslında tam anlamıyla “kaybetmiş” biri değildir, çünkü ait ol(a)madığı toplumun ahlâkî standartlarını eleştirir ve daha yüksek bir ahlâkî zeminden bakar onlara: Kendisiyle yüzleşen, saydam, maddî ve yüzeysel çıkarların, bireysel menfaatlerin üstünde bir naif kişidir o. Okur onu kendisine benzetmediği durumlarda bile bir tür takdir duygusu içindedir.

Joyce Dublinliler’de İrlanda ve halkının “paralize olma hali”ni resmeder. Onun öyküleri okuyucuda katarsis yaratmadığı gibi hevesi kursağında kalmışlık hissiyle baş başa bırakır onu. Kahramanlarına bir kısıtlılık, sınırlanmışlık, tatminsizlik, ulaşamama hakimdir. Beckett beklemenin ve hareket edememenin tiyatrosunu yazmıştır. Bu da bir çeşit paralize olma halidir. Kafka, bireyi dev kıskaçlarıyla kavrayan sisteme ve onun aygıtlarına karşı giderek her türlü iletişimden yoksun ve paralize hale gelen bireyi ve onun çatışmalarını anlatmıştır. Tanpınar “başka bir yıldızdan gelmiş kadar bu evrenin icaplarına yabancı” Abdullah Efendi’yi, “başka bir zaman süren” Behçet Bey’i ve onlar gibi nicelerinin hayatlarını anlatırken sıkışmış, bir yol arayan ancak kendini kaybolmuş hisseden ve içine dönen insanı anlatmıştır. Yusuf Atılgan’ın kahramanı Aylak Adam, ilk modern toplumdışı kahramanlarımızdan olup eylemsizlikle karakterize edilmiştir, harekete geçmek “eli paketlilerden olmak” yani diğerlerine benzemek demektir. Oğuz Atay’da bütün bu yazarlardan ve onların “paralize” dünyalarından izler vardır. Onun kahramanları da eylemsizdir -ya da sonunda eylemsizliğe sürüklenirler-, sıkışmış ve boğulmuşturlar, toplumla uyuşmaz genleri vardır, kendileri olmaya ve dünyanın onlardan beklentilerine cevap olmaya aynı anda çalışır, çıkış yolunu çoğu kez ölümde bulurlar.

Bütün bu etkiler hayranlıkla okuduğu bu yazarların onun “görme biçimi”ni kuvvetle etkilemiş olmasından ileri gelir. Yani örneğin bir tarihsel zaman kırılması yaratmak için ya da metnin kurmacalığını hatırlatmak için metne girmiş değildirler, orada, yazarın zihninin içindedirler. Hatta Atay kahramanlarına -Dostoyevski başta olmak üzere- onlara öykündüğünü zaman zaman söyletir romanlarında.

Atay’ın eserleri özyaşamöyküsel izlerle doludur. Örneğin Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay monografisinde, Atay’ın kız kardeşi Okşan Ögel’le yaptığı bir konuşmadan derlediği bilgilere göre Atay iki üç yaşlarındayken zatürre olduğu düşünülen bir hastalık geçirmiştir. Bu hastalık sonucu zayıf düşmüş, annesi tarafından üzerine titrenerek büyütülmüş, koşmasına, terlemesine izin verilmemiştir (Ecevit, 2005: 31). Tutunamayanlar’ın kahramanı Selim Işık da erken yaşta hastalık geçirmiş, “ana kuzusu” olarak büyütülmüş bir çocuktur. Atay ressam olmak istemiş, Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmek istemiş fakat gönderilmemiştir. Okulda yalnız bir çocuktur. Liseyi birincilikle bitirmiştir. Bütün bu özellikler Selim’de de görülür (Ecevit, 52-54). Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in Sevgi’yle evliliği ve Bilge’ye olan aşkı yine doğrudan Oğuz Atay’ın hayatından izlerle kurgulanmıştır. Hatta ne gariptir ki ölümü bile kahramanı Selim Işık gibi beynindeki ur nedeniyle olur. Romanlarında kendisinden ve yaşamından derin izler olsa da bunları evrensel bir niteliğe bürümeyi ve -biraz gecikmeli de olsa- okurlarda duygusal aktarımdan gelen bir karşılık bulmayı başarır Atay.

Atay’ın kahramanları gibi romanlarındaki kurgunun da büyük ölçüde özyaşamöyküsel olduğu düşünülebilir. Atay’ın çocukluğuna ve yaşamına ilişkin tanıklıklar insanların içine karışmayan, kendi halinde, kitap okumaktan ve çocuk dergileri ve radyodaki çocuk saati öykülerinden hoşlanan bir yalnız insan portresini ayrıntılarıyla çizer. (Ecevit, 43). Atay’ın çocuk dergi ve öykülerine düşkünlüğü, oradan ezberlediği şiirleri, tekerlemeleri sohbetlerinin arasına sıkıştırdığı gibi romanlarına da koyması, üslûbundaki modernist söylem çeşitliliğinin unsurlarındandır.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar üzerine Yeni Ortam gazetesine verdiği bir röportajda romanda insanı anlatmak istediğini söyler. Bu roman o günün edebiyat ortamında alışılmadık yapısı ve diliyle ve şanssız birtakım siyasi koşullara denk gelmesiyle pek anlaşılamamıştır. Yine röportajdan anladığımız kadarıyla bir arkadaşı “onun herkesi tutunamayan olmaya çağırdığını” düşünür. “Henüz bir karşılık alamadım” der Oğuz Atay. (Kutlu, 1972).

Marksizme yakınlık duyduğu günlerde onun Marksist sosyolojiyi değerlendirirken ve toplumsal örgütlülük ve iyilik kavramlarına ulaşırken bireyden yola çıktığı görülür. “Ne Yapmalı?” başlığını verdiği yazısında bu görüşü kuramsallaştırmak ister. Ona göre bireyin taşıdığı nitelikler topluluğu belirler (Ecevit, 93). Tutunamayanlar’da bu metne bir kez daha atıf yapar. Bu kez bireye sadece toplumu oluşturan ve ona şekil veren bir şey olduğu için değil dünyayı başka türlü anlamak ya da düzeltmek mümkün olmadığı için bireye yönelir: “Bana bugün ne yapmalı diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin diyebilirim. Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez” (Tutunamayanlar, 76). Bu yüzden eser verdiği dönemin genel eğilimlerinin aksine toplumcu gerçekçi bir bakış açısını benimsememiştir. Her şeyden çok ve her şeyden önce bireyi anlatmış ve kendini çözmeye çalışmıştır.

Pazar Postası ve Olaylar dergilerinin çıkarılmasında aktif olarak çalışan Oğuz Atay, insanlar arasında olmaya fazla elverişli olmayan kişiliğiyle sosyalist ideallerini bir dengeye oturtmaya çalışır bu yıllarda. İnsanların hırsları ve uzlaşmazlıklarıyla onda yarattığı hayal kırıklığı giderek toplum için bireyden birey için birey fikrine götürür onu. Eserlerinde ait olunamayan, içine girilemeyen ama uzağında olunduğu için ahlâkî defoları gün gibi açıkça görülebilen toplum için bir şeyler yapabileceğine inanan idealist bir anlatıcı görmeyiz, o sadece acılı bir alayla bu topluma neden ait olamadığını açıklar: “Onlar”, “işini bilenler”dir, “bir koyup üç alanlar”dır, maskelerle gezen, saydam olmayanlardır. Atay ve onun kurmaca ikizleri onlara karşı adeta bir Don Kişot gibi savaşırlar. Romanlarda ve öykülerde bu Don Kişot göndermesine sık rastlanır. Atay için bir diğer önemli figür ise yine eserlerinde çok sık karşılaşılan İsa figürüdür. Tutunamayanlar’ın şiirlerle yaşam öyküsü kurulan kahramanı Selim “Doğduğu günden beri kalbinde bir delik/Almak için bütün sızıları içine/ Her zaman utanmıştır başkaları yerine” dizeleriyle tanımlanırken kuşkusuz insanlığın günahlarının kefareti için çarmıha gerilen ve çilenin simgesi olan İsa figürü model olmuştur.

Atay’da toplumsal eleştiri çok önemli bir yer tutar. Atay’ın roman ve öykü kahramanları hakkında genellikle “yabancılaşmış” oldukları yorumu yapılır ama zaten ne Atay ne de onun kendisine çok benzeyen karakterleri başından beri bu toplumun bir parçası olabilmişlerdir. Atay, bireye karşı bir “onlar” imgesi kurar ve onların ahlâkını, değer ölçülerini kıyasıya eleştirir, başkarakterle karşı karşıya getirdiği insanların kimi zaman pragmatist, kimi zaman sığ ve peşin fikirli oluşlarını çeşitli sahne ve diyaloglarla ortaya serer. Bu illa ki karakterin Selim Işık örneğinde olduğu gibi aydınlanmışlığından, toplumun üstünde ve örnek bir insan olmasından ileri gelmez, “Korkuyu Beklerken”de, “Beyaz Mantolu Adam”da olduğu gibi ‘başarısız’ biri de toplumun ahlâkî boşluklarını görür.

Atay’ın eserleri genellikle aydının topluma yabancılaşması şeklinde okunmuşsa da ondaki çatışmayı salt bu şekilde okumak sınırlı bir bakış açısıdır. Zaten Atay sadece topluma yabancılaşmadan bahsetmez, “onlar” imgesini yalnızca “aydını anlamayan cahil ya da sıradan halk” doldurmaz, bilakis “onlar” imgesi de tıpkı “tutunamayan” imgesi gibi çoğul ve heterojendir. Atay’daki uyumsuzluk fikrinin varoluşsal (ontolojik) ve varoluşçu kökenleri olması daha akla yakındır.

Üslûp ve bakış açısı bakımından değerlendirildiğinde çok yönlü bir kişilikle karşılaşılır. Atay tıpkı ailesi ve içinde yetiştiği ortam gibi hem Doğulu hem Batılıdır. Romanlarında “biz” diye bahsettiği Doğu’dur yine de: Akla karşı, çokça duygusal, -tam da bu nedenlerle ‘çocuk kalmış’-, melankolik ve mizah duygusu yüksek bir Doğu’dur bu. Annesinden aldığı alaturka müzik zevkinin yansıdığı mısralarda “Bence alyuvarlar, akyuvarlar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız” (Tutunamayanlar, 107) derken bu bağı vurgular. Atay topluma Batılı kaynaklardan beslenmiş bir zihinle bakar. Ancak “kendimize özgü” duygusallığı da terk edemez. Son yıllarında otantik bir kültür sentezi arayışıyla “kendi kaynaklarımız”a yakın ilgi gösterir, hatta bu doğrultuda “Türkiye’nin Ruhu” adını taşıyacak bir roman dizisi yazmayı planlar.

Atay felsefi açıdan ilk önce Marksizm’den etkilenmişse de pratikte yaşadığı bazı hayal kırıklıkları onu bu türden kolektif ideallere inançsız hale getirir. Yazarlığını en çok etkileyen akım ise varoluşçuluktur. Atay’ın metinlerinde Kierkegaard’dan, Heidegger’den Sartre’dan, Camus’den olduğu kadar modern varoluşçu psikoterapiden de izler bulunur (Bayrak Akyıldız, 2002). Varoluşçuluktaki kendini inşa eden insan karşımıza Selim Işık olarak, ardından varoluşun farkına varmasıyla bir daha eskisi gibi olamayacak Turgut Özben’le, Tehlikeli Oyunlar’ın kendisi olmaya çalışan Hikmet Benol’uyla ve diğer kahramanlarla çıkar.

Oğuz Atay ilk romanı Tutunamayanlar’ı 1968’de, Sevin Seydi’yle paylaştığı Beyoğlu’nda bir evde yazar. Roman bir yılda tamamlanır. Ecevit’e göre roman, Batı edebiyatında Joyce, Woolf, Kafka, Proust, Faulkner gibi isimler öncülüğünde kurulan estetik modernizmin Türk edebiyatındaki ilk gerçek temsilcisi olur. Ancak 1968 yılı ve sonrasının siyasi çalkantıları okurun dikkatinin asıl odağı olduğundan kurgu ve biçim denemeleriyle avangard bir roman olan Tutunamayanlar beklenen okur kitlesine ulaşamaz (2005, 232).

Tutunamayanlar’ı öbür Türk romanlarından ayıran (ama James Joyce’un Ulysses’iyle birleştiren) bir özelliği de çeşitli üsluplara (Osmanlıca, Türkçe, Öztürkçe) ve biyografi, ansiklopedi, günlük, şiir, tiyatro, mektup gibi çeşitli söylemlere yer vermesidir (Moran, 2003, 203). Moran, onun Tutunamayanlar’da Nabokov’un Pale Fire (Solgun Ateş) adlı romanındaki kurgulama tekniğini doğrudan kullandığını söyler. Nabokov’un romanı kurmaca bir yazara ait dört şiir ile başka bir yazarın onlara düştüğü dipnot ve açıklamalardan oluşur. Atay, metin halkalarını birbirine bağlayan bu kurguyu Tutunamayanlar’ın “Dün, Bugün, Yarın” başlıklı, Selim Işık’ın yaşam öyküsünü anlatan beş şarkıdan oluşan bölümünde kullanır (a.g.e., 203). Ulysses ve Niteliksiz Adam’ın montaj/kolaj tekniğiyle eklemlenmiş ve birçok üslubu içinde barındıran yapıları bu eserlerden hayranlıkla bahseden Oğuz Atay’ı etkilemiştir (Ecevit, 2005, 242).

Eserde metinlerarasılık, montaj, söylem çeşitliliği, türler arası geçişler, bilinçakışı, üstkurmaca gibi modern romanın pek çok tekniği görülür. Bunlardan hareketle kimi araştırmacılar biraz da acelecilikle Atay’ı postmodernizme bağlarlar. Bu aslında bütünüyle yanlış değildir çünkü sanatın bir oyun olarak görülmesi ve gerçeğin parodileştirilmesi gibi postmodern yaklaşımlar 60’lı yıllarda gelişim gösteriyordu. Atay da yazdıklarıyla daha sonra adı konulacak bu gelişimin bir parçası olmuştur. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda sıralanan metinlerarasılık, montaj/kolaj, söylem çeşitliliği gibi teknikler estetik modernizmin araçlarıdır ve modern romanda uygulanmıştır. Atay’ın esin kaynakları bütünüyle moderndir ve edebiyatta postmodernizm diye bir şey romanın yazıldığı ‘68 yılında dünyada bile henüz tam olarak ortada yoktur. Aynı teknikleri kullanan postmodern romanı modern romandan ayırt eden şey bütün bu tekniklerin farklı işlevlere kavuşmalarına yol açan bakış açısıdır. Modern romanda birey çok önemlidir, yazarlar üslûpçudur, eleştirel ironi vardır. Postmodern romanda ise özne silikleşmiştir, bireysel üslûp diye bir şeye inanılmaz, örneğin metinlerarasılık postmodern romanda bireysel yani kişiye özgü üslûbun olmayışının ve öznenin bağlamsallığının bir kanıtı gibidir, modern romanda ise bir tür “saygı duruşu”dur. Atay başta Dostoyevski olmak üzere bütün esin kaynaklarını gerek teknik gerekse tematik açıdan alıntılarken onlara bir saygı duruşunda bulunur. Ayrıca Atay’ın bütün bu kaynaklardan doğan kendine özgü bir üslûbu vardır ki okuru onu nerede görse tanır. Onun ironisi de postmodernizmin, kayıtsız, mizah duygusunu yitirmiş ironisi değildir. “Canım insanlar, sonunda bana bunu da yaptınız” diyen yazar, topluma kayıtsız değil “içerlemiş”tir. Gençliğindeki gibi büyük sosyalist ideallere inanmaz bu romanları yazdığı yaşlarda ancak bireyi çözmek, kendini çözmek konusunda azimlidir ve bireye Atay kadar inanan insan az bulunur. Bununla birlikte romanları ve tek tiyatro oyunu, gösterdikleri parçalanmışlık, melezleşme ve gerçeğin kurmaca olarak parodileştirilmesi özelliklerinden ötürü 80’li yıllarda postmodernizm olarak adlandırılacak akımın taşlarını döşeyen metinler olarak görülmüştür.

Estetik modernizmin en temel özelliği geleneksel sanatın ve onun ölçü ve standartlarının yıkılmasıdır. Atay da büyük ölçüde geleneksel kalıplar süregelen Türk romanına Tutunamayanlar gibi avangardist bir çıkışla karışarak geleneksel olanı yıkıyor ve yerine o günün hâkim edebiyat anlayışı ve bu anlayışın temsilcileri tarafından garip bulunan, yadırganan ama zamanla kendi standartlarını yaratan modern bir roman anlayışı koyuyordu. Atay’ın dünya edebiyatını yakından izlemesi ve modern üslûplar konusunda deneysel olmaktan çekinmemesi edebiyat çevrelerinde ilk bakışta “dağınık bulunur, “aklına geleni yazmış” olduğu söylenir (Ecevit, 2005).

Modern romanda biçim geleneksel romandaki olayın ağırlığını azaltır ve onun yerini alır. Tutunamayanlar’da da bir çerçeve hikâye içine monte edilmiş metin halkaları vardır. Biçim dramatik bir şekilde ön plana çıkmış, düzyazıda alışılmış olan dilin görünmezliği tersine dönmüştür. Tıpkı bir şiirde olduğu gibi dil ve biçim kendini duyurur, dikkatleri kendi üzerine toplar. Bu parçalanmışlık aslında bireyin ve Atay’ın kahramanlarının da parçalanmışlığına eşlik eder. Tehlikeli Oyunlar’da da mektup, tiyatro oyunu, şiir gibi farklı türler bu parçalı kurgu içinde erir.

Atay’ın birey ve dış dünya arasına kurduğu karşıtlık çözülmez ve aşılmaz gibi görünür. Atay’ın kahramanları varoluşçuluktaki “dünyaya fırlatılmış insan” imgesini akla getirir. Bu insanlar uyumsuzdur, “onlar”dan biri olamazlar, hayata karışma konusunda tedirgin ve tetiktedirler. Uyumsuzluk, sıkıntı, tedirginlik, Tehlikeli Oyunlar’da ve Korkuyu Beklerken’de daha belirgin olmak üzere gözlemcilik ve kuruntululuk gibi niteliklerle kurgulanmışlardır.

İntihar konusu diğer eserlerinde olduğu gibi bu romanda da önemli yer tutar. Atay intiharı varoluşçuluktan çokça etkilenmiş bir “uyumsuzluk” durumunun kaçınılmaz sonu olarak kurgular. Heidegger’in ifadeleriyle söyleyecek olursak “var olmanın farkında olan” kahramanlar “var olmayı unutan”lara bunu hatırlatmaya çalışırlar. Küçük burjuva yaşamının varoluşu unutturan doğasına karşı bir Don Kişot gibi savaşır, adeta varoluşçu bir mesih gibi onları kurtarmaya çalışırlar. Bu noktada Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından, öykülerinden uyumsuz kahramanların Selim Işık’ın yolunu önceden geçmiş olduğu, hem ortak etki kaynakları hem de bu eserlerden gelen izlerin romana yansıdığı söylenebilir. Böylece Atay “ontolojik mesele yüzünden” intihar eden kahramanlarıyla yaşamın anlamı/anlamsızlığı sorununu tartışır.

Tutunamayanlar’ın ardından 1971-1973 yılları arasında Tehlikeli Oyunlar’ı yazar Oğuz Atay. Roman 1973’te yayımlanır. Günlüğünde bu romanın planlarından ve tasarım aşamalarından bahseder. Tehlikeli Oyunlar yazarın hayatında sıkıntılı ve bunalımlı bir dönemin ürünüdür ve gerek kurguya gerekse karakter kuruluşuna parçalanma hakimdir. Bu dönemde Atay büyük aşkı Sevin Seydi tarafından terk edilmiş ve yalnızdır, maddi sıkıntılar içindedir, hayatının her alanına bir umutsuzluk hâkimdir. Bu roman onu hayatta tutan bir iç dökme olduğu kadar ilk romanının aldığı eleştirilere de bir cevaptır aynı zamanda. Tutunamayanlar’ın üslûbuna yönelik eleştirilere ve anlaşılmamasına romandaki Hikmet’in yazılarıyla cevap verir. Ancak bu roman da anlaşılamamak yazgısından kurtulamaz. O günün edebiyat ortamında bunuz sezen Atay romanda anlaşılamamaktan ve yalnız bırakılmaktan yakınır. Bu romanda Atay’ın romanlarında önemli bir motif olan “oyun” kavramı öne çıkar.

Oğuz Atay’ın Günlük’ündeki bilgilerle de doğrulanacağı gibi, Tehlikeli Oyunlar’ın ve Oyunlarla Yaşayanlar’ın ana teması olan ve bütün diğer temaların içinde eritildiği “oyun” kavramı, Eric Berne’den alınmıştır. Oğuz Atay bundan günlüğünde de söz eder ve çeşitli alıntılar yapar. “Oyunlar ciddi, hatta vahim olabilir” der Atay, “İnsanların hayatı söz konusu olabilir; oynayanlar da kendilerini ölesiye ciddi hissedebilirler, fakat bir oyun, gerçek yaşantının gerçek ilişkinin yokluğunda onun yerine geçen bir şeydir. Bütün kötü oyunlar, iyi düzenlenemeyen zamanın yol açtığı can sıkıntısının sonucudur” (Günlük, 120). Oyun kavramıyla birlikte ironi ve parodi yükselir, gerçeklik zemini belirsizleşir ve oyuna ayak uyduramayan kahraman “kendisi olmaya çalışırken” parçalara bölünür. Romanın toplumdan kaçarak bir gecekonduya sığınan kahramanı Hikmet, bu oyunları oynamaktan yorulup ölümü seçen Selim’in izinden gider. Kurgu boyunca oyunlar, oynayan kişiye bir varoluş zemini yaratmakta ve karşıt olunan dış dünyayı dönüştürme olanağı sunmaktadır (Bayrak Akyıldız, 2002, 81).

1974 yılında yayımlanan Bir Bilim Adamının Romanı Atay’ın teknik üniversiteden hocası olan Mustafa İnan’ı anlattığı, biyografik bir romandır. TÜBİTAK’ın Bilim Adamı Yetiştirme Grubu’na ait bir proje kapsamında yazdırılan bir kitaptır. Bilim insanları yetişmesinde özendirici olacağı düşünülmüştür (Ecevit, 396). Malzemenin farklılığından ötürü biçim açısından da farklı bir romandır bu. Burada karşımıza gerçekçi bir Oğuz Atay çıkar. Öyküleme tekniği gelenekseldir. Bir Bilim Adamının Romanı daha önce hep bunalım içinde gösterilen aydın tipine karşıt bir aydın tipi de koyar aynı zamanda. Mustafa İnan’ın kişiliğinde bilime ve aydınlanmaya inanmış bir aydın vardır karşımızda. Gerçi kitapta ortaya konan “idol” Mustafa İnan, Oğuz Atay’ın tercihi değildir. Gerek projenin sahibi TÜBİTAK üyeleri gerekse Mustafa İnan konusundaki belge ve bilgileri sağlayan eşi Jale İnan, bir idol yaratılmasını istemekte bu amaçla metne müdahale etmektedirler. Yıldız Ecevit’in monografisinden anladığımız kadarıyla Atay bir süre sonra bu işte heyecanını yitirmiş ve sadece bir görev, ticari bir iş olarak görmeye başlamıştır. Bu nedenle bu roman Atay’ın romancılık bakımından değerlendirilmesinde pek hesaba katılmaz.

Atay’ın yazdığı dördüncü kitap olan Oyunlarla Yaşayanlar bir tiyatro eseridir. Oyun kavramı Tehlikeli Oyunlar’da tekniği de etkileyen bir tema iken Oyunlarla Yaşayanlar’da başlı başına bir tekniğe dönüşmüştür. Yazar bu eserde Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’ın kurmaca evrenine, tema ve motiflerine bağlı kalmayı sürdürür. Hatta önceki romanlarından kahramanlar da bu eseri ziyaret ederler. Böylece eser bu romanlarla kurmaca evreninde buluşur. Atay bu oyunda daha önce de değindiği Türk aydını ve toplum arasındaki çatışma ve çelişkiler konusunu daha bir ön plana çıkarır. İronik ve eleştirel anlatıcı tutumu bu eserde de sürer. Günlük’te oyunun yazılma aşamalarını ve karakterin kuruluşunu ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Üstkurmacanın, farklı ve çoğul söylemlerin bir arada kullanılışı gibi Atay’ın romanlarında aşina olunan özellikleriyle oyun Türk tiyatrosunda modernizmin az sayıdaki örneklerinden biri olur. Ancak oyunun sahnelenmesi kolay olmayacaktır. Oyunu götürdüğü Kenterler oyunun sesli okumasını yazarla birlikte dinlerler. Şükran Güngör, “neyin gerçek neyin oyun” olduğunu anlayamadığını söyler. “Ben de bunu yapmak istedim” diye cevap vermiştir Atay. Bunları 22.7. 1975 tarihli günlük notundan öğreniriz. Bu olay Atay’ın avangardist tekniklerinin dönemin Türk tiyatrosu ortamında anlaşılması için henüz zaman gerektiğinin bir göstergesidir. Romanda olduğu gibi tiyatroda da zamanının ötesindedir Oğuz Atay. Oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu’na göndermiş ama bir cevap alamamıştır. Oyun ancak yazarın ölümünden sonra, arkadaşı Cevat Çapan'ın Devlet Tiyatroları edebî kurul başkanlığına getirilmesiyle 1979-1980 tiyatro sezonu repertuarına alınır. Kitap olarak ise ilk defa 1985 yılında İletişim Yayınları tarafından basılır (Ecevit, 441-442).

Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar’la birlikte vurgusunu arttırdığı Doğu-Batı sorunu, Türk aydınının çatışmaları ve sorumlulukları gibi konular onu giderek daha toplumsal düşünmeye ve toplumsal kimliğe ilişkin bir kültürel öz arayışına yöneltmiştir. Halit Refiğ onun Uşaklıgil ailesi üzerine biyografik bir roman yazmak istediğini, bu romanla “kolektif Türk ruhunu yakalayabileceği bir roman yazmak istediğini” söyler (akt. Ecevit, 454). Atay Türkiye’nin Ruhu adını verdiği bir roman dizisi yazmak istemektedir. Devlet, Toplum ve İnsan adını vermeyi planladığı üç kitaptan oluşacak bu dizide Türk insanının kolektif bilinçaltını, kültürel özünü, nesilden nesile aktarılan duyarlılıklarını ve bunların kaynağını anlatmak ister. Ecevit, Halit Refiğ’le bu yıllardaki dostluğunun ondaki bu yönelimde etkisi olduğunu söyler (a.g.e. 472). Atay bu büyük projesini tamamlayamadan hayata veda eder.

Atay’ın tek öykü kitabı Korkuyu Beklerken farklı dönemlerde yazılmış ve farklı etkiler barındıran öyküleri kapsar. Yayımlanan ilk öyküsü 1972 Eylülünde Yeni Dergi’de çıkan “Mantolu Adam”dır. Bu öykü daha sonra “Beyaz Mantolu Adam” adını alacaktır. Onu “Unutulan” (1972) ve “Korkuyu Beklerken”(1973) izler. 1974’te yazdığı “Tahta At”, “Bir Mektup” ve “Ne Evet Ne Hayır”, ve mektup ile öykü arasında bir yerde duran “Babama Mektup” ile birlikte toplam yedi öykü ilk kez 1975 yılında Korkuyu Beklerken adıyla basılır. Yeni basımlarda görülen “Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya” ise 1976-1977 yıllarında -hastalığı ve tedavi süreci sırasında- yazıldığından ilk baskıda yer almamış, 1987 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanacak ikinci baskıda kitaba eklenmiştir (Ecevit, 497). Özellikle “Beyaz Mantolu Adam” ve “Korkuyu Beklerken” Atay’ın romanlarından aşina olunan toplumdışı, tutunamayan, “halinde bir başkalık olan”, beceriksiz ya da irade sergilemeyi reddeden insan tiplerine yer verir. Bunlar Atay’ın yazarlığı açısından tipik denebilecek, deyim yerindeyse birer “Oğuz Atay kahramanı”dırlar.

Bu öykülerde bireyin karşısında neredeyse homojen bir “onlar” vardır. Çoğu kez dile getirilenin aksine Beyaz Mantolu Adam yabancılaşmış bir birey değildir, o toplumun bir parçası olamamıştır zaten. Bir adı yoktur: Ad verme önemli geçiş ritüellerinden biridir; geçiş ritüeli bir topluma kabul törenleridir. Yazar ondan beyaz mantolu adam diye bahsederek ona hiçbir zaman bir ad verilmediğini söylemek ister. Toplumda kabul görecek, onlardan biri olacak bir başarısı yoktur, dilenirken bile başarısızdır. Kendini acındırmaz, savunmaya geçmez, direnmez, konuşmaz. Sergilediği tek irade örneği mantoyu seçmesi ve intiharıdır. Gülünç değildir, çünkü kendisine uygulanmak istenen normlara duyarsızdır. Kadın mantosu giymeyi umursamaz, bu konuda başına gelebilecekler konusunda uyarılması bile fikrini değiştirmez. Normlara kayıtsızlığı anlaşılınca “ona gülmek gittikçe zorlaşır”. Ait olmadığı topluluğun iç kuralları onu ilgilendirmiyormuş gibidir, ancak sık sık bir kalabalık formuna bürünen topluluk içine almadığı bu garip adamın dışarıda başıboş durmasına da izin vermez: kendini tanımlamayan, kim olduğunu ne sözle ne de eylemle ifade eden bu adamı tanımlar, yaftalar; irade sergilemeyen bu adamın iradesi/kukla oynatıcısı olmak ister. Atay bu öyküde romanlarındaki çatışmaların kompakt bir örneğini sunar. Bireye karşı toplum ve irade sergilemenin güçlüğü, yani Bütün kahramanlarının boğuştuğu “kendisi olma” meselesidir ele aldığı. Bu yönüyle Kafka’dan izler taşır.

Atay’ın öyküleri de romanları kadar başarılıdır. Bireye ve topluma yönelik incelikli gözlemleri onun gerçekten de “Türkiye’nin Ruhu”nu yazabilecek bir yazar olduğunu düşündürür.

Atay’ın tamamlayamadığı son romanı Eylembilim adını taşır. 1960’tan hastalandığı 1976 sonuna kadar adı önce İstanbul Teknik Okulu sonra İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi olan akademide çalışmıştır. Atay siyasi çalkantılar ve öğrenci olaylarının üniversitede de kamplaşmaya yol açtığı dönemi bu romanda yansıtmış, dönemin siyasi olay ve gerginliklerini anlatmanın yanında üniversite, bilim, bilim insanı kavramlarını eleştirel bir şekilde masaya yatırmıştır. Diğer romanlarına göre daha hareketli bir olay örgüsüne sahip olmakla birlikte kahramanı Profesör Server Gözbudak’ın iç çatışmalarını yoğunlukla işlemesi, ondan nihayet bir tür “tutunamayan” yaratması, ironik üslûbu, üstkurmaca tekniğini ve yabancılaştırıcı ögeleri kullanmasıyla roman ele aldığı konuların toplumsallığına rağmen ilk romanlarla ortak bir çizgiye oturur. Tamamlamaya ömrünün yetmediği bu roman İletişim Yayınları tarafından 1987’de Günlük ile birlikte Günlük ve Eylembilim adıyla, daha sonra da bazı eksik kısımlarının bulunmasıyla 1998’de tek başına kitap olarak basılmıştır.

Atay, Türkiye’de henüz Joyce’un, Kafka’nın, Musil’in Grass’ın ve diğer modern edebiyatın çok sınırlı bir kesim tarafından okunup anlaşıldığı, geleneksel edebiyatın ve gerçekçi, özellikle toplumcu gerçekçi akımın kesin hâkim olduğu yıllarda eser vermiştir. Elbette romanda ondan önce Halit Ziya’yla kapıları aralan modernleşme Tanpınar’la ilk gerçek örneklerini vermiş, Yusuf Atılgan’la birlikte deneysel modern bir tarz ortaya çıkmıştır. Ancak Atay estetik modernizmin bütün araçlarını maksimalist bir üslûpla kavrayacak, daha sonra sadık bir okur kitlesi oluşturmasına yol açan kendine özgü dili ve üslûbuyla Türk romanında yeni bir dönemi başlatacaktır. Zamanının ilerisinde olması, bütün yenilikçiler gibi onun da geç ya da eksik anlaşılmasına, eserlerinde satır aralarında göze çarpan anlaşılmama ve yalnız bırakılma sitemlerine yol açmıştır. TRT roman ödülünü kazandığı halde romanını basacak yayınevini bir yıl boyunca bulamayan, kitabın yayımlanmasının ardından dağınıklık ve anlaşılmazlık, “romantizm ve bunalımlılık” gibi suçlamalara uğrayan Atay bugün Türk edebiyatının kitapları en çok baskı yapan ve en sadık okur kitlesine sahip yazarlarındandır.

Kaynakça

Atay, Oğuz (1998). Günlük, İletişim Yayınları.

Bayrak Akyıldız, Hülya (2002). Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’ın Eserlerinde Ölüm ve Anlamsızlık Problemi. Ankara Üniversitesi, SBE, Yayımlanmış yüksek lisans tezi. (Yayın: 2008, Meb Yayınları)

Ecevit, Yıldız (2005). “Ben Burdayım” Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası. İletişim Yayınları.

Kutlu, Pakize (1972). “Oğuz Atay ile Konuşma”. Yeni Ortam. (30.09.1972)

Moran, Berna (2003). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II. İletişim Yayınları.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ HÜLYA BAYRAK AKYILDIZ

Yayın Tarihi: 10.03.2019

Eser AdıYayın eviBasım yılıEser türü
TutunamayanlarSinan Yay. / İstanbul1971Roman
Tehlikeli OyunlarSinan Yay. / İstanbul1973Roman
Bir Bilim Adamının RomanıTübitak Yay. / Ankara1974Roman
Oyunlarla Yaşayanlarİletişim Yayınları / İstanbul1985Tiyatro
Korkuyu BeklerkenMay Yay. / İstanbul1975Hikâye
Eylembilimİletişim Yayınları / İstanbul1998Roman
 

Kaynak: http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/atay-oguz

Bu haber 2694 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum