Muhammet Kemaloğlu yazdı: HRANT DİNK'TEN GÜNÜMÜZE ERMENİLERDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

Azerbaycan’da yıllarca süren Ermeni işgalinin kısmen de olsa ortadan kalktığı bu dönemde, Hrant Dink’in yıllar önce yazdığı bir sıra yazısı dizisinde de olduğu gibi, Ermenilerin hala bir adım öteye gitmediğini görülmekte.

Muhammet Kemaloğlu yazdı: HRANT DİNK'TEN GÜNÜMÜZE ERMENİLERDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK
30 Kasım 2020 - 20:00 - Güncelleme: 30 Kasım 2020 - 20:33

HRANT DİNK’TEN GÜNÜMÜZE ERMENİLERDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK[1]?

Azerbaycan’da yıllarca süren Ermeni işgalinin kısmen de olsa ortadan kalktığı bu dönemde, Hrant Dink’in yıllar önce yazdığı bir sıra yazısı dizisinde de olduğu gibi, Ermenilerin hala bir adım öteye gitmediğini görülmekte.
Sözde 1915 olaylarının travmatik sonuçları Türkler ile Ermenilere bugün dahi sıkıntı vermeye devam etmektedir. 1915 olaylarına ilişkin olarak birbiriyle çatışan ve bir türlü uzlaşmayan ulusal tarih anlatıları, uzlaşı için gerekli karşılıklı empati ve özeleştirinin aşınmasına sebep olmaktadır. Türk ve Ermeni tarih anlatılarının uzlaştırılabilmesi için yapılması gereken, bu trajedinin nasıl gerçekleştiği hususunun nesnel şekilde incelenmesi ve doğru tarihsel bağlamın sebep-sonuç ilkesi ışığında ortaya çıkarılmasıdır[2].
Hrant Dink, Agos gazetesinde “Ermeni kimliğinin oluşumu”na dair; (1) Kuşaklara Dair (7 Kasım 2003), (2) Kilisenin Rolü (14 Kasım 2003), (3) Kaç Vartan'ın Çocukları (5 Aralık 2003 ), (4) Pratik Kimliğin Teorisi (19 Aralık 2003), (5) Batı: Cennet ve Cehennem (26 Aralık 2003), (6) Ermeni'nin Türk'ü (23 Ocak 2004), (7) 'Türk'ten Kurtulmak (30 Ocak 2004), (8) Ermenistan'la Tanışmak (13 Şubat 2004) başlıklı yazıları 'Ermeni Kimliği' üst başlığı sekiz bölüme yayılan uzun yazılar yazdı.
Bu yazı dizisinden sonra, 19 Ocak 2011 günü Hrant Dink öldürüldü. Hrant Dink'in katil zanlısı, yakalandıktan sonraki ilk açıklamalarında Hrant Dink'in "kirli kan" lafına dayanamadığını ve cinayeti bu yüzden işlemeye karar verdiğini söylüyordu. O dönem Hürriyet’te yazan Emin Çölaşan’ın 28 Şubat 2004’te çıkan “Ufak ufak, yavaş yavaş” başlıklı yazısı, doğrudan Dink’e yönelikti. Çölaşan, Dink’i, “Türklerin kanının zehirli olduğunu” yazmakla suçluyordu.
‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.
Hrant Dink yukarıdaki yazısında ne demek istemişti?
Peki ne anlıyoruz bu sözlerden?  
Bizimkiler şöyle anlamıştı:
“Hrant, Türklerin kanına kirli, zehirli kan diyor, Türklerin kanının akıtılmasını meşru ve haklı görüyor. Büyük Ermenistan’ın kurulabilmesi için Türk’ün kanının akıtılması gerekir.”
Bahsedilen cümle Dink'in Agos gazetesinde "Ermeni Kimliği Üzerine" başlıklı yazı dizisinin 8. kısmının ilk satırında yer alıyordu ve Dink'in TCK'nın 301. maddesinden (Türklüğe Hakaret) yargılanıp hüküm giymesine neden olan ifadeydi.
301 davası sırasında kopan tartışmalarda milliyetçi kesim bu satırları tekrar tekrar ortaya koyarak Dink'in Türk düşmanı bir Ermeni olduğunu şiddetle savundu.
Ancak tam tersini iddia edenler:  Dink’in,
..."Ermeni kimliğinin “Türk”ten kurtuluşunun yolu gayet basittir: “Türk”le uğraşmamak... Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır: Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. (7. Kısmın Sonu)
- (8. Kısmın Başı) “Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun. Bu farkındalığın asıl sorumlusu ise Diaspora’ya yayılmış Ermenilerden ziyade Ermenistan yönetimleridir. Ermenistan hükümetlerinin sorumluluklarının bilincinde olmaları ve gereğini yerine getirmeleri aslolandır." dediğini belirterek tam tersini savunuyordu.
Acaba hangi taraf doğru diyordu.
Bunu anlamanın yolu Dink’in yazılarının tamamını ele almaktan geçiyordu.
Bu yazıların amacı şuydu: Ermenilerde oluşan Türk nefretinin Ermeni kimliğinin inşasındaki rolünü anlatmak.
Tarih ilminde şu üç unsur çok önemlidir. Olay-Tarih-Tarihçi’dir.
Ki bu üçlünün en önemlisi tarihi kaleme alan, aslında tarihi kayda geçiren Tarihçidir. Atatürk’ün de dediği gibi: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.
Tarih diye her önümüze geleni okuduk okuduk ama bize nasıl ve ne amaçla sunulduğunu hiç düşünmedik.
Tarihçi, olguları tasvir ederken birçok etken, nesnel olmasının önünde engel oluşturur. Her şeyden önce ona ulaşan malzemenin tarihî olguyu ne kadar yansıttığı meçhuldür. Bu sebeple onun nesnel olmasını engelleyen sebeplerin başında olgular hakkındaki belgelerin tarihçiye ulaşmasından kaynaklanan sorunlar gelir. Tarihçi ile olgu arasında geçen zaman diliminde belgelerin gerçeği yansıtacak şekilde muhafaza edilebilmesi her zaman mümkün olmaz. İdeolojik ve siyasî tercihin tarihçilerin olgulara yaklaşımları üzerinde etkilidir. Sultan II. Abdülhamid’e (1876-1909) bazı tarihçilerin Kızıl Sultan, bazılarının ise Ulu Hakan demeleri de ideolojik anlayışın tarih okumalarına etkisini gösteren örneklerden biridir.
Bizde Hrant Dink’i ve yazısını yorumlarken konuyu tüm yönleri ile ele almalı sadece bir cümle ile karar vermemeliyiz.
Hrant Dink’i ‘Türklüğe hakaret’ten mahkum ettiren cümlenin geçtiği 11 yazılık dizi Ermeni kimliği üzerine (1) Kuşaklara dair, 7 Kasım 2003, tarihiyle başlar. Hrant, Agos’ta yayımlanan, “Dördüncü kuşağın ayak sesleri”, adlı yazı dizisinden yola çıkarak, Diaspora’da bir süredir sürdürülen “Ermeni kimliğinin korunması” tartışmalarını Türkiye Ermenileri’nin bilgisine sunmaya çalışır. “Salt bilgilendirmeyle de yetinmeyip bu yaşamsal konuyu sağlıklı bir tartışma ortamı içerisinde bundan böyle sürekli gündemimizde tutmaya çalışacağız, Ermeni dünyasının ‘bundan sonrasının’ nasıl şekilleneceğine ilişkin ciddi bir sorgulama ve özeleştiri sürecine ihtiyacı olduğunu,... Ermeniler’in dünyaya yayılmışlığı, kimliği korumayı bugüne değin ne kadar başardı? Bu yayılmışlık gerçekten “Kimliğini kaybetmiş ve kimliğini arayan bir Diaspora” konumunda mı? Dünyanın dört bir yanına savrulmuş bir Ermeni dünyası Ermeni kimliğini korumayı başarabilecek mi? Yaşanılan bu dağılmışlık içinde asimile olmadan kimliği yaşatmak mümkün mü? “Ermeni kimliği” tanımının içini hangi değerlerle doldurmalıyız? Bu değerler içinde yaşadığımız çağa cevap verebiliyor mu? Dağılmışlık kimliğin kaybı için gerçek bir tehdit mi? Dağılmışlığın kimliğin zenginleşmesi açısından getirdiği avantajlar da var mı? Yerellikle evrenselliği Ermeni kimliğinin hangi alanlarına yerleştirebiliriz, kimliği korumak, Ermeni kalmak şart mı? , der.
 “Kaygıyla yaşamanın” Ermeni kimliğinin son asırdaki vazgeçilmezi olduğunu iddia eder. Buna birde “kuşaktan kuşağa azalarak intikal eden travmanın izlerinin varlığına rağmen artık ciddi bir kimlik erozyonu başlamış, Ermenilik bir tarafta unutularak, Amerikalılaşma, Fransızlaşma, Ruslaşma” eklemişti”. Bu erozyonun önüne geçmede “Ermeni kimliğinin içini doldurmada Kilise’nin payı büyük” olduğunu belirtiyordu.
Bir sonraki yazısı da bunun ile alakalıydı.
Ermeni kimliği üzerine (2) Kilisenin rolü, 14 Kasım 2003 tarihli yazısında, kilisenin “Ermeni tarihinin ancak son 1700 yılını kapsadığını, Ermeni kültür tarihinin dinsel kalıntılarla yüklü olduğunu, ermeni tarihi ile kilisenin yan yana gittiğini, Kilise’nin Ermeni kimliğinin tanımı üzerindeki payı öylesine büyüktür ki bugün bile Ermeni dendiğinde Yahudiler gibi etnisitesi diniyle aynılaşmış tipik bir Doğu milleti algılanır. Ancak demokratik ve laik bir cumhuriyet olma iddiasındaki Ermenistan’da Ermeni kimliğinin yeni açılımlara maruz kaldığını belirtir.
Ermeni kimliği üzerine (3) Kaç Vartan’ın çocukları 5 Aralık 2003 adlı yazısında ise, Ermeniler de tam anlamıyla tipik bir “Şark milleti” olma özelliği taşıdığını, dolayısıyla dinin Doğu toplumlarında oynadığı tarihsel rolün büyüklüğü Ermeniler için de geçerli olduğunu, din ve milliyetçilik bu süreç içinde tamamiyle örtüştüğünü ve din ile milliyetçilik aynılaştığını ifade eder. Bunun içinde Pers-Vartanans savaşını örnek gösterir ve Ermeni kimliği üzerinde iz bırakmış iki önemli vakadan biri 1915’te yaşananlar ise bir diğeri de M.S.451’deki bu savaştır. 1915 mazlumiyeti, 451 ise kahramanlığı simgeler, Diaspora ve Ermenistan’daki Ermeni okullarındaki sınıflarda bir duvarda 1915 anlatılırsa, diğer duvarda da Kaç Vartanlar anlatılır, der. Ancak Ermeniler üzerindeki dinin etkisi Sovyet döneminde azalmaya başlar. Bu dönemde azalmayan bir şey vardır. O da Ermeni milliyetçiliğidir. Hrant burada Ermeni kimliğini salt dinsel motifler ve milli söylemlerle sınırlamak artık mümkün olmadığını, Kimlikteki çeşniliğinin arttığını ve kimliğin tarifine de yeni cümleler eklemek gerektiğini ister.
Ermeni kimliği üzerine (4) Pratik kimliğin teorisi 19 Aralık 2003 tarihli yazısında, “Ermeni kimliğindeki çeşniliğin artmasının en önemli sebeplerinden biri Diasporayı gösterir. Diasporayı da “Ermeni halkının dünyanın dört bir yanına savruluşu, asırlarca Anadolu coğrafyasında bir arada yaşamış kadim bir halkın çok büyük bir bölümünün son yüz yıllık süreç içerisinde yaşadığı zorunlu göç serüveninin somut ürünü, Ermeni halkının ana topraklarından kopuşunu ifade etmediğini, aynı zamanda asırlarca birlikte yaşamış bir halkın coğrafi anlamda da birbirinden kopuşu olarak tanımlar. Diğer bir unsur Ağrı Dağıdır. Bir diğer unsur, 1915’in yarattığı zorunlu göçtür. Ama bu kavramlar Ermenistan’da farklı diasporada farklı anlam ifade eder. Ermenistan kimliğin yaşandığı, Diaspora ise kimliğin yaşatılmaya çalışıldığı alandır.
Ermeni kimliği üzerine (5) Batı: Cennet ve Cehennem 26 Aralık 2003 tarihli yazısında, Ermenilerin küresel dünyada, çok kültürlülük savaşı ile karşı karşıya kaldığını söyler. Ayrıca klasik ve modern diaspora çatışmasının bir paradoks oluşturduğunu açıklar ve buna da, birincisinde ne yapıp edip çocuğunu bir Ermeni’yle evlendirmek kaygısı, ikincisinde bir Amerikalıyla evlenmeye ve an önce Amerikalı olma isteğinin olduğunu böylece de Ermeni diasporasının bugünkü fotoğrafına baktığımızda görülen manzara bu kırılma noktalarının ne denli yok edici sonuçlara yol açtığını söyler. İlginç olan ise Hrant,  “Ermeni diasporasının kimliğini daha iyi koruyabildiği bölgeler -şaşırtıcı gelse de- daha ziyade Orta Doğu’daki İslam ülkeleri, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır gibi ülkelerde İslami cumhuriyetlerin tanıdığı kısmi özgürlük ortamı içerisinde tam bir kapalı cemaat yaşantısı sürdüren bir milyonu aşkın Ermeni, çok sayıda okullarıyla, kiliseleriyle, dernekleriyle Batı’daki diasporaya nispet edercesine çok daha dikkat çekici bir biçimde kendi kimliğini korumayı becerebilmiştir, der.
Ermeni kimliği üzerine (6) Ermeni’nin “Türk”ü 23 Ocak 2004 tarihli yazısında ise, Kültürel kimliği yaşatmak için Diasporanın özel çaba göstermesi gerektiğini, sözde soykırım iddialarının ise bu ruhu sürekli canlı tutmanın en önemli aracı olduğunu ifade eder. Ermeni kimliği için en büyük tahrip kaynağının ise Türk vurdumduymazlığıdır der. Ayrıca İslam ve Türklüğün, birlikte yaşama olgusunun da ayrı bir olumsuz etki oluşturduğunu ve ayrılık isteğinin ihanet olarak algılandığını, Ermeniler travmalarıyla, Türkler de paranoyalarıyla yaşadıklarını, Türklerde empati eksikliği olduğunu ve  “Türk” Ermeni kimliğinin hem zehiri, hem de panzehiridir. Asıl önemli sorun ise Ermeni’nin kimliğindeki bu Türk’ten kurtulup kurtulamayacağını belirtir.
Ermeni kimliği üzerine (7) “Türk”ten kurtulmak 30 Ocak 2004 tarihli yazısında ise, Ermeni kimliğinin “Türk”ten azad olmasının iki yolu olduğunu, bunlardan biri, Türkiye’nin (devlet ve toplum olarak) Ermeni ulusuna karşı empatik bir tutum içine girmesini ve nihayetinde Ermeni ulusunun acısını paylaştığını belli edecek bir anlayış sergilemesini ister. Artık Türk’le uğraşmamalı asıl odak noktanın Ermenistan olması gerektiğini söyler.
Ermeni kimliği üzerine (8) Ermenistan’la tanışmak 13 Şubat 2004 tarihli yazısında ise, “Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin “Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun” der. Ermeni sorununu Türk ekseninden çıkarmak gerektiğini söyler. Ermenistan gezileri, Ermenice kurslar vb. düzenlenmeli der.
Ermeni kimliği üzerine (9) Farklı halklar... Farklı haklar 30 Nisan 2004 tarihinde ise diasporanın kendisini sorguladığını açıklar. Niçin varız, nereye kadar varız, der. Ayrıca Ermenilerde olan var olmaya devam edecek miyiz kaygısının boyutlarını ele alır ve bu endişelerin yersiz olmadığını belirtir. Ermenin ermeni ile evlenmesinin eleştirilmesini yersiz bulur.
Ermeni kimliği üzerine (10) Karma evlilikler 7 Mayıs 2004’te,  Ermenilerde karma evliliklere karşı duruşu bir direniş olarak görenlere dudak büken ve hatta bunu ırkçı bir yaklaşım olarak tanımlayan yeni kuşak Ermeniler’in sayısının az olmadığını, muhafazakar ermeni ailelerin en büyük sıkıntıyı kendi çocuklarından ve torunlarından çektiğini ve bunun da muhafazakâr kesimin yanı sıra Kilise’yi de telaşlandırdığını söyler.
Ermeni kimliği üzerine (11) Kaçınılmazı yaşamak 14 Mayıs 2004’te ise, “Ermeni muhafazakârlar açısından karma evliliklerin en ciddi ve çekilmez çelişkisi Türkiye Ermenileri’ne has olan ve Ermeni-Türk karma evliliklerdir”, “Biz birbirimize kız alır, kız verirdik” sözü Anadolu insanına ait bir gurursal söylem olmasına rağmen, ne yazık ki Ermeni halkı bu sözü hiç de gururla söyleyebilmiş değildir. İşte bu nedenledir ki tarihten gelen bu tedbirli olma hali önceki kuşak Türkiye Ermenileri’nin algılamasına da sinmiş ve kendi çocuğunun bir Müslümanla hele de bir Türk’le evlenmesini bir türlü yüreği kaldıramaz olmuştur,” der.
Hrant Dink, Ermenilerin, gelecekleri için yeni bakışlar geliştirmeleri gerektiğini söylüyordu. Paranoyalardan kurtulmak gerektiğini, Ermeni dünyasının, tüm ortak performansını dünya üzerinden ‘Türk’e baskı uygulamaya ve soykırımı kabul ettirmeye ayırmasının yanlış olduğunu ve yeni bakış açıları kısır döngüyü değiştirecektir diye düşünüyordu (?!).
Ancak, Türklerden, Ermenilere yönelik empati kurması isterken, 1860’lardan 2020’ye kadar yaklaşık 150 yıl boyunca Ermenilerin yaptıkları dünya ölçeğindeki saldırı, tecavüz ve işgaller konusunda da sessiz kalıyor. (30 yıl boyunca Karabağ’da, Ermenilerce işgal edilen 12 Azerbaycan şehrinde yakılan evler, zarar verilen tarihi eserler, yıkılan dini yapılar ki içinde domuz, inek vb. hayvanlar beslenmişti) konu bile edilmiyor. Türklerin ermeniler ile ilgili ön yargısının devam ettiğini ve ermeni meselesinde Almanlar gibi Ruslar gibi empati yapmadığını söylüyor. Yine yazılarında eskiden bugüne kadar Ermenilerin dış destekli sergiledikleri yıkıcı/olumsuz eylemlerden bahsetmiyor. Subliminal mesajlar ile ermeni hareketleri hoş görülmek isteniyor. İyi polis kötü polis misali. Yine ortada bir hedef var. Bu hedeflere ulaşmak için yine, yeniden, yeni stratejiler geliştirmek isteniyor. Azerbaycan’da, Karabağ’da Rusya destekli gerçekleştirilmek istenen ise acaba bunun bir parçası mıdır?
Yaşanmış bir tarihi ve siyasi sıkıntıyı aşmak için yürütülen çabalarda tüm taraflar dürüst ve açık fikirli olmalıdırlar. Gerçek bir diyalog süreci, karşı tarafın görüşlerine saygı duymayı öğrenmek, daha fazla birlikte olmak ve empati yoluyla tedricen karşılıklı saygı duyulmasını sağlamakla mümkün olabilir. Böylece Türk ve Ermeni tarih anlatılarının “adil bir hafıza” etrafında birbirine yakınlaşmasının yolu açılabilir. Bunun gerçekleşebileceği inancıyla, Türkiye, kendi arşivleri ile Ermenistan ve üçüncü ülkelerdeki arşivlerde 1915 olayları konusunda araştırma yapılması için Türk ve Ermeni tarihçiler ile diğer uluslararası uzmanlardan oluşan bir ortak komisyonun kurulmasını önermiştir[3].
Belgeler açıldığında iddia edilen huşuların yalan ve asılsız olduğu ortaya çıkacağından hiçbir bir Ermeni belgelere dokunmak istememekte….
Biz yine de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nin herkesin hatta korkularıyla yüzleşmek isteyeneler için bile açık olduğunu belirtelim…

Bu haber 1942 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum