MANAS'TAN GELEN KIZ (Hikaye) / Necdet EKİCİ

MANAS'TAN GELEN KIZ (Hikaye) / Necdet EKİCİ
23 Mart 2020 - 13:43

MANAS’TAN GELEN KIZ

“Manas’tan gelen kız!” demiştim ben ona. Adı hep öyle kaldı: “Manaslı kız!” Bir gün “Lâle!” diye seslendim. Bir tuhaf baktı bana. “Lale ne?” dedi. Resmini gösterdim. Nasıl da sevindi. “Joogazın!” dedi. Lale demekmiş kendi Türkçelerinde. Artık bendeki adı Altınay değil, Lâle’ydi.

Çünkü o, sadece güzelliğini değil asalet ve zarafetini de hikmet burcu bu ışıklı goncadan almıştı. Masumiyetin sultanı, sessizliğin hilkati, güzelliğin timsaliydi. Gözlerine düşen hüzün, yanaklarında alevlenen renk, Türkistan çehresine vuran aydınlık, al bir gonca yansımasıydı.

Ona her baktığımda bozkır saçlarında Tanrı Dağları’nın acı rüzgârlarını, çekik Kırgız gözlerinde Issık Göl’ün gök dalgalarını görürdüm.

Habersizdi içimdeki duygulardan. Yarım kalan bestem, bitmeyen şarkımdı o benim.

Kuğulu Park, en çok uğradığımız yerlerden biriydi.

Salkımsöğüt gölgelerinin pare pare döküldüğü havuz başındaki ahşap oturaklardan birine iki sevgili gibi yan yana oturmuştuk. Neden bilmiyorum, o gün üzerinde bir durgunluk vardı. Konuşmuyordu. Veya ikimiz de suskunduk…

İstiyordum ki bu kasvetli hava dağılsın.

Yerimden kalktım. Az ötede ıslak leğen içinde lale satan altın dişli çiçekçi kadından bir çift lale satın aldım. Bilmiyorum verdiğim bu kaçıncı laleydi? Hayret! İlk defa gözlerine yıldızlar yağmadı. O meşhur çığlığını atmadı. Gülmedi, gülümsemedi… Her zaman yaptığı gibi sarılıp yanaklarımdan öpmedi. Benden bir şeyler sakladığı kesindi.

-Er-Sagun… dedi. Sana bir şey söylemek istiyorum ama üzülmek yok.

Sanki ağzımdaki lokmadan dişime ‘çat!’ diye bir taş değdi.

Demek deminden beri suskunluğu boşa değilmiş

Gözlerime baktı bir garip. Yutkundu, söyleyemedi.

Anladım tabii.

Hayatında kesin bir başkası vardı. Beni üzecek başka ne olabilirdi? Muhtemelen “Bundan böyle bana lale getirme! Benim özlediğim biri var. Artık görüşmeyelim.” diyecekti. Diyemedi. Eh… Bunca yıllık arkadaşız. Kolay değildi her gün yan yana yürüdüğü insana bir anda veda cümleleri kurmak… Onu incitmeden, kırmadan, dökmeden araya duvarlar örmek veya bir anda kapı önüne koymak…

İçimde bir deprem…

Baktım, verdiğim bir çift lale yere düşmüş. Alıp kitaplarının üzerine koydum. İçimden bir şeyler koptu. “Affedersin!” dedi.

-Ben yarın ülkeme dönüyorum. Uçak biletimi aldım. Bir daha görüşür müyüz bilmiyorum.

Dondum. Ne sevineceğimi ne üzüleceğimi bildim. Farklı duyguları aynı anda yaşamak bu olsa gerek. Demek hayatında bir başkası yoktu. Sandığım gibi değildi. Sevinmeli değil miydim? Ama o gidiyordu… Ayrılmaktan dolayı benim üzüleceğimi düşünüyordu. Gözlerim bir bilmece, duygularım çıvgın vurmuş gül goncası… İçimde hüznün yedi rengi, ayaklarımın altından kayan bir dünya… Bu nasıl bir talihsizlikti Allah’ım! Sevinirken kalbin yanıp göyünmesi gibi… Yas ile sevincin yıkışması gibi…

Gözlerim bulut bulut.

-Aa… dedi. Sen çok üzülmüşsün. Öyle bakma ne olur! Kıyamam sana.

-Bir birimize çok alışmıştık. Ayrılıyoruz. Sen üzülmedin mi? dedim.

-Üzüldüm tabii… dedi. En yakın arkadaşımı kaybediyorum.

-Hepsi o kadar mı?

Elini elimin üstüne koydu. Gözleri gözlerimde. Yüreğim bütün şiddetiyle çarpıyordu.

-Lâle, dedim. Ben sana…

-Biliyorum, dedi.

-Neyi biliyorsun?

-Bana hep iyi bir arkadaş oldun. Her sabah laleler getirdin. Lâle diye seslendin. Beni lale bildin, değer verdin. Sen benim en iyi dostumsun. Ve hep iyi bir dost olarak hatırlayacağım.

Duygularım içimin zifiri derinliklerinde kaldı. Araya dostluktan kocaman bir duvar örmüştü. Ne söyleyebilirdim?

Yeniden içime sığındım:

“Bu kadar zor muydu beni anlamak ve yüreğini yüreğimin yanına koymak… Gönlümde cemre, içimde çolpan, gökyüzünde turna olmak… Sahi zor muydu beni anlamak ve benimle yüreğinle konuşmak… Ne çok isterdim, dilinde türkü, gözlerinde gurbet, yüreğinde umut olmayı…”

-Sana küçük bir armağanım var, dedi.

“Ne armağanı?” diyemedim. İçim dolu dolu, sadece mahzun baktım.

-Biliyorsun laleleri ikimiz de çok seviyoruz. Türk Ocağı’nda bir ağabeyden dinlemiştim: 1918’de Ermeni vahşetine karşı Bakü’ye yardıma gelen Türk ordusu, Azerbaycan’da büyük bir sevinçle karşılanır. Şair Aslan Aslanov, duyduğu sevincin sonucu bir şiir yazar : “Laleler” koyar adını. Telman Hacıyev de bu şiiri besteler. Laleler fesli Osmanlı askerlerini remzediyormuş. Türküde “Ne vakittir Bakü’nün gözü yoldadır. Bize bir konuk geler, laleler laleler!” diyor. Çok duygulandım. Günlerce etkisinden kurtulamadım. Allah razı olsun o Nuri Paşalardan, Enver Paşalardan. Eğer kabul buyurursan el yazımla yazdığım bu güzel şiiri sana armağan etmek istiyorum. Aramızda bir gönül köprüsü, ortak mahnımız olsun. Arkadaşlığımızı bu türküyle hatırlayalım. Hem sen bana Lâle demiyor muydun?

Şiirin yazılı olduğu kâğıdı bana uzattı. Elim sol göğsümde.

-Benim en güzel şiirim, söylenmemiş türküm, yarım kalan bestem sensin! dedim. Hayır! Diyemedim. Demeyi çok isterdim. Çünkü araya dostluktan koca bir duvar örmüştü.

Mahsustan sordum:

-Ama sen Kırgız’sın, Azerbaycanlı Türklerin derdini dert bilmek, üzüntüsüne ortak olmak niye?

- Aaa! Şaşılacak ne var bunda? Cengiz atam der ki: ‘Biz ulu bir çınarın dallarıyız!’

Ani bir hareketle ceketimin iki yakasından sımsıkı kavradı. Kendine çekti. Gözleri içinde kaybolduğum bir büyükTürkistan...

-Hadi, dedi birlikte söyleyelim…

Herkes, iki kişilik bu muhteşem koroyu dinliyordu:

"Yazın evvelinde Gence Çölü’nde

Çıhıblar yene de dize laleler

Yağışdan ıslanan yaprağlarını

Seribler dereye düze laleler."

Koro gittikçe çoğaldı. Bir alkış tufanı koptu. Ağlıyordum.

Neden ağladığımı bilmiyordum, ağlıyordum işte. Baktım onun da

yanakları ıslak... Nasıl olsa bizim şarkımız değil miydi?

Son defa sarıldı. Kayıp gitti elleri avuçlarımdan. Bakışları kalbimin gülümseyen yüzüydü, bende kaldı. Bir de kulaklarımda hep o şarkı: “Laleler laleler…”

...

Şimdi Lâle çok uzaklarda… Bozkırdaki bilgenin doğduğu topraklarda…”

Necdet EKİCİ 

Bu haber 651 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum