KARAMUK - Hikâye: Necdet Ekici

KARAMUK - Hikâye: Necdet Ekici
22 Kasım 2020 - 15:56

Baktım, mürdüm eriğinin gölgesinde başı öne uzattığı iki kolunun arasında uyuyordu. Aslında uyumuyor, “şekerleme” yapıyordu.
- Karamuk! dedim.
Güya duymadı, bakmadı benden yana. Hâlbuki “çakal düzeninde” olduğunu açılıp kapanan göz kapaklarından, çaktırmadan beni süzüşünden, kuyruğunun ucunda canlanan titreşimlerden anlamıştım. “ Suçlu olduğu nasıl da belli!” dedim içimden.
Bu defa ses tonuma öfke yükleyip daha da yükselttim:
- Karamuk!
Ağaç altında uyuyan kıvrımlı, yumuşak o kara, kütlenin sanki bütün vücuduna cereyan verildi. Önce kulakları oynadı. Gözleri alev alev yandı. Mekanik olarak başını kaldırıp bana baktı. Sonra sivri, nemli kara burnunu gökyüzüne dikip kurt taklidi uzun uzun uludu. Birkaç kez kurusıkı havladı. Güya: “Ben buradayım ve her an tetikteyim!” diyen salvolar gönderdi boşluğa.
- Gel buraya! dedim.
Anladı. İsteksiz kalktı. Uzun kulaklarını şapırdatarak başını sağa sola silkeledi. Sağ arka ayağı ile kulak arkasını kaşıdı. Sonra böğründe gezinen birkaç inatçı-yapışkan atsineğini öfkeli öfkeli “kırt kırt” dişledi. “Suçunu biliyor kâfir!” dedim. Nasıl da zaman kazanıyor. Her zaman sesimi duyar duymaz yanıma fırlayan, çocuklar gibi şımaran Karamuk, sanki avdan dönmüşçesine ağır bir devinim içindeydi. Arka ve ön ayakları üzerinde kaburgalarını saydırırcasına şöyle bir yaylandı, gerindi. Koca ağzını sonuna kadar açıp, kırmızı uzun dilini göstere göstere pis pis esnedi. Burnu yerde, bu defa kuyruğu bacaklarının arasında isteksiz sallanarak geldi yanıma. Hiçbir şey söylemeden dik dik baktım gözlerine. Mor üzüm tanesi gözlerini döndüre döndüre insanî bir nazarla o da bana bakıyor, sanki düşüncelerimi okumaya çalışıyordu.
Yandaki sokutaşının üzerine oturdum. İki ayağımın arasına uysalca başını koydu; derin derin soludu. Mahsustan ayak bileklerimi geveledi, pantolonumun paçalarını çekiştirdi. İstiyordu ki hiç bir şey olmamış gibi seveyim, okşayayım, ilgileneyim kendisiyle.
- Hınzır! dedim. “Kendini affettirmeye çalışıyorsun değil mi? Kalk ayağa!”
Hâkim karşısında yüreksiz bir sanık tavrıyla ayağa kalktı. Bu defa da söylediklerimi önemsememiş gibi az ötedeki bir çirişin yapraklarına arka sağ ayağını kaldırarak kesik kesik işedi, döndü. Başını okşamadım, omzuna masaj yapmadım. Anladı tabii. Ayaklarımın arasına ayıp yerlerini göstere göstere sırt üstü yattı, naz yapan sesler çıkardı. Cilve mi yapıyordu, yoksa bu bir tür özür mü dilemeydi anlayamadım.
- Kalk ayağa, kalk! Yağcı melun seni!
Kalktı.
- Uzat ellerini kontrol edeceğim!
İki elini de bir öğrenci ürkekliği içinde avuçlarıma koymasın mı? O an duygulanmadığımı, canımın kaynamadığını söylesem yalan olur! Yine de renk vermedim. Dikkatle baktım tırnaklarına, tırnaklarının arasına, tüylerine; ne bir yumurta bulaşığı, ne de yumurta kabuklarından bir kırıntı...
- Aç ağzını! dedim. “Dur dur, yalamayı bırak da aç ağzını! Bir iz bulursam yakacağım çıranı!”
Dinlemedi beni, ılık ılık yaladı elimi kolumu. Zorla açtım ağzını, maalesef orada da bir delil bulamadım. Hırsla ittim dizimden aşağı. Galiba sesimdeki, hareketlerimdeki öfkeyi o da sezmişti ki ürkek-tetikte karşıma kıç üstü oturup ışıl ışıl kış üzümü rengi gözlerini döndüre döndüre bana bakıyordu. Yüz vermedim tabii. Az sonra sallanarak çekip gitti eski yerine.
* * *
Ondan sonraki günlerde de yine kümesteki yumurtalar azalmaya, yine sağda solda yumurta kabuklan görülmeye başlandı. Eğer yumurtaları yiyen Karamuk ise demek söylediğim onca kötü sözler, kızmalar, tehditler fayda etmemişti. Kime danıştıysam “Döv!” dediler. “Sopayla dişlerine dişlerine vur, acıma! Eğer dadanan Karamuk’sa mutlaka bırakır!”
Başım avuçlarımın arasında. Burnumu sıksan canım çıkacak. Karımın sitemleri, annemin her gün sıklaşan şikâyetleri, sürekli kırılıp içilen yumurtalar ve Karamuk… Hayır, bu böyle devam edemez!
Elime yaş bir meşe çubuğu aldım. Bilemezsiniz, bir avcı için kendi av köpeğini dövmek bir başka azaptır. Üstelik bir şüphe, bir zan üzerine… Kümesteki yumurtaları yiyen ya o değilse? Baktım kuzukulaklarının arasında yatıyor. O kadar zayıf ki! Bizim çocukların gözleri şimdiden iri iri olmuş, ağlamaklı nazarlarla bir Karamuk’a bir elimdeki sopaya bakıyorlardı. Eğer bu suçu işleyen Karamuk’sa artık o, cins bir av köpeği değil, elden çıkarılması gereken zararlı bir mahlûk, bir haşarat veya bir püsküllü bela idi...
Elimde sopa, Karamuk’u yanıma çağırdım. İstiyordum ki kaçsın, gelmesin. Ortalıkta gözükmesin; kendini bulamayayım. Serinlemek için yattığı kuzukulaklarının arasından kalkıp geldi yanıma. Işıl ışıl parlayan sorgulu gözleri gözlerimde… Aramızda soğuk bir sessizlik... Böyle kaç dakika geçti bilmiyordum. O beni süzdü, ben onu ölçtüm. Kaldırıp da vuramadım sopayı. Elim varmadı bir türlü. İçimde kötü bir ikilem...
İşte o an kıvılcımlandı kafamda her şey! Deneyecektim.
Soğuk, donuk, buz gibi bir sesle, “Yumurta koyun önüne!” dedim çocuklara. Bu, bir çeşit imtihandı. Tecrübe edecek, eğer yerse cezasını verecektim. Koydular. Hayret, yemedi! Sadece kokladı, hepsi o kadar. Çocukların keyfine diyecek yoktu. Aynı gün kulübesine koyduğum iki yumurtaya ise kaç gün geçtiği halde hiç dokunmamıştı. Yoksa yumurtaları yiyen Karamuk değil miydi?
Gözlerimde düğümlenen, alnımda çizgilenen ifadeler… Kafam iyice karıştı.
Daha sonraki günlerde de yine kümesteki yumurtalar azalmaya, yine sağda solda yumurta kabukları görülmeye başlandı. Bir kördüğüm, bir bilmece...
İşte ne olduysa geçen Perşembe günü Amik Gölü'ne yabani ördek avına gittiğimiz o avda oldu. Her şey ayan beyan ortaya çıktı, işin esrarı çözüldü:
Ben, uçara sıkıyordum. Karamuk, ördeğin düştüğü yeri eliyle koymuş gibi buluyor, incitmeden, yemeden alıp getiriyordu. Her gelişinde mükâfat olarak ağzına okkalı bir akide şekeri, haydi bir daha! Anlıyor, çocuklar gibi seviniyordu. Çantam iyice kabarmıştı. İkimizin de keyfine diyecek yoktu.
Karamuk, bu son gidişinde dönmedi. Aradan yarım saat geçtiği halde dönmedi. Hayret, hiç böyle yapmaz, vurduğum ördekle dönmesi beş dakika sürmezdi!

Endişelendim. İndirdiğim ördekten hadi vazgeçtim; nereye gider, hangi cehenneme kaybolurdu bu köpek? Sazlıkların arasından, bataklıklara kadar bakmadığım, ıslıklamadığım, adıyla seslenmediğim yer kalmadı. Yok! Baktım gökyüzü de bozuyor, kirli bulutlar ufka doğru akıp duruyor. Canım iyice sıkılmaya başladı. İşte o an, ilerden “çakal hıçkırması” gibi bir ses geldi: “Hilhu! Hilhu!” İri süpürge otlarından biri şiddetle sarsıldı. Fişeği namluya sürdüm. Kendimi her şeye hazırlıyordum. Tüfek yüzümde, olduğum yere çömelip bekledim. Yeniden aynı hıçkırık, aynı sarsılma. İçime bir şüphe düştü. Yerimden kalktım, küçük adımlarla yaklaştım. Önce, kabuğundan henüz soyulmuş parlak kara bir yılan gibi sağa sola yalpalayan kuyruğunu gördüm. Bu bizim Karamuk’tan başkası olamazdı. Başı, gür yeşil süpürge otunun içine gömülü, vücudunun bütün tüyleri kirpi gibi kabarmış, bir şeyler didikliyordu. Benim yaklaştığımı fark etmedi bile.

- Karamuk! dedim.
Hiç beklemediği veya en son duymak istediği sesti bu. Bir yaydan fırlamış gibi süpürge otunun dışına attı kendini. Alevli, vahşi gözlerinde şimşekler çakıyordu. Adeta kanı damarlarında buz tutmuş da öylece kalakalmıştı. Baktım ağzında ördek yoktu, gelincik yoktu, yılan yoktu fakat dudaklarından siyim siyim, iplik iplik akan sarı sıvılar vardı. Süpürge çalısının içinde ise bir yuva ve kırılmış, akmış çil çil yumurtalar...
Önce ürperdi, sonra çözüldü. Karşımda tir tir titremeye başladı.
- Seni aşağılık, seni alçak! dedim.
Elimdeki çiftenin dipçiğini kalçasına bütün gücümle indirdim. Önce tiz bir çığlık, sonra ağlayan sesler çıkararak önümde ağır aksak yürümeye başladı fakat kaçmadı. O önde, ben arkada, yol boyunca söylendim durdum:
- Demek bir hırsız gibi bizim evde olmadığımız bir ânı gözeterek kümese giren, yumurtaları yiyen, ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi yanımıza gelip zıbaran sensin ha! Söyle alçak, seni aç mı koyduk, açıkta mı koyduk? O pis miden için, murdar miden için değer miydi? Yahu bunu sokak köpekleri bile yapmaz! Bugün yumurtalara dadanan it, bakarsın yarın tavukları da, avı da yemeye başlar! O zaman senin hırsız bir tilkiden ne farkın kalır? Söyle şimdi, ben diğer avcıların yüzüne nasıl bakarım? Onlara senden nasıl bahsederim veya başkaları bizi nasıl anlatır? Beni mahcup ettin, herkese karşı yüzümü kara çıkardın! Senin hakkın bir kurşun ama elim varmıyor, vicdanım elvermiyor işte!

Başı yerde, kuyruğu bacaklarının arasında topallayarak tin tin yürüdü önümde. Eve ulaştığımızda ortalıkta gözükmedi. Doğruca kendi kulübesine girip karanlık köşesine sindi, hiç çıkmadı.
O gece uykum tutmadı. Atsan atılmaz, satsan satılmaz, versen verilmez. Sonra huylu bir köpeği kim ne yapacak.

Sabahleyin erkenden uyandım. Karamuk hakkında bir karar vermem gerekiyordu. Belki de bu onun son şansı olacaktı. Korkudan bir zırh gibi giyindiği kulübesinin hâlâ içindeydi. Çünkü yüzümüze bakacak hali kalmamıştı. Kimseye bir şey söylemeden mutfağa geçip cezvede bir yumurta kaynattım. Yarı sulu, yarı pişmiş bir hâl. Suyunu süzüp, kırmadan, soğutmadan cezveyle çıkardım dışarı. Eski avcılardan biri aynen böyle anlatmıştı. Karamuk’u çağırdım. Karnı karnına geçmiş, sallanarak çıktı. Kedi görmüş fare ürkekliği içinde bir elimdeki yumurtaya, bir bana bakıyordu. “Höt!” desem ödü düşecek. Sanki korku ve açlık gözlerinde kabuk bağlamıştı. Tünel tünel baktı. Yaklaştım. Şaşkındı. Bir anda başını koltuğumun arasına kıstırarak, tek elimle ağzını açtım ve sıcak yumurtayı ağzına itip iki elimle çenesini var gücümle kapattım. Kaynar sulu yumurta ağzında “cark” diye patladı.

Aman Allah’ım o nasıl bir avazdı! Yaramaz bir çocuğun ağzına acı toz biber sürmüşsün gibi çığlığı göklere çıktı. Bir vaveyla ki görme gitsin! Kendini yerlere atıyor, ağzını topraklara sürüyor, tozu dumana katıyor, sürekli dönüyor, danalar gibi böğürüyordu. Korktum, ölecek sandım. Baktım bizim çocukların gözleri iri iri hepsi balkonda. Karşı evlerin pencerelerinden dahi bize bakanlar, Karamuk’un çığlığına avluya çıkanlar oldu. Kaçtı sonunda, feryat ederek kaçtı. Sesi duyulmaz oldu.

Karamuk’un o hâlini görmek bir başka dokundu bana. Ruhumun ta derinliklerinden gelen vicdanî bir azap, gözlerimi uzaklara çevirdim; Karamuk’un sesinin tükendiği yere.

Karamuk o gün ortalıkta hiç gözükmedi. Sabahleyin kulübesine baktık, orada da yoktu. Hatta kulübenin girişindeki kapsalık bile devrilmemişti. Demek gece de uğramamış, evinde yatmamıştı. Canım sıkıldı. Bostana, bağ teyeklerinin altına, ahıra, söğüt sürgünlerinin içine, dere kenarlarına kadar bakmadığımız yer kalmadı; Karamuk yoktu.

Aradan azap, korku, pişmanlık dolu iki gün daha geçti, yine yoktu. Boğazları toklu, kulakları kesik iri davar köpeklerinin boğmasından tutun da, kendini bilmez birinin çekip vurmasına kadar her şey geliyordu aklımıza. Kim bilir, biri tutup bağlamış veya zehir vermiş de olabilirdi.

Aramadığımız, sormadığımız yer kalmadı. Yer yarılmıştı da sanki Karamuk içine girmişti. Ne bir gören ne bir haber... Çocuklar gizli-açık sızlanmaya, sonra da hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Şimdi herkes, hatta karım, annem bile beni suçluyorlardı: “Ne varmış bu kadar eziyet edecek! O da nihayet bir can taşıyor. Durup dururken bir kaynar yumurta icadı çıkarmışım!” Daha bilmem neler...Benim içime batmıyor muydu?

Evimizin horantasından biri gibiydi. Çocuklarımla birlikte büyümüştü. Onların oyun arkadaşı, evimizin bekçisi, avda vefalı yoldaşım, dostum, can şenliğimdi! İçimde çocuklarımdan birini dövmüşüm de evden kovmuşum gibi bir his... Ne zalim adamdım ben böyle! Ava gittiğimizde bir yığın kötü söz söylemiş, tüfeğin dipçiği ile vurmuştum. Yine de bana olan saygısını bozmamış, dişlerini göstermemişti. Kuyruğunu bacaklarına kıstırmış, kulaklarını gözlerinin önüne düşürmüştü de ağlayarak evin yolunu tutmuştu. Avda kusur mu etmişti? Vurduğum ördekleri mi yemişti? Onunki nefis değil miydi? Çalıların arasında beş altı yumurta bulmuştu da onları yiyordu. Varsın yesindi; o da onun ganimeti sayılmaz mıydı? Neyi öğretmiştim ki neyi istiyordum? Kendi av köpeğini dövmek bir avcıya yakışır mıydı? Bir köpek böyle mi terbiye edilirdi? Ağzını yumurtayla yakmak da neyin nesiydi? Bir canlıya böyle mi ders verilirdi? Böyle işkenceli eğitim mi olurdu! Ne zalim adamdım ben! Gitmişti işte, gitmişti!

Dört gün böyle geçti. Dört hüzünlü, dört suçlu, dört suskun, özlem ve pişmanlık dolu gün... Çatal kapıdan her girişimde, kulübenin kapısına her bakışımda, duvardaki çifteye her dokunuşumda onu hatırlıyordum. Şimdi yeri boş boştu.
* * *
Bostandaki sırık fasulyelere dikeç dikiyordum.
- Baba baba! diyerek nefes nefese geldiler çocuklar. Arkalarından sanki kovalayan biri vardı da can havliyle bana sığınıyorlardı. Gözleri çakmak çakmak. Henüz ben sormadan kendileri söylediler:
- Karamuk! Karamuk’u gördük baba!
Ruhumda bir şimşeklenme:
- Nerede oğlum?
- Hah orada! Değirmenkaya’nın dibinde!
Yüreğim gümbür gümbür bir sevinç... Elimi kaşıma siper ederek baktım.
“Canım, dedim. Bir tanem, bilsen seni ne kadar özledik!”
Elimdeki dikeçleri, keseri bir yana attım. Baktım, gerçekten de bize elli metre kadar uzaklıkta karşıki Değirmen kaya’nın dibinden başını kaldırıp kaldırıp eve -aslında bana- bakıyordu. Kerata benim baktığımı görünce iyice pusuyor, hiç yekinmiyordu. Öbür tarafa dönmeye göreyim, tıpkı bir saklambaç oynar gibi pusmaya hazır yeniden başı havada. Demek o da bizi özlemiş, evine, yuvasına dönmek istemişti! Hayret, annem bile kapıda! Kısık gözlerinde bir parlaklık, dudaklarında yapışıp kalan bir tebessüm, oraya bakıyordu.

Karamuk’un yanına vardım. Çenesi öne uzattığı iki kolunun üzerinde çaktırmadan göz ucuyla beni süzüyor, öylece yatıyordu.

Başucuna çömeldim. Sesimde tatlı bir ahenk: “Karamuk.” dedim. Güya beni duymadı veya duydu da aldırmadı. Hiç istifini bile bozmadı. Anlıyordum onu. Başını okşadım. Kerata dönüp bakmadı yüzüme. Anlaşılan bana küsmüştü, naz yapıyordu. Eskiden olsa böyle mi yapardı ya? Yeniden: “Karamuk!” dedim. Yine ses yok. Gözleri çapaklanmış, karayılan parlağı tüyü tiftiklenmiş, karnı karnına geçmişti. Dudaklarında kabaran sivilcelere bakılırsa şüphesiz dili, ağzı daha da kötüydü. İçime battı. “Canım!” dedim. "Keşke ellerim kırılaydı da yapmaz olaydım."

Gönlüne koymadım, kucağıma aldım.Öptüm, sevdim, okşadım. Bana kırgınlığını belli edercesine inmek istediyse de bırakmadım. Karamuk kucağımda eve doğru yürüdük.
Hepimizde hüznün gölgelediği tatlı bir telaş...

"Karamuk,yavrum!" dedim.Eve dönməklə biz sana değil,aslında sen bize ders verdin.Canım,bir tanem!"

Bu haber 377 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum