Reklam
Reklam

İş Hukuku Uzmanı Prof. Dr. Aziz Can Tuncay ile röportaj

İş hukuku alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Aziz Can Tuncay, son yıllarda hukuksal etik ve adalet konularına yöneldi. Tuncay, gazeteci Abbas Bilgili ile yaptığı söyleşide, “Yargıya güven eksikliği beni hukuk etiğine yöneltti” diyerek akademik ilgi alanındaki değişimin gerekçesini anlattı.

İş Hukuku Uzmanı Prof. Dr. Aziz Can Tuncay ile röportaj
28 Haziran 2025 - 08:50

Prof. Dr. Aziz Can Tuncay ile röportaj

Pof. Dr. A. Can Tuncay kimdir?: 1944 doğumlu olan Hoca, 1966 Ankara Hukuk mezunu olup, 1967’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde önce Medenî sonra  İş Hukuku alanında başladığı akademik kariyerine aynı fakültede doktor, doçent ve profesör olarak 2000 yılına kadar devam etti ve emekliliğini istedi. 2004 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde göreve başladı ve burada dekanlık da yaptı. Tuncay, Sosyal Güvenlik, İş Hukuku ve Hukuksal Etik konularında lisans dersleri vermeye devam etmektedir. Ders verdiği alanlarda ders kitapları bulunan Tuncay’ın son yıllarda akademik kariyerinin dışında hukuk etiği, felsefesi ve tarihi alanlarında kitapları peş peşe yayınlandı ve ilgi gördü. 

 

Abbas Bilgili (AB): Hocam, biz sizi iş hukukçusu olarak biliyoruz. İş hukuku camiası da sizi yakından tanıyor. Sosyal Güvenlik Hukuku ve Toplu İş Hukuku konusundaki yayınlarınızı biliyoruz ve bu eserler halen üniversitelerde ders kitabı olarak okutuluyor. Ancak son yıllarda iş hukukunun dışına çıkarak, farklı alanlara doğru yelken açtığınızı görüyoruz. İş hukukunun dışına çıkma ihtiyacını neden duydunuz?

 

Aziz Can Tuncay (ACT): Son yıllarda iktidar hukuk kurallarına uymuyor ya da işine geldiğinde uyuyor işine gelmediğinde uymuyor. Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararları umursanmıyor. Aynı şey Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için de geçerli. Böyle olunca hukuk fakültelerinde anlatmaya çalıştığımız hak, hukuk, adalet, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkeleri, ifade ve basın özgürlüğü gibi temel özgürlükler de havada kalıyor. Hukuka ve Anayasaya saygı duyulmayan bir ülkede hukukçu olmak, hatta özgür insan olarak yaşamak zor. Bundan öğrenciler de şikayetçi. Hukuka güven, derslere ilgi azaldı. Böylece hukuk kitapları yazmak yerine başka alanlara yönelme ihtiyacı duydum. Bundan yaklaşık on beş yıl önce anlatmaya başladığım “Hukuksal Etik” derslerini hazırlarken, daha yakından incelemeye çalıştığım eski filozofların düşünce ve hayatları bende büyük hayranlık uyandırdı. Sokrates, Platon, Aristoteles, Marcus Aurelius, Spinoza, John Locke, Voltaire ve diğerleri. Böylece felsefeye, değişik fikir akımlarına ve tarihe ilgi duymaya başladım. Tarih zaten orta eğitimden beri çok sevdiğim bir alandı. Devamlı okumaya başladım ve arkasından felsefe ve tarih içerikli kitap çalışmalarım oldu. 

 

AB: 1982 yılında yayınlanan doçentlik tezinizin adının “İş Hukuku Açısından Eşit Davranma İlkesi” olduğunu biliyoruz. Bu eser eşitliği iş hukuku bağlamında ele almakla birlikte, eşitlik esasen yüzyıllardır felsefenin ve hukukun temel kavramlarındandır. Son yıllarda yazdığınız kitaplarda, önceden eşitlik kavramı üzerinde çalışmış olmanızın etkisi var mı?  

  

ACT:  Doğru. Doçentlik tez konusu olarak 70’li yılların sonunda “İş Hukukunda Eşit Davranma İlkesi”ni seçmiştim. Öteden beri J. J. Rousseau’nun “insanlar eşit doğarlar” sözü hayatıma ve çalışmalarıma yön vermiştir. İnsanlar arasında cinsiyet, din, etnik köken ve hatta milliyetleri açısından ayrım yapılmasını doğru bulmam. Eşitlik ilkesi, dünyanın tüm demokratik, uygar ülkelerinde sosyal hayatta, hukukta ve düşünce hayatında en temel ilkelerden biri olmuş, anayasalarda yerini almıştır. Kaleme aldığım Hukuksal Etik Dersleri, Adalet Peşinde ve Portrelerle Anarşizm kitaplarımın ilham kaynağı etik ve eşitlik ilkesi olmuş olabilir. 

 

AB: Son on yıl içinde özellikle hukuksal etik, adalet, tolerans, tarihte ünlü davalar gibi konular üzerinde yoğunlaştığınızı ve bu konularda kitaplar yayınladığınız görüyoruz. Öncelikle “Hukuksal Etik Dersleri” isimli kitabınız hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Benim elimde 7. Baskısı olan bu kitap sanırım ders kitabı olarak da okutuluyor. Buna neden ihtiyaç duydunuz üniversitede hukuksal etik nasıl karşılandı?

 

ACT: On beş, on altı yıl önce üniversitemizin de (Bahçeşehir Üniversitesi) kurucu üyesi olduğu Uluslararası Hukuk Fakülteleri Birliği (IALS)’nin o yıl Avustralya’nın başkenti Canberra’da gerçekleştirilen genel kuruluna üniversitemizin temsilcisi olarak katıldığımda dernek toplantısı dışındaki bilimsel toplantıda katılan hukukçular tarafından “hukuksal etik” konusu işleniyordu. Bu kavramı ilk kez orada duymuştum. Meğerse dünyadaki bir çok hukuk fakültesinde bu konu bir ders olarak okutuluyormuş. Maksat, hukuku salt bir kurallar bütünü olarak görmek ve uygulamaktan ziyade konuluşunda, uygulanışında ve yargısal denetiminde etik, ahlâk, adalet ve  özgürlüklere saygı çerçevesinde değerlendirmek ve uygulamak. Bundan ve sunulan tebliğlerden çok etkilenmiş olarak bunu bir ders olarak fakültemde okutmak istedim ve dönünce de yaptım. Yanılmıyorsam bu ders, Türkiye’de ilk kez bizim fakültede okutulmaya başladı. O yıllarda, Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri de hazırlanıp hayata geçirilmişti. Bir yıllık hazırlık çalışmasından sonra, bu konudaki kitabımın ilk baskısı çıktı. Şu anda 7’inci bası piyasadadır. Etik, hem uygulayıcıların hem  yargı hem de yasama organlarının uyması gereken temel, hatta evrensel bir ilkedir.   

 

AB: “Yargı Etiği Açısından Tarihte Büyük Davalar” isimli kitabınız da dikkat çekici. Hakikaten tarihte Sokrates, Dreyfus gibi önemli davalar insanlık için önemli ibretler sunuyor ve siz de bunları anlatıyorsunuz. Bu davalar bugünün insanına ne anlatıyor?

 

ACT: Bu kitabı büyük bir heyecan ve hevesle yazdım. Esin kaynağım da İstanbul Barosu tarafından 1941 yılında yayınlanan Tarihi Davalar başlıklı kitapçıktır. İngiliz yargıç John Macdonell tarafından yazılmış ve Türkçeye çevrilmiştir. Tarih, başta düşünce ve bilim insanları olmak üzere pek çok değerli insanın doğrulara inandıkları ve onları dile getirdikleri için haksız yere yargılanmalarına hatta idamlarına tanık olmuştur. Bu yargılamalar sahte delil, yönlendirilmiş bilirkişi raporları, yalancı tanık beyanlarına dayandırılmış, hatta işkence yoluyla elde edilmiş ifadelere (delillere) dayandırılmıştır. Sokrates’ten Giardano Bruno’ya, Jeanne d’Arc’tan Yüzbaşı Dreyfus’a kadar mağdurlar böyle düzmece mahkemelerden geçmiştir. Kitapta ayrıca 1306’da Fransa’da tutuklanan Tapınak Şövalyeleri’nin yargılanıp ölüme gönderilmelerine, yine Ortaçağda Avrupa’yı kasıp kavuran cadı davalarına (60 bin civarında kadın, cadı suçlamasıyla yakılmıştır), korkunç engizisyon mahkemelerine de yer verilmiştir. Kitap çok sükse yapmıştır.    

 

AB: İsmiyle dikkat çeken kitaplarınızdan biri de “Adalet Peşinde.” İnsanlığın ideali olması gereken adalet ne yazık ki uygulamada oldukça sıkıntılı. Adalet Peşinde ile vermek istediğiniz mesaj nedir?

 

ACT: Adalet Peşinde adlı kitabımın yazılış amacı zaten başlığında gizlidir. Yukarıda birinci soruya verdiğim cevaplar burada da geçerlidir. Kitapta adalet üzerine çalışmalar yapmış düşünürlere değinilmekte, adalet kavramı hukuki ve felsefi açıdan incelenmekte, buna neden ihtiyaç duyulduğu açıklanmaktadır. 

 

AB: Bence oldukça dikkate çeken bir kitap ismi de “Eksiğimiz Tolerans.” Ne yazık ki bizim toplumumuz oldukça huzursuz ve oldukça çekişmeci bir toplum. Gündemimiz sürekli siyasal tartışma ve kavgalar ile dolu. Eksiğimiz olan tolerans için neler söyleyeceksiniz?

 

ACT: Uzun süredir gözlemliyorum. Toplum hayatımızın her alanında (siyasette, dinde, sporda, sanatta) insanlar kendisi gibi düşünmeyenleri suçlamakta, aşağılamakta, hatta dövmeye öldürmeye çalışmaktadır. Trafikte, futbol karşılaşmalarında, siyaset kürsülerinde böyle. Hoşgörü yok, kavga var. Bunun böyle olmaması gerekir aslında. Hepimiz insanız, sinirlerimize hakim olup, şikayetlerimizi konuşarak çözümlemeliyiz. Katılmasak da farklı fikirde, dinde, soyda olanlara saygı duyulması gerekir, eğer huzurlu ve barış dolu bir toplumda yaşamak istiyorsak.. Kitap, her alandaki toleranssızlığı ele almakta ve eleştirmektedir. 

 

AB: Sanırım bu kitapların dünyasına girince “anarşizm” ve “ortaçağda tarikat şövalyeleri” gibi konular da ilginizi çekmiş olmalı ki, bu konularla ilgili kitaplarınız da çıktı. Kısaca bunlarla ilgili de bilgi verebilir misiniz?

 

ACT: Ünlü Rus Anarşist ve bilim adamı Pyotr Kropotkin’in “Etik” adlı kitabını okuyunca Anarşizm düşüncesi bana ütopik olsa da çok ahlaklı ve insani, dahası ideal bir siyasi rejim olarak göründü. İnsanın hak ve özgürlüğüne odaklanmış o bilim adamları ve aktivistleri  bu uğurda idam sehpasına bile çıkmışlardır. Anarşistlerin macera ve tehlike dolu hayatlarından etkilendiğim için yazdım “Portrelerle Anarşizm” adlı kitabımı. Bu siyasi ve ekonomik rejimi sosyalizm, komünizm gibi yakın kavramlarla da kıyasladım. 

 

“Orta Çağda Tarikat Şövalyeleri” kitabım ise küçük bir kitap. Bu kitapta da Ortaçağı kasıp kavuran, din terörü estiren, dinî-askerî örgütler olan Tapınak, Hastane, St. Jean ve Töton şövalye teşkilatlarını ve şövalyelerin ilginç hayatlarını inceledim. Doğuşu itibari ile Kudüs’ü ve Orta Doğu’yu Müslümanlardan temizlemek olan ve Papa’nın himayesinde hareket eden bu fanatik Katolik inançlı tarikatlar ve üyeleri olan bu asker-din adamı karışımı şövalyelerin hayat ve faaliyetleri çok gizemli olup, bugün bile gizem perdeleri halâ aralanmaya çalışılmaktadır. 

AB: Hocam, bir sohbetimizde, bilimsel çalışmalar için Almanya’ya gittiğinizde ünlü hukukçu Ernst Hirsch ile karşılaşmanızdan bahsetmiştiniz. Türkiye’de önemli hizmetleri olan bu büyük hukukçuyla ilgili belki daha geniş konuşmak gerekir ama şimdilik, kısaca karşılaşmanızı ve onun Türkiye hakkındaki düşüncelerinden bahseder misiniz? 

 

ACT: Birçok eski hukukçu gibi benim de idolüm idi Profesör Ernst Hirsch. 1930’lu yılların başında başlayan Nazi teröründen kaçarak Almanya dışındaki ülkelere sığınan binlerce Yahudi kökenli değerli bilim adamlarından birkaç yüzü de ünlü fizikçi Albert Einstein’in tavsiyesi ve Atatürk’ün daveti ile genç Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınmıştı. Hukuktan tıbba, mimariden iktisada kadar birçok alanda uzman olan bu bilim adamları Cumhuriyet’in kurulmasına çok yardımcı olmuşlardı. Bunlardan biri de Ticaret Hukuku, Fikri Haklar, Hukuk Felsefe ve Sosyolojisi alanında uzman olan ve ülkesinde Hitler öncesinde hocalık ve hakimlik de yapmış olan profesör Ernst Hirsch idi. Ülkemize gelip hayatının 20 yılını burada (yarısını İstanbul yarısını Ankara Hukuk Fakültesi’nde) geçiren ve Türk vatandaşlığına da geçen hoca ilk Ticaret Kanunumuzu, Fikri Haklar Kanunumuzu ve İktisadi Devlet Teşekkülleri mevzuatımızı hazırlamış, savaş sonrası 1953’te anavatanına dönmüştü. Derslerini Türkçe anlatmış, kitaplarını, makalelerini Türkçe yazmıştır. 1963 yılıydı yani Almanya’ya dönüşünden 10 yıl sonra Cumhuriyet’in 40. yılı münasebetiyle Türkiye’yi ziyarete gelen Hirsch, Ankara Hukuk Fakültesi’nde VW firması hisse senetlerinin halka arzı konusunda bir de konuşma yapmıştı. Ben öğrenci idim ve hocalarımızdan methini duyduğumuz bu ünlü hocayı dinleme şansına sahip olmuştum. Konuşma içeriğinden o gün pek bir şey anlamış değil isem de uzun boylu, kırmızı yüzlü, heybetli görünüşlü hocanın Türkçesinin mükemmeliyetine hayran kalmıştım. 1970’li yılların başlarında Zürich Hukuk Fakültesi’nde doktora tezi çalışması yaparken oradaki danışman hocam eskiden Hirsch’in öğrencisi olan Alman Profesör M. Rehbinder’e hocayı Güney Almanya’daki evinde ziyaret edip tanışmak istediğimi ileterek yardımcı olmasını rica ettim. Rehbinder “ Hay hay” dedi ve randevu aldı hocadan. Bir hafta sonra benim oradaki arabam VW’e atlayıp geçtik Almanya tarafına. Kara Ormanlar’da bahçeli bir evde oturan hoca yanında 3. karısı ile bizi kapıda karşıladı. Bir süre tanışma konuşmaları sonrası Hirsch bana dönüp Türkçe olarak “Bırakalım bunları Almanca konuşmaya devam etsinler. Biz sizinle Türkçe konuşalım benim köşemde” dedi. Köşesinde bana hayatının kısa bir özetini yaptı. Birkaç makalesinin ayrı basılarını verdi. TC hakkında övgü dolu sözler söyledi. 1963 Türkiye ziyaretinden de söz etti. Tabi aksansız bir Türkçe ile. Kendisini Ankara Hukuk Fakültesi’nde dinlediğimden söz ettim. Bana o ziyaretteki bir anısını anlattı. Karadeniz Teknik Üniversitesi yeni kurulmuş, Hirsch’i de onu göstermek için oraya götürmüşler. Rektörün odasında oturup konuşurlarken iki yanındaki koltukta oturan bir hanım hoca yanındaki beye “Misafir hoca da amma eski Türkçe konuşuyor.” diye fısıldamış. Hirsch bunu duymuş ve eğilip hanıma “Benim Türkçem Atatürk Türkiye’sinin Türkçesi hanımefendi.” demiş. Hanım kıpkırmızı olmuş. “Ben Türkçenizin mükemmeliyetini dile getirmek istemiştim” demiş… Başka şeyler de konuştuk. Hoca ile o tanışma hayatımın en mutlu ve özel günlerinden biriydi. Aradan 5 yıl geçti. Hirsch İstanbul Üniversitesi’nden Fahri Doktora unvanı almak için fakülteye ziyarete geldi. Ben o zaman doçenttim. Mavi salonda kambiyo senetleri üzerine kısa bir konuşma yaptı. Ben hemen hemen hiçbir şey anlamadım. Çünkü tüm sözcükleri öz Türkçe idi ki ben daha öğrenememiştim onları... Hirsch, Türkiye anılarını bir kitapta toplamıştır. Ayrıca o ve diğer bazı Alman hocaların Türkiye’deki hayatları yazar Ayşe Kulin’in “Kanadı Kırık Kuşlar” kitabında bir roman tarzında anlatılmaktadır. Tavsiye ederim. 

 

AB: Son olarak değinmek istediğiniz bir husus var mı Hocam. Sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum.

 

ACT: Son olarak Türkiye’miz Anayasa ve  hukuk tanımaz, haksız, usulsüz tutuklamalarıyla ünlü bir ülke olma sıfatını hiç hak etmiyor. Çok üzülüyorum. Bu karanlık dönemin bir gün sona ereceğini ümit etmek istiyorum.

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum