İklil KURBAN: ORTA ASYA Ve TÜRKÇÜLÜK

İklil KURBAN: ORTA ASYA Ve TÜRKÇÜLÜK
12 Şubat 2021 - 15:20

NAZUGUM
​Cihangir Hoca İsyanı bastırıldıktan sonra KAŞGAR, uzun tarihindeki belki en kanlı ve en acı olaylarını yaşar. İsyana katıldıkları gerekçesiyle çok sayıda insan öldürülür. Onların çoluk çocuğu, kadın ve kızlarından ibaret 10 000’den fazla kişi gözyaşlarına bakmaksızın Lençu, İli ve Çöçek şehirlerine götürülerek, Çinli ve Mançu memurlarına köle gibi dağıtılır. İşte bu esirlerin arasında Uygurların kadın ozanı, aynı zamanda “Nazugum Destanı”nın ünlü özgürlük kahramanı genç Kaşgarlı bayan Nazugum da vardır.
İli’ye sürülen kadın kafilesinde “CUVAN”, yani Uygur lehçesinde genç bir Uygur kadın vardır. Narin boyundan dolayı, Kaşgarlılar bu genç kadına “NAZİGİM” derler. Buğday tenli, kara gözlü, kara kaşlıdır. Okumayı sever ve Kaşgar’ın en okumuşlu hanımıdır. İstilacılar, Nazugum’un anasını, kocasını ve 3 yaşındaki oğlunu öldürür. Destandan anlaşıldığına göre, Nazugum babasının akıbetini bilmiyor. Destan boyunca babasının belki hayatta olduunu, Kaşgar’da kaldığını ümit erder. Nazugum dağlarda, bayırlarda düşmanından kaçarken, daima Kaşgar’ın yolunu arar. Nazugum’un kardeşi Abdulla kendisi ile aynı kafilede İli’ye sürülür. İli’ye geldikten sonra, Nazugum ve kardeşi Abdulla Çinlilere verilir. İki kardeş dağ başında, bir yar üstünde gizlice buluşurlar. Abdulla Nazugum’a kaçmayı tavsiye eder “Abla kaçmazsan Kâfirden çocukların doğar” der. Nazugum ağlayaraj, “Canım kardeşim, ben de kaçmayı düşündüm. Ama sensiz ne olurum!?” der. Sonunda Nazugum zincirlerini sürükleyerek Yıldız deresine doğru kaçar. Fakat yakalanır. 24 günlük hapisten sonra, kesilerek öldürülür. NAZUGUM, Türklerin JEANNED ARC’ıdır.

JEANNED ARC, (1412-1431), YÜZYIL SAVAŞLARI’NDA, Fransa’nın Mistik Ulusal Kahramanı. Klise Kurbanı bir köylü kız. 1431 yılında yakılarak öldürülmüştür.(BRİNTON 1982-40).
Arap tarihçi-Filozofu İbni Haldun (1332-1406) “Coğrafya Kaderdir” demiş.
Gerçekten, Orta Asya denildiğinde, Türkün kaderinin yansıdığında hiç kuşku yok ki, gözlerimin önünden, başkalarını imrendiren şanlı-engin bir coğrafya geçiyor- zirvesi ebedî karlı Tanrı Dağları ve Sır Derya ile Amu Deryasını bağrında barındıran Maveraünnehir Ovası. Türkçülük denildiğinde, ruhumda acılı, fakat dünyayı titretip geçen olaylar canlanıyor-Otrar Olayı (1218) ve Ankara Savaşı (1402).
1.GİRİŞ
Bu yazımı kaleme alırken, ulu Türkçü ve Türklük biliminin seyrek bilgini Zeki Velidi Togan’ın (1890-1970) kişiliğinden-eserlerinden etkilendim. Togan Hatıralarında diyor ki: “Bizim nesil belki muvaffak olmayabilir, bunu bile bile kıyam karakterini devam ettirmeliyiz. Çünkü Orta Asya meselesi bir gün cihanşümul meselelerin birisi olacaktır. O gün bizim bu gün yaptığımız mücadele bir temel teşkil eder” (TOGAN 1999: 434).
Arayış içinde geçen ömrüm süresince şuna inandım ki, kişi beyninde doğabilecek ülkülerin-ilkelerin en kutsalı, kişi kalbinde doğabilecek duyguların en tatlısı özgürlükmüş. Bu nedenle bu eserimi, bundan 40 yıl önce-1980 yılında veda etmek zorunda kaldığım Doğu Türkistan denilen aziz ülkemde çetin koşullar altında ulusu-devleti uğruna savaşmakta olan ülküdaşlarıma bağışlıyorum. Benim dünyaya vatansız-ulussuz-devletsiz gelmediğime göre, nerede benim, bu kutsal varlıklarım?!… Nerede benim, vatanıma-ulusuma bağlılığımdan doğan devlet anlayışım?!… Lisede okurken bir sınıf arkadaşımın anı defterine şu satırları yazmıştım : “Ömür kısa, istikbal uzak, yapılacak işler o kadar çok ki…”

Düşmanlarımız bizi kökümüzden top yekûn yok etmek istemektedir. İşte kanıt:
Turgun Almas’ın yazdığı “UYGURLAR” adlı kitaba karşı yanıt olarak Ürümçi’de 2000’de basılan, Çinceden çevrilmiş “PANTÜRKİZM MEDENİYETİ HAKKINDA ARAŞTIRMALAR” adlı kitabın sunduğu şu sonuç ifadeler dikkat çekicidir:
“Medeniyet Pantürkizmi, siyasî Pantürkizmin esasıdır. Bu esas, siyasî Pantürkizmin yaşamı-gelişimi için kaynak ve Şin Cang’daki (Doğu Türkistan’daki) bölücülüğü nazarî esasla-medeniyet arka görünümüyle besler. Aynı zamanda Batılı düşmanlarımızın devletimizi parçalamasına kolaylık sağlar. Bu sebeple Pantürkizme karşı savaş ve onun medeniyet alanındaki derin etkisini temizlemek, ideoloji sahasındaki uzun vadeli vazifemizdir” (2000:86).
Düşman ağzıyla Türkçülüğü “PANTÜRKİZM” diye adlandırıp değerlendirilmesinin başlıca sebebi, düşmanlarımız bizi topyekun-kökümüzden yok etmek istemekte ve bu ifadeler, “Çin’i ve Rus’u ezelî ve ebedî düşmanımız” derken, biz Türkçülerin tartışma götürmez haklılığını kanıtlamaktadır. Ben Türküm veya ben Türkçüyüm, diyebilmek için, her an Çin’in veya Rus’un öldürmesine karşı hazırlıklı olmamız gerekmektedir. Evet, bu ölüm kalım savaşında, bizim cihanşümul haklılığımızın kanıtı, düşmanlarımızın kimliğinde-kişiliğinde-amaçlarında saklıdır (KURBAN 2007: 15-16).

Yabancılar biz Türkçüleri Pantürkist diye, ilkemiz Türkçülüğü ise Pantürkizm olarak adlandırmış-tanımlamışlardır. Doğrudur, bu yabancı sözcükleri bu günlerde biz de kullanıyoruz. Bilhassa bu sözcükleri düşmanlarımız bizi suçlu bulduklarında kullanmayı severler. Bir Rus veya bir Çinli bir Türkü “Pantürkist” diye suçluyorsa, mutlaka o Türkün öldürülmesine hüküm ederler.
Yıl 1913, Türklük uğruna “Birleşmek-Gelişmek” amacıyla İstanbul’da kurulan İTTİHAT TERAKKİ CEMİYETİ önderlerinin 1920’li yıllarda, vatanlarından uzakta-yurt dışında artarda öldürülmelerinin başlıca sebebi budur-Pantürkizm’e karşı cihanşümul düşmanlık. Pantürkizmin babası olarak bilinen büyük şahsiyetler Yusuf Akçura (1876-1935) ile Enver Paşa’dır. Yurt dışına kaçmak zorunda kalan İttihat Terakki Cemiyeti’nin önderleri Talat Paşa (Edirne 1874-Berlin 1921), Cemal Paşa (Midilli 1872-Gürcistan 1972) ve Enver Paşa (İstanbul 1881-Türkistan 1922), ülkelerinden uzakta Türk düşmanları tarafından vurularak öldürülür. Türkistan’daki Döşenbe şehri yakınında gömülen Enver Paşa’nın kemikleri 1996 yılında İstanbul’a getirilir ve Talat Paşa’nın mezarının yanına gömülür. Talat Paşa 1921 yılında Berlin’de bir Ermeni militanı tarafından öldürülür. Kemikleri 1943 yılında Türkiye’ye getirilerek İstanbul Şişli’deki ABİDEİ HÜRRİYET TEPESİ KABİRİNE GÖMÜLÜR. Talat Paşa’nın anıları yayınlanır. Yazar Süreyya Aydemir’in (1897-1976) yazdığı destansı bir ömrüm öyküsü olan Üç Ciltlik Enver Paşa Kitabı, ENVER PAŞA’yı ölümsüzleştirirken, Pantürkizm-Türkçülük ilkesi düşmanlarının korkulu rüyası olmaya devam edecektir. Türkistan’da Ruslarla savaş halinde olan Enver Paşa, savaş alanında karşılaştığı Zeki Velidi Togan’a şunları söylemiştir : “Muvaffak olmazsak hiç olmazsa, cesedimi burada bırakmakla Türkistan istiklaline hizmet etmiş olurum” (TOGAN 1999 , s : 390). İnsanlık tarihinde, İttihat Terakki Cemiyeti’nin çektiği acılar kadar acı çeken başkaları olmuş mudu?!

Dilimizdeki Türkçü-Türkçülük denilen sözcüklerin karşılığı olarak kullanıla gelen adımızı içeren bu yabancı kökenli Pantürkist-Pantürkizm denilen sözcükler ne zaman, nereden, nasıl bir sebep ve süreçten geçerek bize kadar gelebilmiş, bizim sözlüğümüze nasıl mal olmuştur? Yabancılar bizim kimliğimizle, bizim ilkemizle ilgili sözcük üretecek kadar neden bizimle ilgilenmiştir? Bizim başka uluslardan ayrıcalığımız nedir? Düşmanımız neden bu kadar çoktur? Bu soruların yanıtı hiç kuşkusuz coğrafyamızın-tarihimizin-karakterimizin derinliklerinde saklıdır.
Coğrafyamızın verimliliği-enginliği, tarihimizin savaşlarla dolu dolu geçen cengevarlığı, karakterimizin “ARKADAŞ”-(arkama geç sana güveniyorum)- denilebilecek kadar samimiliği, adaletten yana ululuğu, ulusumuz uğruna olağanüstü özveriler çağrıştıran başlıca etkendir. Ulusumuzun ululuğu sadece yaradılışında değil, yaptıklarında saklıdır. Atalarımız 1000 yıllar öncesinden Avrasya’nın egemen gücü olarak tarih yaratmış, tarihi ise- 04.08.2008 Pazartesi günkü Kaşgar Olayı gibi destansı bir tarihtir. KAŞGAR OLAYI-benzerine az rastlanan sadece Türk ulusuna has ulu bir “BAĞIMSIZLIK” savaşının örneğidir-“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” (Bak: KURBAN, “Kaşgar Olayı” yazısı).
Ben bir Pantürkistim, sarsılmaz bu ilkem ile gurur duyuyorum. Ezelî ve ebedî düşmanım olan Çin veya Rus her an beni öldürebilir… Fakat öldürmekle biz Pantürkistlerin bitmeyeceğini, tarih söylüyor. Ah şu Tarih! Tarih… Atatürk’ün dediği gibi : “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır” (KURBAN 2007 : 191).
Ben bir Uygur’um, yani bugün dünyada var olan en bahtsız bir ulusun bireyiyim. Yakın çağımızın dünyasında hiçbir yöre Doğu Türkistan kadar çok isyanlara ve tekrar tekrar işgallere sahne olmamıştır. Hiçbir topluluk Doğu Türkistanlılar kadar zulüm ve katliamlara maruz kalmamıştır. 350 yıllık (1678-2020) esirliğin birikimini halen taşımakta olan Doğu Türkistanlılar kadar bahtsız ve zavallı başka bir topluluk yoktur (KURBAN 1995 : VII) Çulpan diyor ki, “Gülen başkalarıdır, ağlayan benim” (KURBAN 2007 : 61)
2.CENGİZ HAN’IN VATANI ORTA ASYA
Avrupa-Asya Karalar Okyanusu’nun göbeğinde bulunan, dört tarafı da denizden aynı uzaklıktaki Orta Asya aslî bir Türk yurdudur ki, burası savaşlar-anıtlar ülkesidir. Bu ülkenin başına gelenler, enginliğinden-zenginliğinden kaynaklanmaktadır. Burada neler yaşanmamış ki ?! Tarih boyunca Orta Asya’ya sahip olan güç, tüm Asya’ya sahip olmuştur. Bildiğimiz İskender Zülkarneyin’den (doğum Milattan önce 356-ölüm 323) başlayarak, hangi gücün gözü Orta Asya’ya topraklarına düşmemiş ki ?! Ezelî ve ebedî Türk düşmanları olarak geçine gelen Arapların-Farsların-Çinlilerin ve Rusların her zaman çıkar kaygısıyla çatışan toprak bu toprak değil midir?!
Orta Asya, Cengiz Han’ın doğup büyüdüğü Moğol yurdu olan Baykal Gölü sahillerindeki Karulen ve Orhun nehirlerinden su alan başkent Karakurum kentinin yanı başındaki Türk yurdudur ki, Moğol yurdu ile Türk yurdu hemen hemen iç içedir. Eski Türk yurdu olan ÖTÜKEN Dağları buralardadır. Cengiz Han ise, günümüzden 800 yıl önce dünyaya gelip-geçmiş, barındığı ortamını titretip gitmiş savaşçı ulu bir önderdir. Yazıma başlık yaptığım-“Orta Asya ve Türkçülük” kavramları, bir bütünün birbirini tamamlayan ikiz kardeşlerdir. Orta Asya Türkçülüğü doğurmuşsa, Türkçülük de Orta Asya’yı kurtarmıştır.
3. “CENGİZ’İN HALEFLERİ-BÜYÜK KAĞANLAR:
Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci’den olan onuğu Batu Han’ın (1204-1255) Saray şehrindeki Altın Orda’nın egemenliği zamanında-Moğol Kağanlığı Cuci, Çağatay, Ögedey (1185-1241) ve Tuluy ulusları olarak, yani Cengiz’in dört oğlu ortasında bölünmüş sayılmakla beraber, yine de bir tek devlet halinde idi. Cengiz’in ölümünden sonra (1227) Büyük Kağan olarak Cengiz’in üçüncü oğlu Ögedey seçildi (1227-1241). Onun ölümünden sonra Ögedey’in eşi Turakina Kağanlığın vekili sıfatıyla üç yıldan fazla devlet başında kaldı. Sonra Ögedey’in oğlu Güyük, “Kurultay” tarafından tahta çıkarılmışsa da, Batu Han ve taraftarları bunu tanımak istememişlerdi. Güyük’ün hakimiyeti 1246-1251 yıllarına aittir. Bu defa Kağan olarak Tuluy’un oğlu Menggü seçildi ve Batu Han da dahil olduğu halde bütün Cengiz oğulları tarafından tanındı. Onun saltanatı 1251-1259 yıllarına aittir. Bu sıralarda Kağanlığın merkezi Orhun nehri boyundaki Karakurum şehri idi. Menggü Kagan zamanında, yine Tuluy oğlu Kubulay’un Çin’in idaresine tayini üzerene, Hanbalık (Pekin) şehrinin hükümet merkezi olmaya başladığını görüyoruz. Bilhassa Yakın Doğu ve İslam alemini ilgilendiren büyük vaka da yine Menggü’nün kardeşi olan Hulagu’nun İran’a gönderilmesi, İlhanlı devletinin kurulması ve 1258’de Bagdat’ın Moğollar tarafından alınması ile Abbasî Hilafetine son verilmesi olmuştur. Bu suretle XIII. Yüzyılın ortalarında hem Çin’de hem de İran’da Cengiz hanedanı hakim olmuştu” (KURAT 2019 : 124).
Burada İnsanlık aleminin en ünlü saltanatını kuran, gelmiş geçmiş Türk tarihinin efsanevî lideri olan Cengiz Han hakkında, inkarı imkansız şu bir gerçeğin üzerine basarak söylemek gerekir ki O, “kendi ülkem” dediği Orta Asya dışında ne Uzak Doğu’ya, ne de Uzak Batı’ya gitmiştir… Anlaşılıyor ki, Cengiz Han işgalci değil-vatan kurtarıcısıdır. Tarih şahit ki, hiçbir işgal eylemi kalıcı olmamıştır. Cengiz Han’ın yukarıda adı geçen haleflerinin hepsi gittiği-işgal ettiği ülkelerde önce İslamlaşmış sonra ulusallığını-benliğini tamamen yetirmiştir.

Cengiz Han bu olası gerçeği 100 yıllar öncesinden görmüştür. İşte Türkçülük ancak vatan koynunda olgunlaşır. Cengiz Han’ın Orta Asya’ya bağlılığının ana sebebi budur-vatan sevgisi… Yurt dışına çıkmamış ve tüm ömrünü Orta Asya’ya bağışlayan Cengiz Han’ı (1155-1227), tüm ömrünü Anadolu’ya bağışlayan ve yurt dışına çıkmamış olan Mustafa Kemal Atatürk’e (1881-1938) benzete biliriz. Başkalarının yardımına sığınmak gibi bir düşünce, ne Cengiz Han’da olmuş, ne de Atatürk de… Ulu önderleri başkalarından ayıran en büyük özellik-“Kendine olan sonsuz güven ve Vatan sevgisi!”- Cengiz Han’ı Cengiz Han, Atatürk’ü Atatürk yapan başlıca etken budur.
XIII. Yüzyılın başları, yüzyıllar boyunca sürüp gelen Arap-Fars boyunduruğundan kan gölüne çevrilen Orta Asya, çetin savaşlar eşliğinde Cengiz Han tarafından kurtarılır. Türklüğün göbeğinde Türk-Moğol işbirliğinin esasını-ilkesini yaratır. Orta Asya üzerinden ulusunu tanır-geleceğini görür. Zaten Cengiz Han, Barthold’un tespit ettiği gibi soy köteği Kara Tatar’dır-aslen Türktür (TOGAN 1999 : 413). Cengiz Han’ın, Uygurlara ve İdikut Devleti’ne fazla ilgi göstermesinden de anlaşılıyor ki, Cengiz Han X-XI. Yüzyıllar tarihinden-Karahanlı Devletinden-Kaşgarlı Mahmud’un DİVANU LUGATİT TÜRK’inden-Yusuf Hashacip’in KUTADGU BİLİK’inden haberdardır. Zaten Cengiz Han bu ulu değerleri bilmemiş olsaydı, “ALTIN DAMGA”dan yansıyan Uygur sevgisi olmamış olurdu.
Cengiz Han’ın 2008 ‘de Moğolistan’da yapılmış 40 metre yüksekliğindeki görkemli heykeli (McLYNN 2015: 257), “İlkem Esen Olsun!” diye haykırmaktadır. Doğup büyüdüğün-uğrunda ömrünü tükettiğin Orta Asya, senin ebedî varlığının teminatıdır.
XX. Yüzyılın başları, Cengiz Han’dan sonra aradan 700 yıl geçmiş, Orta Asya Rusların eline geçmiştir. Mustafa Çokay (1890-1941) Hokant şehrinde hükümet kurup, Orta Asya’yı Rus boyunduruğundan kurtarmaya çalışırken, gücü yetmez. Ruslar Hokant şehrini ateşe verir. Mustafa Çokay yurt dışına-Paris’e kaçmak zorunda kalır ve burada Türklüğün şah eseri olan 10 ciltlik YAŞ TÜRKİSTAN (1929-1939) dergisinin sahibi ve başyazarı rolünü oynar. İkinci Dünya Savaşı’na doğru 10 yıl boyunca tüm Türkistan’ın bağımsızlık savaşının organı olarak görev yapan ve belge niteliğindeki bu eser, Türkün ezelî ve ebedî düşmanı olan Ruslara karşı-Çinlilere karşı Türk Birliği’nin manevî simgesidir. Mustafa Çokay’ın 2018’de Paris’te yapılmış heykeli, “Ülküm Esen Olsun!” diye haykırmaktadır. Doğup büyüdüğün-uğrunda öldüğün Orta ASYA senin ebedî varlığının teminatıdır.

Ben 1980’li yıllarda Türkistan üzerindeki tez çalışmalarımın gereği, Yaş Türkistan Dergisi’ni Milli Kütüphane’den 10 cilt halinde bulmuştum. 1990’lı yıllarda bu kitaptan tekrar yararlanmak için Milli Kütüphane’ye tekrar gittiğimde, üzüldüm… Kitap yok, çalınmış olabilir, dediler. Hayret…Kitaptan korktuğu için mi çalmışlardır.
Paris’teki Mustafa Çokay’ın heykelinin yeri : “Nogent Sur Marne Square la Fontaine, Paris”.
Oğlum Erk Kurban’ın 16 Haziran 2019-13 Eylül 2019 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Avrupa gezisinde, 31-Ağustos 2019 günü, Mustafa Çokay’ın heykelinin yanında, bu ulu Türkçüyü saygıyla selamlamıştır…
4.CENGİZ HAN’IN KİŞİLİĞİNİ BELİRLEYEN ETKEN-TÜRKÇÜLÜKTÜR.
Türkçülük-herkesin anlayabileceği kolay bir kavram, herkesin yapabileceği kolay bir eylem değildir. Türkçülüğün temelinde, Türklüğün cihanşümul bilimi, Türkün cihanşümul yazgısı, Türk ulusuna özgü ölümsüz anıtlar yatmaktadır. Bu kavramı ve bu eylemi, ancak Türklüğün yazgısını yaşayan ve Türklük biliminden uzman olan Türkler anlar ve yapar. Gelişmiş gerçeğe uygun-bilime yatkın kavramlar-duygular kendini dışa vurmaz-belli etmez. Nasıl, günümüz dünyasında “İNGİLİZCİLİK” diye bir sözcük-kavram kullanışta olmamasına rağmen İngiliz dili-duygusu dünyaya egemendir. Çünkü, “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. (KURBAN 2007 : 182).
CENGİZ HAN adıyla bağlı bu XIII. Yüzyıl Türkçülüğü, Bilge Kagan’la başlanmış VIII. Yüzyıl Türkçülüğünün devamıdır. Bilge Kagan’ın veziri olan devlet adamı TONYUKUK (650-726), Kagan’a kızını vererek Onun kayın pederi olmuş ve Orhun Anıtlarını yazarak yaşadığı devrinin söz sahibi olmuştur. UNESCO bu 2020 yılını, bu ölümsüz taş anıtlara olan saygı gereği, TONYUKUK yılı ilan etmiştir (UNESCO-Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) Bu yazıdaki Orhun Anıtlarına bak…
VIII. Yüz Yıldan XIII. Yüz Yıla kadar arada geçen bu 500 yıl, Arapların-Din Hocalarının Orta Asya’da istediklerini yapabildiği Türklüğün en bahtsız devridir. Bu devir, zalim Arap komutanı Kuteybe’nin Türklük üzerinde at oynattığı ve zalimliğinden dolayı öldürüldüğü devirdir. Sözde İslamiyet uğruna canlarını feda edecek olan Seyitlerin ve Hocaların, iktidar ve çıkar söz konusu olduğunda, İslamiyet’in en aşırı düşmanı olan Putperestler ile birleştiği devirdir (KURBAN 1995 : 28).

“HOCALARIN Türk dünyasının en geri kalmış karanlık bir bölgesi olan Altışehir’de (Doğu Türkistan’ın güneyindeki 6 şehir : Kaşgar-Yarkent-Huten-Kuçar-Üçturfan-Kurla) daha çok söz sahibi olmalarının ve onlar arasındaki toplumu hazursuz eden kısır çekişmelerin sürüp gitmesinin ana sebebini onların manevî yapısından ve takip ettiği siyasî amaçlarından aramak gerekmektedir”. “1954-55 yılları, ben İklil Kurban, Kaşgar’da bulunduğum sırada Kaşgarlıların Appak Hoca Mezarı’na toplanıp, dua ve dileklerini onun üzerine yağdırdıklarına tanık olmuştum. Oysa Doğu Türkistan Türklüğünün günümüze kadar süregelen esirlik döneminin tarihi, işte bu Appak Hoca adıyla başlanmaktadır” (KURBAN 1995 : 3-4). Arapların bu işgal savaşını, ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) şu ifadelerle anlatmaktadır:
“ARAPLARIN Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumdaydı. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüzyıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler.” (ALMAS 1989 : 411).
Avrupa Türklerne karşı Arapların işgal savaşını Rus tarihçisi Plétnéva şu ifadelerle anlatmaktadır:
“Seyid İbn Emir el-Haraşi, Maslama ve Mervan Bin Muhammed adlı Arap komutanlarının başında bulunduğu Arap ordusu, VIII. Yüzyılın başlarında Hazarlara karşı bütün şiddetiyle saldırıya geçer, Hazar Kaganını Müslümanlığa zorlar. Fakat Arap yagmacılığına, hilesine, zalimliğine karşı direnen Hazarlar İslam’ı kabul etmemekle beraber, Doğu Avrupa’yı bu Arap vahşetinden korumuştur” (PLéTNéVA 1976 : 38-41-42), (KURBAN 2014 : 40).
5.TAŞKENT
Taş gibi asil kent, seni çok severim, çünkü sen Orta Asya’nın başkenti sen. Zevkle dolu dolu geçen 1992-1993-1994 yıllarımda Taşkent’teydim. Vatan sevgisiyle yanık ulu savaşçı Babur’un (1483-1530) doğup büyüdüğü Fergane ülkesini ziyaret ettim, Alay Sıradağlarından özgürlüğün simgesi uçan kuşları seyrettim. Taşkent Doğu Bilimleri Enstitüsü’nün davetlisi olarak, Özbek dili ile karşılaştırmalı Uygur ve Türk dillerinden ders verdim. Bu derslerimden şu sonucu çıkarmıştım : “Özbekçenin hem Doğu, hem Kuzey Türkçesinin özelliklerini taşımasından dolayı bu dil hakkında şöyle bir sonucu çıkarabiliriz ki, eğer gelecekte BÜYÜK TÜRKİSTAN’da ortak bir yazı diline gereksinim doğacaksa, bu dil elbette Özbekçe olacaktır” (KURBAN 1995 : TÜRK KÜLTÜRÜ). Bir Taşkentli gibi bu ulu şehri sevme şansına sahip oldum. Taşkent beni unutur mu-unutmaz mı bilemem, ben Taşkent’i asla unutmam. Cengiz Han da Taşkent’i çok sevmiş, 1220’li yılları Batı seferinden-Buhara’dan ülkesine dönerken, Taşkent’in Çirçik sahilinde dinlenme molası vermiş, Çirçik’in kımızını doya doya içmiştir. Çirçik’ın kımızını ben de içmiştim.
Yıl 1865 Rus saldırısına azimle direnen ve Pantürktleri kucağında barındıran bu şanlı şehre şan ve şerefler olsun!… Hokant Hanlığının ordu komutanlarından olan ve Taşkent savunmasında şehit düşen Alimkul (1831-1865), Taşkent’teki Şayhantahor Mezarlığında gömülüdür. Gulca’daki Şarki Türkistan Cumhuriyeti’nin (1944-1949) kurucularından Alihan Töre (1885-1976), Taşkent’teki Zayniddin Baba Mezarlığında gömülüdür. Evet Pantürkist Taşkent, Alimkul-Alihan Töte gibi ulu Pantürkistleri toprağında saklıyor.
6.ÜRÜMÇİ
Doğu Türkistan’ın başkenti olan Ürümçi, BARLAS BEYİ Büyük Timur’un yedinci göbekten atası İRUMÇİN’in adıdır. Bu sözcük anlam bakımından büyük ihtimal Türkçemizdeki “ÇINLIK”tan gelmektedir. Yani Çınlıktan Türemiş-Hakikatin ürünü demektir. Timur’un ataları geçmişe doğru şöyle sıralanır : Emir Taragay-Emir Tökel-Emir İlingiz Noyan-Emir İçil Bahadur-Emir Karaçar Noyan Bahadur-Emir Sogunçin Bahadur-Emir İrumçin Barlas-Kaçuli Bahadur-Domnay Han. BARLAS, bu kabilenin soyadı olup, kahraman demektir (SAYRAMİ 1986 : 82-KURBAN 1995 : 14).
Büyük Timur’un seferlerle dolu geçen 1390’lı yılları… Hindistan yolculuğundayken, bu günkü Ürümçi kentinin yerleştiği ovalar-dereler üzerinden geçmiş ve dikkatini çeken bu coğrafyayı, kahraman atalarının saygısı gereği İrumçin olarak adlandırmıştır. EMİR İRUMÇİN BARLAS-Timur’un Yedinci göbekten dedesidir (SAYRAMİ 1986 : 82). İşte o günden bugüne Orta Asya’nın tam göbeğinde bulunmasından dolayı, jeopolitik konumunun da etkisi ile Ürümçi kenti olarak tanınmıştır. Şimdi nüfusu 3 milyonu geçmiş, Çin’in Doğu Türkistan’ı elinde tutan askerî üs haline getirilmiştir. Doğu Türkistan’ın ilk üniversitesi DARÜLFUNUN adıyla 1930’lu yıllarda bu kentte kurulmuş olup, DARÜLFUNUNUN kuruluş hatırası uğruna kızıl kerpiçten yapılan güzide üç katlı bina halen ayaktadır. Benim gençliğimin 1952-54 yılları bu kentte geçmiş, okuduğum tarih sınıfı da bu binanın üst katında idi. Dört mevsimi eksiksiz yaşayan bu kentin şiddetli kışı, sıcak yazını özletir. Sıcak yazı ise kalın karlı kışını özletir. Kent yakınından bir anıt gibi görünen Bugda Dağı, yazın yayla özlemini, kışın kayak özlemini giderir. Kent ortasından kuzeyden güneye akan nehir zaman zaman taşkınlık gösterir. İşte Ürümçi kentine özgü “HAKİKAT-ÇINLIK” budur.
ÜRÜMÇİ’yi barındıran toprak, Doğu Türkistanlıların bağımsızlık uğruna savaşan ve öldürülen ulu bireylerinin kemikleriyle doludur. ÜRÜMÇİ’de kimilerin kemiği yok ki, Hoca Niyaz, Osman Batır, Burhan Şehidi başta olmak üzere, Shın Shisey Devri’nin (1933-1943) yuttuğu milyonların kemikleri buradadır. ÜRÜMÇİ-milyonların kanı ve gözyaşı ile sulana gelen insanlık tarihinin en facialı kentidir…
Anılarımda bu kent hakkında şunları yazmıştım : “Ürümçi, kuzeyden güneye kilometrelerce uzanan uzun bir kentmiş. Gulca’da Çinliden yadırgıyordum, burası öyle değilmiş, her yerde Çinli. Ürümi’de yaşamak her şeyden önce Çinli ile beraber yaşamanın zorunluluğunu kabul etmek demekmiş. Bir zamanlar çocukluk yıllarımda Nılkı’da iken tiksindiğim bambaşka bir ulusun, bambaşka bir kültürün yaşandığı bu kent, her şeyden önce ulusal duygularımı rencide etmiştir. Doğu Türkistan üzerindeki ilk Çin işgalinden buyana burası Çinlilerin yuvası ve üssü haline getirilmiştir. Ürümi’nin bu konumu, Doğu Türkistan’ın tam göbeğinde bulunması ve ulaşım kolaylığı gibi jeopolitik öneminden kaynaklanmaktadır” (KURBAN 2007 : 41).
“Ürümçi, Doğu Türkistan Türklüğüne karşı 1755 yılından günümüze kadar süregelen 300 yıllık Çin entrikalarının at oynattığı alandır. Bu alanda yapılan haksızlıklar, bu alanda dökülen göz yaşı ve kan, insanlık tarihinin kabul etmekte zorlanacağı ve utanç duyacağı kanıtlardır. Ürümçi’nin başına gelenlerin bir benzeri, Kazan’ın 1550’li yıllardan bu yana yaşadığı kara kaderi olsa bile, Kazan Tatarları henüz yok olma sınırına dayanmamıştır. Ürümçi Uygurları ise çoktan yok olma sınırını geçmiştir. Çünkü Çin işgalciliği, Rus işgalciliğine oranla daha çok zalim, daha çok sinsidir (KURBAN 2007 : 58).
7.ULU BİREYLER-TAŞ DUVARLARA KAZILMIŞ ÖLÜMSÜZ ANITLAR
Vatanı dahil her şeyini yitirseler bile, ilkesini yitirmez, ilkesi uğruna ölürler. Tarihte haklılıktan daha güçlü olan hiçbir güç yoktur. Benim ilkemin gücü haklılıkta saklıdır. Haklılığın ölçüsü bilimdir. Bilimin dayandığı varlık ise coğrafya ve bu coğrafyanın sahibi olagelen ulustur-ulusçuluktur. Ulusçuluğun temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci o ırkın ulusçuluğudur (KURBAN 1992 : 15). Türkçü veya Pantürkist olarak suçlanıp, Çin’in hapishanesinde ve çalışma kamplarında 24 yıl cezalandıysam-bu ceza-“YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM!” denilen, haklılığımın gereğidir.
“Doğa koynundaki özgürlüğün tadı bambaşkaymış, hapsedilmeden önce bu tadı pek fark etmemiştim. Uçan kuş gibi sanki göklere yükselmek, gezen geyik gibi sanki doğanın enginliklerine-koyu ormanlarına dalmak ve sonunda doğa ile sanki sessizce dertleşmek… Yağmurdan sonraki, üzerine ses çökmüş çamlık zirveleri seyretmek hoşuma gediyordu. Benim dilimdeki Tengri (Tanrı), menggü (ebedî) kavramları, belki doğanın bu soylu-görkemli manzarasından doğmuştur. Onun içindir ki, bu dağlar adını Tanrı’dan almıştır-Tanrı Dağları. Vatanım sen ne kadar ulusun, tıpkı o, Tanrı koymuş adın gibi” (KURBAN 2007 : 87).
İlkemin-ülkümün esenliği ve haklılığımın kanıtı uğruna tarihimizin derinliklerine dalıyorum. Muhtaç olduğum güç ve aradığım haklılık, tarihimizin derinliklerinde-taşa kazılmış anıtlarda saklıdır.
ORHUN ANITLARI. Bilge Kagan’a özgü (683-734) VIII. Yüzyıldan kalma Moğolistan’daki, Taş Duvarlara Kazılmış ORHUN ANITLARI. Bu anıtta şu uyarı yazıtlar bulunmaktadır:
“Çin ulusunun sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak ulusu öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, ulusu, akrabalarına kadar barındırmazmış” (KURBAN 1995 : 89).
AHMET YESEVİ TÜRBESİ. Büyük Timur’a (1336-1405) özgü XIV. Yüzyıldan kalma Türkistan şehrindeki, Taş Duvarlara Kazılmış AHMET YESEVİ TÜRBESİ. Bu türbe hakkında Timur diyor ki, “Kudretimize şüpheniz varsa, yaptırmış olduğumuz binalara bakın” (KURBAN 1993 : TÜRK KÜLTÜRÜ, Sayı 357).
TİMUR’UN GÖRKEMLİ TÜRBESİ. Büyük Timur’a (1336-1405) özgü XIV. Yüzyıldan kalma Semerkant şehrindeki, Taş Duvarlara Kazılmış TİMUR’UN GÖRKEMLİ TÜRBESİ. Timur diyor ki, “Biz kim ? Biz ulusların en eskisi ve en büyüğü olan Türkün başbuğuyuz” (KURBAN 1993 : TÜRK KÜLTÜRÜ).
ULUG BEY GÖZLEM EVİ-MEDRESELERİ. Ulug Bey’e (1394-1449) özgü XV. Yüzyıldan kalma Buhara şehrindeki Taş Duvarlara Kazılmış ULUG BEY GÖZLEM EVİ- MEDRESELERİ. Medrese duvarında Ulug Bey’in Yazıtları : “Bilime sarılmak her Müslüman erkek kadının kutsal görevidir” (KURBAN 1993 : TÜRK KÜLTÜRÜ).
SÜYÜMBİKE MİNARESİ. Süyümbike Minarasi’ne (1519-1557) özgü XVI. Yüzyıldan kalma Kazan şehrindeki Taş Duvarlara Kazılmış SÜYÜMBİKE MİNARESİ. Kazan şehrinin İdil Nehri kıyısına gözetleme amaçlı kurulmuş bu yapı, 7 katlı 58 metre yüksekliğindeki göz kamaştırıcı gözide tarihî bir binadır. Tarih söz konusu iken, uluslar arası düşmanlıklar gündeme gelir. İşte bu Süyümbike Minaresi ve onun 500 yıllık tarihi böyle bir düşmanlığın ürünüdür, Rus-Tatar düşmanlığı… Tarihte Rus-Tatar düşmanlığı kadar kalıcı ve uzun süren başka bir düşmanlık yoktur. Kazan Hanlığını Ruslara karşı savunmada öncü olduğu için, yapıya sevgi anıtı olarak Süyünbike adı verilmiştir.
TAC MAHAL SEVGİ ANITI. Timur oğullarından Hindistan padişahı Şah Cihan’a (1628-1658) özgü XVII. Yüzyıldan kalma Hindistan-Agra’daki Sevgi Anıtı. 14. çocuğunu doğururken ölen eşi Mumtaz Mahal uğruna beyaz mermer ile yaptırılmış güzide yapı. Bu cihanşümul gözide yapı, bilim uğruna Timurlu Rönesans’ının Türkistan’dan Hindistan’a taşınmasının sonucudur. Taş Duvarlara Kazılmış TAC MAHAL SEVGİ ANITI.
Anıt niteliğindeki dev cami. Yakup Bey’e (1820-1877) özgü XIX. Yüzyıldan kalma Kaşgar’daki Taş Duvarlara Kazılmış ANIT NİTELİĞİNDEKİ DEV CAMİ. Yakup Bey’in mezarı ve bu dev cami Çinliler tarafında bozulmuştur ve yok edilmiştir. Fakat anıtlar yok edilebilir, tarih ise asla…
ATATÜRK ANIT KABİRİ, Mustafa Kemal Atatürk’e (1881-1938) özgü XX. Yüzyıldan kalma Ankara şehrindeki Taş Duvarlara Kazılmış ATATÜRK ANIT KABİRİ. Atatürk söz konusu olduğunda, ilk önce “Gençliğe Hitap” akla geliyor : ”Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”.
AHMETCAN KASİMİ KABİRİ. Ahmetcan Kasimi’ye (1914-1949) özgü XX. Yüzyıldan kalma Gulca şehrindeki, taş duvarlara kazılmış unutulmaz anıtların biri. “Uçak Kazası”na uğrayan Ahmetca Kasimi diyor ki, “Doğu Türkistan topraklarındaki Çin egemenliğini ebedi yok etmek” (KURBAN 1992 : 68). “Ulusum ezildiğinde, ben ulusçuyum” (KURBAN 1992 : 67). “Uçak Kazası” süsüyle Taş Duvarlara Kazılmış-AHMETCAN KASİMİ KABİRİ.
ABİDEÎ HÜRRİYET TEPESİ. Türk düşmanları tarafından öldürülmüş Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın kabri.
İnsanlık tarihinde öyle anıtlar ve öyle isimler var ki, tıpkı gece karardıkça parlayan yıldızlar gibi zaman geçtikçe daha parlar ve büyür. Taş duvarlara kazılmış kalıcı anıtlar Türk birliğinin-Pantürkizm’in simgesidir-teminatıdır.
8.PANTÜRKİZM
Cengiz Han 1220’li yıllarda, “vatanımın bir parçası” diye, Orta Asya’yı Arap işgalinden kurtarmışsa ; Uygur ülkesi olan Orta Asya ise, “kurtarıcım” diye, Cengiz Han’ı bağrına basmışsa (KURBAN 1995 : 96); işte bu olgu-günümüzden 800 yıl önce gerçekleşen cihanşümul Pantürkizm’in doğuşudur. XX. Yüzyıl Pantürkizm’in babası Yusuf Akçura (1876-1935) olmuşsa, XIII. Yüzyıl Pantürkizm’in babası Cengiz Han’dır. Orta Asya ise Pantürkizm’in yuvasıdır. Cengiz Han Orta Asya hayranı olduğu kadar, Uygur bilim ve bilgisine de düşkündür. Çünkü Moğolu ve Türkü bir araya getirebilen tek vatan Orta Asya olduğu kadar, Uygur bilim-bilgisidir (GROUSSET 1980 : 229). Cengiz Han’a göre, Vatan birliği ulus birliğinin teminatıdır.
Cengiz Han’ı Cengiz Han yapan, Onun zamanına göre laiklik ilkesine bağlılığıdır. “Karşılaştığı her dine, her inanca hoşgörü ile bakmak, Cengiz Han döneminden kalma bir gelenek olduğu için, Türkler inançlarından dolayı insanları cezalandırmamışlardır. Cengiz Han’ın bu tutumunu Büyük Timur da yaşatacaktır. İşte bu az çok laik denilebilecek ortam Nakşibendi Hocalarının gittiği yerlerde kök salmasına, müsamahakar Türk hanlarının çevresinde toplanmasına yol açar. Seyitler ve Hocalar bu rahat ortamda, kendi çıkarları uğrunda Şeriatı istedikleri gibi kullanabildikleri için, asıl Türk halkı, Şeriatla “Binbir Dalı Var” diye alay da etmişlerdir” (KURBAN 1995 : 2). Laiklik ilkesi, Pantürkizmin olmazsa olmaz koşuludur.
9.TÜRKİSTAN
Ne kadar cana yakın bu sözcük, çünkü bu sözcük benim vatanımın adıdır. Tarihimizin derinliklerinde, ulusumuzun gönlünde yatan ve yurdumuzun ta ezelden ta ebediyete kadar bizimki olduğunu kanıtlayan ve savunan bu kutsal sözcük, bizim için, atalarımızı andıran ölümsüz, şanlı yaşamı-gözleri yaşartan duygu dolu anlamlar içerir. Düşmanlarımız için bu sözcük kurku-kin dolu kaygılar taşır. Türkistan denilen benim bu aziz ülkem, Asya’nın tam göbeğindedir. Yani tam anlamıyla Orta Asya’dır. Burada, Orta Asya’nın dört tarafının da denizden aynı uzaklıkta bulunduğunu ve dünyada denizden en uzak tek bölge olduğunu da söyleyebiliriz. Cengiz’in ve Timur’un, dünyanın ve tarihin en büyük fatihleri olabilmelerinin sırrı, Orta Asya‘nın Karalar Çağı’ndaki bu coğrafî konumunun sağladığı olanaklarda saklıdır. Uçsuz bucaksız Türkistan bozkırlarındaki ve dağlarındaki atlı insan, Türkistan’dan Avrupa-Asya karalar okyanusunun dört tarafına yayılan Cengiz ve Timur ordusunun güç kaynağı olur. Kuzey Buz Denizi’nden Hint Okyanusu’na kadar, Büyük Okyanus’tan Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan kervan yolları Türkistan üzerinden geçer. Türkistan’da yoğrulan bu Kuzey, Güney, Doğu ve Batı’nın ticarî ve medenî değerleri, Türkistan insanlarının hem maddî hem manevî güç kaynağı olur. Fakat, Çağ değişir, müspet bilimler gelişir. At üstünde doğup-at üstünde büyümüş olan Moğolu ve Türkü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Deniz Çağı’nı günümüzün Uzay Çağı izler. Uzay Çağı ile beraber işgal devri de kapanacaktır. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da karalar okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türkün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir.
Böylece bir zamanlar fatihlerin ana yurdu olan Türkistan, doğuya yayılan Ruslar ile batıya yayılan Çinliler arasında paylaşılır. Batı Türkistan’da 1870’li yıllarda gerçekleşen Rus İstilâsı ile 1878 yılında Yakup Bey Devletini yıkan İkinci Çin İstilâsına kadar, Türkistan’ın bu iki bölgesi arasında siyasî sınır yoktur. Doğu Türkistan’daki Çin’e karşı bütün isyanlar, Batı Türkistan’daki hanlıklar tarafından desteklenir. Çin katliamından kaçan Doğu Türkistanlılar, zaman zaman Batı Türkistan’daki hanlıklara sığınırlar. Yakup Bey’in Batı Türkistan’dan gelerek, Doğu Türkistan’da bir devlet kurması (1865-1878), Türkistan tarihindeki millî dayanışmanın en canlı örneğidir. Bu yüzden Çinliler 110 yıl (1755-1865) süren ilk istilâ eylemlerinde başarılı olamamışlardır. Fakat, Rusların Batı Türkistan’ı hızlı bir şekilde işgale kalkması yani Türkistanlıların hem batıda hem doğuda iki dev düşmana karşı iki cephede savaşmak zorunda kalması, Türkistan’ın kaderini büsbütün değiştirir. Türkistan’ın paylaşılmasında Ruslar ile Çinliler dayanışma içine girer. Yakup Bey Devleti’ne karşı seferber edilen 90 000 Çin ordusunun yiyeceği Ruslar tarafından karşılanır (Sadri 1984:297).
Doğuda geçim derdiyle kıvranan kalabalık Çin, Batıda aç çöl insanı Araplar, işgalin gerektirdiği tüm olanaklardan yararlanıp, Orta Asya topraklarına saldırdığında, Türk ulusu tarihinin en zor dönemini yaşamak zorunda kalmıştı. Yıl 751, Karluklar tarafından desteklenen İslam kuvvetleriyle Çinliler arasında cereyan eden Büyük Talas Muharebesi sonucu Çinliler ağır yenilgiye uğramış, Tarım Ovasının Uygurlara geçmesini sağlayan ve Çin’in Orta Asya’dan çekilmesini intaç eden bu savaş sonrası Çinliler tam 1000 yıl Orta Asya’ya el uzatamamışlardır. Fakat 1755 yılından başlayarak Doğu Türkistan Çin işgaline duçar oldu (KAFESOĞLU 1968 : 725). Bu işgal günümüzde bile tüm şiddetiyle devam etmektedir.
Türk anayurdunun geçmişte “ORTA ASYA” veya “TÜRKİSTAN” olarak adlandırıldığına ve bu yurdun ezelî-ebedî sahibinin Türk ulusu olduğuna özgü, Orta Asya veya Türkistan adının fiilen kullanıldığı devirlerde yazılan şu anda elimizde ünlü 6 tane kitap vardır:
1. Kitap, Alaaddin Ata Melik Cüveyni’nin “Tarihî Cihangüşa” adli eseri 1259 yılında yazılmıştır.
2. Kitap, Reşidüddin Fazlullah’ın “Camiüt Tevarih” adlı eseri 1210 yılında yazılmıştır.
3. Kitap, Mirza Ulug Bek’in “Tört Ulus Tarihi” adlı eseri 1425 yılında yazılmıştır.
4. Kitap, Haydar Mirza Duglat’ın “Tarihî Reşidi” adlı eseri 1540 yılında yazılmıştır.
5. Kitap, V.V. Barthold’un “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” adlı eseri 1900 yılında
6. Kitap, Zeki Velidi Togan’ın “Türkistan” adlı eseri 1947 yılında yazılmıştır (KURBAN 2007: 229).
Yukarıda adı geçen kitaplardan başka, Türkistan hakkında daha bilimsel, daha itibarlı yine başka kitap var olduğunu ben bilmiyorum. Bu kitaplarda Türk yurdu “ORTA ASYA” veya “TÜRKİSTAN” olarak geçer.
Orta Asya’yı hem Türkün, hem Moğol’un ortak vatanı yapan Moğol-Türk iş birliğidir. Moğol-Türk iş birliğini barındıran, Cengiz Han’ın hiçbir dine-hiçbir ideolojiye bağlı kalmayan olağanüstü aklıdır-ülküsüdür. Zaten bu iki ulus kardeştir. “Türk-Moğol halkları kardeş ve aynı yaşam biçimi ile geçinen halklar olduğu için, onların adet-gelenekleri de aynıdır. Onlar birbirine o kadar yakın ki, Moğolların ve Türklerin konuştuğu dilin %75 sözcüğü ortaktır” (GOBEYDULLİN 1989 : 92-93). Moğulu ve Türkü birbirine bağlayan asli etnik etken şu ki, Cengiz Han ile Timur’un kardeş olduğu gerçeğidir. Timur’un sekizinci göbekten atasıyla Cengiz’in dördüncü göbekten atası kardeştir (SAYRAMİ 1986: 82).
“Dünyayı titreten ulu önder” söz konusu olduğunda, Makedonyalı İskender Zülkarneyin (M.Ö. 356-323), Romalı Yuly Sezar (M.Ö. 101-44), Frakyali Spartakus (Ölümü M.Ö. 71) gibi nice büyük zatlar akla geliyor. Bu zatlar aklıyla, gücüyle, ön görüşü ve olağanüstü savaş yeteneğiyle tarihten yerini almış müstesna şahsiyetlerdir. Evet insanlık tarihinde Cengiz Han (1155-1227), Büyük Timur (1336-1405), Napolyon Bonapart (1769-1821) ve Mustafa Kemal Ataturk de (1881-1938) bu şevketli sıralamadan yerini almışlardır.
10.ŞANLI TÜRK TARİHİ
Kucağında barındıran bir vatan-Orta Asya, bu tarihi yaratan ulu bir ulus-Moğul-Türk ulusu, bu tarihi yazan müstesna bir önder-Cengiz Han… Burada Cengiz Han’a özgü şu somut düşünce geçerlidir: Cengiz Han Pantürkizm idealinin ilk kurucusu ve zamanının en büyük Patürkist önderidir. Cengiz Han’ın olağanüstü bu siyasî kişiliği, Onun insanlığın geçersiz saydığı işgalci olmasını engellemiş, bütün gücünü-aklını Orta Asya Egemenliği üzerinde tutmuştur. İnsanlık tarihinde birbirini takip eden üç büyük Pantürkist: Cengiz Han, Büyük Timur ve Mustafa Kemal Atatürk. Mustafa Kemal Atatürk, Orta Asya’ya Türk vatanı olarak Anadolu’yu katmıştır. Timur diyor ki, “Biz kim? Biz Turan mülkünün ve Türkistan’ın amiriyiz. Biz kim? Biz ulusların en eskisi ve en büyüğü olan Türkün başbuğuyuz”. Türk tarihinin gelmiş geçmiş hükümdarları arasında bilime ve Türklüğe verdiği önemiyle ayrı bir konuma sahip olan Büyük Timur hakkındaki şu samimi ve alçak gönüllü değerlendirme Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Ben Timur’un zamanında gelseydim Onun yaptığı işleri başaramazdım. O benim zamanımda gelseydi yaptıklarımdan daha fazlasını yapabilirdi”. Bu samimiyet, Atatürk’ün Türklük hizmetini elbette küçültmez. Cengiz han nasıl Orta Asya’yı Türk vatanı yapabildiyse, Atatürk de Anadolu’yu öyle Türk vatanı yapabilmiştir.
Verimliliğinden dolayı dikkat çeken, Amu Derya-Sır Derya Sahilini-İki Derya Arası anlamında, Araplar kendi dilleriyle adlandırıp, bu ülkeyi MAVERAÜNNEHİR demişler. Avrupalılar da kendi dilleriyle adlandırıp bu ülkeyi TRANSAXİANA demişlerdir. Değişik bir değişle bu ülke, herkesin ilgiyle kendine göre adlandırdığı benzersiz bir ülkedir ki, burası Orta Asya’nın göbeğidir.
Orta Asya, Araplar, Çinliler, Ruslar tarafından 4 kez işgale uğradı. Arapların ilk işgali 651-751 yılları arasında 100 yıl sürdü. Arapların ikinci işgali TASAVVUV aracılığıyla 1678-1755 yılları arasında 77 yıl sürdü. Çinlilerin işgali 1755 yılından günümüze kadar devam etmektedir. Rusların işgali 1865 yılından 1991 yılına kadar 100 yıldan fazla sürmüştür. İşte benim bu ülkem işgaller ülkesidir. İşgal demek ne demek? Bu sözcüğün Türkçe karşılığı bile yoktur. Bu kavramı ancak, “bésivéliş-bésivalmaḳ” şeklindeki Uygurca sözcükler karşılar. İşgal Savaşını yapanlara İŞGALCI derler. İnsanlık tarihinde işgalden daha kötü-daha zararlı olan başka hiçbir olay ve hiçbir olgu yoktur. Çünkü işgal var olanı bozar ve yok eder. İşgal genelde toprak üzerinden gerçekleşir, toprak sahibi de dili dâhil her şeyi ile işgale uğrar-yok edilir. İşgal savaşı, hiçbir haklılık gerekçesi olmadan, başkalarını yutmak-yok etmek savaşıdır. Başka haklılık gerekçesiyle yapılan savaşlar, herkesin yapabileceği yaşam savaşlarıdır. Demek ki, dünyamızda ola gelen iki türlü savaş vardır: İşgal Savaşı ve Yaşam Savaşı. Terör-Suikast İşgal Savaşının türleridir. Olup biten Dünya Savaşları, Amerika’nın Bağımsızlık Savaşı ve Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türkiye Cumhuriyeti uğruna yaptığı savaşlar, Yaşam Savaşının çarpıcı örnekleridir. İşgal Savaşları çoğu zaman karşısında Yaşam Savaşlarını bulacaktır. Adolf Hitler’in (1889-1945) II. Dünya Savaşı’ndaki olağanüstü gayretiyle yapılan savaş,, Stalin’in (1879-1953) yaptığı İşgal Savaşlarına karşı yapılan misillemedir-Yaşam Savaşıdır.
Ben Orta Asya insanıyım, buralarda doğup büyüdüm, Orta Asya coğrafyasını-tarihini yaşayarak öğrendim. Engin yaylalarını, balta girmemiş ormanlarını gizdim. Yağmurdan sonraki, üzerine sis çökmüş çamlı zirveleri seyretmek hoşuma gidiyordu: Benim dilimdeki Tengri (Tanrı), menggü (ebedî) kavramları, belki doğanın bu soylu-görkemli manzarasından doğmuştur. Onun içindir ki, bu dağlar adını Tanrı’dan almıştır-Tanrı Dağları… Vatanım sen ne kadar ulusun, tıpkı o, Tanrı koymuş adın gibi. Uzak tarihini yansıtan Bin Buda Mağaraları’nı inceledim. Dört tarafının da denizden aynı uzaklıkta olmasının gereği ikliminin keskinliğine seve seve alıştım, -40 dereceden inen soğuğundan da, + 40 dereceden yükselen sıcağından da hiç şikayetçi olmadım. Vatanım seni sevmek bana gurur ve mutluluk veriyor. Dünyanın Şang Hay, Pekin, Moskova ve İstanbul gibi büyük ve ünlü şehirlerinde yaşam denemesi yaptım. Büyük Sahra Çölünü aratmayacak nitelikteki 270 000 kilometre kare alana sahip dünyaca ünlü Teklamakan Çölü’nün kıyısından geçerken, çöllere özgü sıcak iklimin havasını suladım. Dünyanın Doruğu olarak bilinen Himalaya Dağının 8878 metre yüksekliğindeki Everest zirvesini, Tanrı Dağının ebedi karla kaplanmış 8000 metre yüksekliğindeki Han Tangrı zirvesini seyrettim. Alay Sıradağlarında bulunan Gök Göl üzerine kurulmuş Fergane teleferikiyle göklere yükseldim. Evet, Orta Asya doğasıyla, bağrında barındırdığı olanaklarıyla bambaşka bir ülkedir, kömürü, petrolü, altını, pamuğuyla hiç kimseye-hiçbir şeye muhtaç olmayan zengin bir coğrafyadır. Bu beni doğuran coğrafyadır.
11.DÜNYASINDAN-DEVLETİNDEN-GEÇMİŞİNDEN YOKSUN BIRAKILMIŞ BİR ULUS VARSA, BU ULUS TÜRKLERDİR.
​İnsanlığın doğuşu ile beraber doğmuş “DÜNYA”,“DEVLET”,”TARİH” denilen kavramlar da Arapçadır, Türkçe karşılığı da yoktur. Hayret… İnsanlık hayatında, ulusal tarihte olmazsa olmaz kutsal kavramlardır bunlar. İnsanlık tarihi bu kavramlar sayesinde günümüze kadar var ola gelmiştir, ayakta basıp durabilen dünyası olmuş-düşmanından kendini koruyabilen devleti olmuş-kendisini tanıyan geçmişi olmuştur. Devleti olmayan ulus, er geç yok olmaya mahkum ulustur. Ayakta basıp durabilen yeri (dünyası) olmayan ulus da, bu dünyada yeri yok ulustur. Ne oldu da Türk ulusu bu üç hayatî varlığından yoksun kaldı?! Mustafa Kemal ATATÜRK, “Osmanlı devletinin hayatını tamamladığına çoktan kanaat getirmiştim” diyor. (Meydan Larousse, Devlet Maddesi). ATATÜRK’ün değişinden de anlaşılıyor ki, her hangi bir ulusun varlığı, Onun devletinin varlığıyla vardır. Devletin yoksa, sen de bu dünyada yoksun. Basıp durabilen yerin yoksa, sen de bu dünyada yoksun. Geçmişin yoksa, sen de bu dünyada yoksun. O zaman Türk ulusu günümüze kadar nasıl geldi? Durmaksızın savaş eşliğinde geldi… Savaş Türklüğün kaderidir.
12.ANADOLU’NUN TRÜKLEŞMESİ
Türkleştirilmesi Moğollar ve Timurlular devrinde gerçekleşir. Cengiz Han’ın üçüncü oğlu Ögedey’ın (1185-1241) komutasındaki kalabalık Moğol-Türk ordusu Kafkasları, İran’ı, Polonya ve Macaristan’ı ele geçirip, Viyana kapılarına dayanır. Bu Batı Seferi’ne Cengiz Han katılmamıştır. Seferdeki bu ordunun büyük bir kısmı yayla iklimi olarak benimsediği için Anadolu ve Kırım’da yerleşip kalmışlardır. Günümüzdeki Moğol tipi Kırımlılar kanıttır. (AXİS 2000: ÖGEDAY maddesi). 1402 Ankara Savaşı’nın da, Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük payı vardır. Ankara Savaşı’nda (28.07.1402) bir milyon insanın karşı karşıya geldiği bilinmektedir (GROUSSET 1982: 422). Eksik kalanı varsa, bu eksiklik ATATÜRK’ün kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyeti sayesinde doldurulmuştur. Savaşlar eşliğinde yapılan bu zorlu görevin karşılığında Osmanlı’yı-onun devletini ve Anadolu’yu en iyi tanıyan şahsiyet ATATÜRK’tür. Anadolu gibi kıtalar arası çok karışık bir coğrafya’da bağımsız bir Türk devletinin kuruluşu, ATATÜRK’ün çok uzakları algılayan realist tarih görüşünün sonucudur.
13.REALİST TARİH GÖRÜŞÜ
“DÜNYA HAKİMİYETİ” görüşünü ret eder. Bazı “Tarihçiler, Atilla’yı, Cengiz Han’dan önce gelen “DÜNYA HAKİMİYETİ” fikrine sahip en büyük teşkilatçı olarak kabul eder” (KURBAN 2014 : 37), şeklindeki görüş, “realist” tarih görüşüne aykırıdır. Tarih boyunca hiçbir zaman “Dünya Hakimiyeti” düşüncesi gerçekleşmiş değildir. Cengiz Han’ın böyle bir CİHANGİR olma düşüncesi olmamıştır. Coğrafya açısından Cengiz Han’ın düşünce ve eylemleri Orta Asya ile sınırlı kalmıştır. “DÜNYA HAKİMİYETİ” şeklindeki sapık bir fikir, ne Atilla’yı, ne Cengiz Han’ı, ne Timur’un, ne de Atatürk’ü ilgilendirmiştir. Bu, “DÜNYA HAKİMİYETİ” denilen düşünce dinlere-ırkçılara ve komünizme özgü olup, tarih bu düşüncenin uygulanmasının mümkün olmadığını çoktan kanıtlamıştır. Komünist liderlerden olan Stalin ve Cu İnley bu sapık düşüncenin en çarpıcı örneklerini yaratmıştır. Ruslar 1945 YALTA Konferansı aracığıyla, Çinliler 1955 BANDUNG Konferansı aracığıyla dünyaya karşı meydan okumuşlardı. Böyle bir “dünya hakimiyeti” denilen sapık düşünce Türk tarihinde yoktur. Türkler ancak yaşam savaşı ile uğraşmış vatanına-ulusuna bağlı bir ulustur. ATATÜRK’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, her şeyden önce LAİK ulus devletidir. Bu devleti dinselleştirmeye uğraşan akılsız insanları uyarıyorum: Tarihten bilhassa Osmanlı tarihinden ders al !… Osmanlı devleti hakkında ATATÜRK ne diyor : ”Osmanlı devletinin hayatını tamamladığına çoktan kanaat getirmiştim” (Meydan Larousse, Devlet Maddesi).
Dünyamızda olup biten İşgal Savaşlarından en ağır zarar gören ulus Türklerdir. İşgal sonucu Orta Asya yani Türkistan parçalanır: 1514 yılında Seidiye Hanlığı, 1500 yılında Buhara Hanlığı, 1511 yılında Hiva Hanlığı, 1710 yılında Hokand Hanlığı kurulur. Timurlular Hindistan’a atılır. Avrupalıların hayretle takdir ettiği “TİMURLU RÖNESANSI” çöker. “İSLAM GİZEMCİLİĞİ” olarak bilinen TASAVVUF Türkistan’ın manevî hayatını işgal eder. Türkistan artık Türkistan olmaktan çıkar Arap’ın- Rus’un-Çin’in sömürgesi haline gelir. Timur’un bilgin torunu Ulug Bek (1394-1449) öldürülür, bilimin gelişmesinin önü kesilir.
Timur’un ölümünden onun soyunun Türkistan ve Horasan’dan sökülmesine kadar (1507) giden 102 yılın 75 yıldan uzun bir kısmı durmaksızın bey boğuşması devridir. Bu bey boğuşmaları bir yandan Türkistan Türklerinin Avrupa’ya nispeten müspet bilimler dahil 150 yıllık ileride olan yüksek kültür hayatını sarsacak, öbür yandan Türkistan’ın kültür seviyesi daha düşük olan başkaları tarafından işgal edilmesini kolaylaştıracaktır. Böylece XVI. Yüzyıla girerken, Büyük Timur’un adıyla başlamış Türkistan Türklüğünün şanlı devri de kapanacaktır.
“Cengiz Han’ın soyundan Yunus Han’ın (1414-1487) torunları olan Babur (1483-1530), Seyit Han (1484-1533) ve Haydar Mirza Duglat (1499-1551) üçünün olağanüstü girişimleriyle, tarihin çetin denemelerinden geçerek, üç yörede, Hindistan, Altışehir ve Keşmir’de aynı çağda XVI. Yüzyılın ilk yarısında üç devlet kurmaları bir rastlantı değildir. Cengiz’in ve Timur’un kanını taşıyan bu üç şahsiyet, Türkistan tarihinin öyle bir dönüm noktasında doğup büyüyecekler ki, Türkistan’da Çagatay’ın bıraktığı 250 yıllık devlet ile Timur’un bıraktığı 150 yıllık devlet artık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Böylece Çagatay ve Timur oğulları da yok olup tarihten silinecektir. Bu bütün bir devletin, bütün bir neslin başına çöken kara günler, ölüm kalım savaşının doğurduğu o amansız kanlı olaylar, Türkistan bozkır doğasının o sert iklimi, bu üç şahsiyeti, insanlarda olabilecek bütün yetenekler ile beraber doğurup, yoğurup büyütecektir. Onlar büyük bir asker, büyük bir devlet adamı olarak tarih yarattıkları gibi, büyük bir ülkücü, büyük bir yazar olarak Babur’un VEKAYİ’si, Haydar Mirza Duglat’ın TARİHİ REŞİDİ’si gibi ölümsüz eserler ile tarih de yazacaklardır. İşte onların sayesinde Çağatay devleti Doğu Türkistan^da yine 150 yıl, Timur devleti Hindistan’da yine 350 yıl yaşayacaktır” (KURBAN 1995: 30).
14.TARİHİN ONAYLAMADIĞI İŞGAL SAVAŞLARI
Türk ulusunun en büyük bahtsızlığı, Arap işgaline duçar olmasıyla, 100 (651-751) yıllık oluk oluk dökülen kan pahasına, İslam’ın kabul ettirilip, bu işgalin kalıcı ve meşru duruma getirilmesinde saklıdır. Türkçülüğün daha yalın, daha güçlü olması gereken ülke Türkiye’de, Türkçülük İslam senteziyle körleştirilmiştir. Aydınlanma çağının, uluslara siyasî işlevsellik kazandıran evrensel ilkesi laiklik, maalesef İslam’ın müdahalesiyle genel anlamda Türk ulusuna nasip olmamıştır. Laiklikten yoksun bir ulus-bilimden, siyasî idealden yoksun ulustur (KURBAN 2007: 246).
İşgal Savaşı’nın yine bir öncüsü Çin’dir. Çin’i İşgal Savaşına kışkırtan etken Onun kimliğinde saklıdır. 9 milyon kilometre kare büyüklüğündeki bugünkü Çin toprağının yaklaşık güney doğusunda, Çince “Hunen-Hubey” (Gölün Güneyi-Gölün Kuzeyi) olarak adlandırılan verimsiz sazlık bir göller bölgesi bulunmaktadır. Buralarda türeyip geçinmiş, buralarda devlet kurmuş Çinliler (Hen Ulusu), devletlerine “Cung Go” (Orta Devlet) adını vermişlerdir. Çünkü o zamanlar bu Çin devletinin etrafında başka büyük küçük birçok ulus devletlerinden 7 devlet bulunmaktaydı (ALMAS 2017: 72). O günden bu güne kadar bu Çin devleti bu ad ile, yani Orta Devlet adıyla varlığını sürdüre gelmiştir. Fakat gitgide çevresi hesabına toprağını genişletmiş bu devlet, Orta Devlet olmaktan çıkmış, deniz sahillerine kadar tüm Doğu Asya’yı kapsayan bu günkü Çin Cumhuriyeti haline gelmiştir. Bu Orta Devlet toprağını nasıl genişletmiştir? Bu genişlemenin ana sebepleri nedir?
Çinli dediğimiz Orta Devletin kurucusu olan bugünkü Hen ulusu, barındığı sazlık coğrafyasının gereği, yaradılışı kalitesiz olan bir ırkın soyudur. Yaradılışı kalitesiz olan ırkların üremesi kolay ve çoğalması çabuk olur. Günümüzdeki Çin nüfusu bir buçuk milyar (1,5 milyar) civarında olup, böylece hızlı çoğalan bu ulus geçim derdiyle çevresine saldırmaya başlar. Sadece barınma kaygısıyla yaşayan bu ulusun, hak-adalet duygusundan yoksun olması gayet doğaldır. İşte insanlığın düşmanları böyle doğar ve böyle büyür. Aynı Çin Emperyalizmi gibi Rus Emperyalizmi de böyle doğup böyle büyümüştür.
Çin’in “İŞGALCI” denilen asli kimliğinin en belirgin tanımı, yapımı insan cesediyle yoğrulup, bitimi yüzyıllarca sürüp giden ÇİN SEDDİ’nde saklıdır. Çin Seddi’ni Çinliler kendi dillerinde “VENLİ ÇANG ÇING” diyorlar. Yani On Bin Li uzunluğundaki duvar demektir. Çin ölçüsü olan Bir Li, 500 metreye eşit olduğuna göre, bu duvarın uzunluğu uluslar arası ölçü ile 5 000 kilometredir. Duvarın yüksekliği 8 metre, genişliği 7 metredir (ALMAS 2017, s.74). Bilmeyenlerin veya Çin’e yaranmak isteyenlerin “ÇİN HARİKASI”(!) olarak dile getirdiği bu Çin Seddi, aslında insan horluğunun ürünüdür. Çin Seddi’nden yansıyan bu gerçek, Çin’in Orta Çağlara özgü yapımı olan BÜYÜK KANAL için de geçerlidir. Bu kanalda çalışan beş buçuk milyon insandan iki milyon kadarının geri dönmediği bilinmektedir (RONAN 2003: 143).
Çin kalabalık olduğu kadar güçsüz, zalim olduğu kadar korkak bir ulustur. Onun içindir ki O, toprak işgalinin tedbiri olarak, yapımı 100 yıllarca süren Çin Seddi’ni yapmıştır. Toprak işgalinde Araplardan-Çin’den kala ikinci güç-Rusya’dır. Rusların, Moskova’nın kuzey batısındaki sazlık-soğuk topraklarında türeyip, silah zoruyla İdil-Ural dâhil tüm Asya’yı işgal etme çabası, toprak işgalinin bir numaralı örneğidir.
Araplar Orta Çağlarda toprak işgalinde öncü olsalar da, Moğol-Türk ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Toprak işgalinde en başarılı olan Ruslar oldu. Çünkü Ruslar, Batı Avrupa’daki gelişmelerden esinlenip güç kazanmıştı. Toprak işgali güce gereksinim duyan, kazanılması güç olan en büyük haksızlık eylemidir.
Yıl 1991, Aralık ayı, Sovyetlerin çökmesiyle beraber Rus işgali de çökmüş oldu. Fakat, Kırım’ın tekrar işgal edildiğine göre, Rusların yaşamının en büyü zevki işgaldeymiş. Tüm Rus tarihi bu zevki savunduğuna göre, Rus devletinin ömrü uzun değilmiş. İşgal zevki bitecekse, Rus devleti de bitecekmiş. Bu tarihin kaçınılmaz hükmüdür.
Devlet ve bağımsızlık denilen ve birbirini tamamlayan bu kavramlar, vatan ve ulus sevgisinden doğmuş yüce duyguların, derin düşüncelerin yansıttığı bir kutsal varlığın adıdır. Bu varlık onun için kutsaldır ki, O olmadan herhangi bir ulusal vatan, o olmadan herhangi bir ulusal yaşam olamaz-düşünülemez.
İşte bu anlayış gereği 1710 yılında Arap-Çin-Rus işgaline karşı çetin savaşlar eşliğinde Hokand Hanlığı kurulur. Hokand Hanlığı “Türkistan” denilen dünyaya, “Devlet” denilen güce ve “Tarih” denilen geçmişe fazlasıyla muhtaçtır. Araplar, Türkleri bu üç hayatî varlıktan yoksun bırakır. “Dünya” , “Devlet” ve “Tarih” kavramlarının Türkçesi, Arap işgalinin sonucu Türkçe sözlüklerden silinir. Fakat Türkler bu işgale karşı “Türkçülüğü” ile azimle direnirler.
15.TATARLAR
Cengiz Han’ın muhtaç olduğu kudret Moğol-Türk işbirliğinde saklıdır. İnançları esnek Şamanizm’in ana yurdu olan Laik Orta Asya-bu iş birliğinin teminatıdır. Evet, Cengiz Han’ın Orta Asya’yı ana vatan seçmesi rast gele değildir. İster Timur oğulları olsun, ister Cengiz oğulları olsun, atalarından 100 yıl sonra Orta Asya tarihinden silinip gitmesinin başlıca sebebi, İslam’ın egemenliği sonucu, Orta Asya’ya özgü laiklik ilkesinin yok edilmesinde saklıdır. Timur’u Büyük Timur yapan, Cengiz’i Cengiz Han yapan, Orta Asya’nın Laiklik ilkesidir. Laiklik’in silinmesi, ulusallığın silinmesi demektir. Eğer günümüzdeki Türkiye, laiklik ilkesini kaybederse, TÜRKİYE CUMHURİYETİ denilen adını bile kaybedecektir. Türk düşmanları ve İslam egemenliği bunu ister.
Adı, Türkçemizdeki ÇELİK anlamındaki TİMUÇİN’dir. Uzun bir boyu, sağlam bir gövdesi, geniş alnı, sabır ve tecrübeyle işlediği zekası gereği, dünyayı titreten çelik gibi müstesna bir şahsiyettir (GROUSSET 1980: 196). Baykal Gölü civarındaki dağlık alanlarda 1155’te dünyaya gelen Timuçin, kabile şefi Yesukey’in oğludur. Yesukey ise Timuçin’in dedesi olan Kabul Han’ın büyük oğludur. Yesukey 1167’de Tatarlar tarafından zehirlenip öldürüldüğünde, Timuçin 12 yaşındaki yetim kalmış bir çocuktu.
Timuçin’in babası Yesukey Bahadir Tatarlar tarafından öldürülür. Çünkü Moğollar Tatarların başbuğu Timuçin Eke’yi öldürmüştü. Hayret edilecek rastlantı, Timuçin Eke’nin öldürüldüğü gün, Yesukey’in oğlu yani geleceğin Cengiz Han’ı doğacaktır. Yesukey Bahadir oğluna öldürülen düşmanının adını yani Timuçin adını verir. Çünkü Yesukey oğlunun da düşmanları kadar kahraman olmasını dilemektedir. Kıran kırana sürüp gidecek olan bu iki ulus arasındaki kan düşmanlığı Moğolların yani Timuçin’in yenmesiyle sonuçlanır. Timuçin Moğol-Türk kabilelerini birleştirdikten sonra, 2006 yılında açılan kurultayda “CENGİZ HAN” unvanını alır. Cengiz-deniz-tengri kelimeleri aynı kökten olup, sonsuz-ulu-büyük anlamlarını vermektedir (KURBAN 2014: 73). Onun bu kurultayda kabile beylerine yaptığı öneri: “Gökte iki güneş ve bir kında iki kılıç olmadığı gibi, bir hanlıkta da iki han olmaz. Gelin benimle birleşin ve benim sağ kolum olun!” şeklindedir (HOWORT 1876; 62-KURBAN: 2014 : 73). Temuçin Moğol kabilelerini birleştirmekle yetinmez, Orta Asyalı komşusu Uygurlara dostluk elini uzatır.
Cengiz Han, Tatarlara ata katili diye, onlara ne kadar düşmanlık beslese de, bu güçten yararlanmayı bilecek, ve dünyada benzeri görülmemiş bir üstünlüğe erişecektir. Moğolların bu zaferinde Tatarların katkısının ne derecede olduğunun cevabını tarih bilimi hakkıyla vermiştir. O zamanın dünyasındaki hayret uyandıracak kadar büyük bu güç ve bu derin iz, tarihe hep Tatar gücü, Tatar izi olarak geçmiştir.
“TATAR” sözcüğünün anlamı nedir? Bu sözcükle adlanmış olan ulus kimdir? Yazılı tarihte “Tatar” adı 731-732 yıllarında Kültegin Orhun yazıtlarında geçmektedir. Kaşgarlı’ya göre, Tatarlar bir Türk boyudur. “Tatar” sözcüğü Türkçe asıllı olup, Türkî ulus adlarının yapımı gibi –ar ekiyle türemiştir: Tatar-Hazar-Bulgar-Avar-Balkar-Macar-Suvar ve başkaları gibi. –ar (ir,-er) “kişi” anlamını vermektedir. Gerçekten de bu günkü Türkî halklarda –r, -er sözcüğü erkek kişiyi anlatmaktadır.
“Tatar” sözcüğünün kökü, Tat-Kaşgarlıya göre, “Müslüman olmayan Uygur” anlamındadır. Yani “Tatar” sözcüğü Müslüman olmayan kişi anlamındadır. “Tatar” sözcüğünün kökü, Tat- ,-dat, -yat kökünde –t, -d, -y seslerinin değişimi görülüyor. Böyle değişim, Türkî dillerde normaldir. Örneğin, “ayak” sözcüğü eskiden “azak” ve “adak” şeklinde olmuştur. Yani Tat- sözcüğü yat (yabancı) sözcüğünün değişmiş şeklidir. Tat-ar yabancı kişi demektir.
Tatarlar sayıca da, kabilelere bölünmüş bakımından da eski Türkî halkların en kalabalığı olmuştur. Tatar kabileleri: Çağan-Tatar, Alçı-Tatar, Dutaut-Tatar, Aluhay-Tatar. Cengiz Han’ın Tatardan iki eşi ve Tatarlardan alıp yetiştirdiği bir de çocuğu varmış. Cengiz Han’ın ordusunun kartopu gibi hızlı büyümesinin ve Türkî illerde tamamen Türkleşip gitmesinin asıl sebebi Moğol ordusundaki Tatarların sayıca çok ve Türkî halk olduğundandır (KURBAN 2014: 75).
Cengiz Han güce muhtaç olduğu anlarında, “Moğol geleneğine göre, börkünü çıkarır, kemerini omuzuna asar, dokuz kez dizini yere vurup, kımız ayını yaptıktan sonra, ey ölümsüz Tanrım, atalarımın kanının intikamını almak üzere silahlandım. Eğer beni tasvip edersen, bana kuvvetinin yardımını esirgeme!” diye çadırında üç gün kapanırmış (GROUSSET 1980: 215).
Eski Türk tarihinde adı sık rastlanan “ORHUN” sözcüğü, Baykal Gölü’ne dökülen bir nehrin adıdır. Cengiz Han’ın başkenti sayılan KARAKURUM şehri de bu nehrin sahilindedir. Yüzyıllar boyu varlığını sürdürüp, Orhun Anıtları gibi kalıcı medeniyetler bırakmış Uygur Orhun Devleti de buralarda türeyip, buralardan IX. Yüzyıl ortalarında Orta Asya’ya göç etmişlerdir. Orta Asya’ya göç eden bu Uygurlar, Turfan’da İDİKUT DEVLETİNİ, Kaşgar’da KARAHANLI DEVLETİNİ kurmuşlardır. İşte yukarıda bahsettiğim tarihî ve coğrafî olgular, Cengiz Han’ın kişiliğinin-siyasî idealinin oluşumunda derin ve kalıcı iz bırakmıştır.
“Uygurlara karşı daima sempati beslemiş olduğu sanılan Cengiz Han”, (GROUSSET 1980: 229). hanlığını genişletmek amacıyla, 1210 yılında Alp Utuk ve Darbay adlı iki Uyguru elçi olarak Turfan Uygurlarının İdikut Devleti’ne elçi olarak gönderir. Turfan İdikut Devletinin hanı Barçuk Art Tekin, Cengiz Han’ın elçilerini bağrına basar ve Cengiz Han’a biat ettiğini belirtmek için, gelen elçilerle beraber Moğolistan’a elçiler gönderir. Kendisi 2011 yılında Cengiz Han’ın Kerulon nehri boyundaki karargahına giderek, Cengiz Han’ı ziyaret eder. Cengiz Han Barçuk Art Tekin’e çok hediyeler verir ve kızı İlaltun Bike’yi Ona eş olarak vermeyi kabul eder. Böylece Barçuk Art Tekin Cengiz Han’ın beşinci oğlu olur (KURBAN 1995: 11-12). Evet Cengiz Han Barçuk Art Tekin aracılığıyla Orta Asya’yı vatan yapmaya hak kazanmıştır. Cengiz Han’ın Uygurlara olan ilgisi İdikut Devletiyle sınırlı kalmaz. Uygur dilini-medeniyetini ve kanunlarını öğrenmek gündeme gelir. Özel olarak Uygur yazısının kollanılması emredilir. Cengiz Han’ın halefi Ögeday’ın devlet idaresinin gereği Uygurlardan özel yardımcılar seçilir. Dil-Edebiyat ve medeniyet hakkında Cengiz Han çok hassastır-girişkendir (MEYDAN LAROUSSE, Cengiz Han maddesi).
Cengiz Han’ın bu haklı hassasiyetine ÇULPAN’dan haklı bir yanıt:
Dil ve edebiyatın önemi konusunda, ünlü Özbek şairi ÇULPAN (1897-1938) şunları yazıyordu:
“Durmaksızın hareket eden vücudumuza, bedenimize su-hava ne kadar gerekli ise, hayat yolunda her türlü siyah lekelerle kirlenmiş ruhumuz için de edebiyat o kadar gereklidir. Edebiyat yaşarsa, ulus yaşar. Edebiyatı çiçek açmayan ve edebiyatının gelişmesi için çalışmayan, edipler yetiştiremeyen ulus, eninde sonunda duygu ve düşüncelerinden, fikir üretiminden yoksun kalarak, yavaş yavaş inkıraz olur. Bunu inkâr edemeyiz”.
Çulpan Özbek şairi ve yazarı, Stalin devri kurbanıdır. Yukarıdaki alıntı “Edebiyat Nedir?” başlıklı makalesinden alınmıştır. Yazarın “Yene Aldım Sazımnı” başlıklı kitabı, 1991 yılında Taşkent’te basılmış olup Adı geçen alıntı bu kitabın 7. Sayfasındadır.
Cengiz Han’ın Uygurlarla olan yakın ilişkisi bir ALTIN DAMGA öyküsü ile başlanır. Uygur Tatakun yanından çıkardığı altın damgayı Cengiz Han’a takdim eder. Cengiz Han bu altın damganın kendisinin adına kullanılması, aynı zamanda Uygur dilinin, yazısının, kanun ve adetlerinin oğulları ve beylerine öğretilmesi için Tatakun’u görevlendirir. Tatakun vefalı hizmetiyle kendini kanıtlar. Cengiz’in halefi Ögedey’in büyük rütbeli memuru olur (HOWORTH 1876: 63-KURBAN 1995: 11). Tatakun’dan sonra da Cengiz oğulları ve beylerine Uygur yazısını öğreten Uygurların adı kayıtlara geçmiştir: Karayagaç, Buyruk, Ming Seris, Yolun Timur, Sucis, Şiban (KURBAN 1995: 11). Böylece Cengiz ve oğullarının Türk ulusuyla tanışmalarının-Türkleşmelerinin ilk girişimi Tatakun’un getirdiği altın damga ile başlamıştır. Evet Cengiz Han’ı Cengiz Han yapan ulusallıktır. Cengiz Han diyor ki: “Ulusum yaşadıkça, kendi ölümümden korkmuyorum” (KURBAN 1995: 42).
Son derece realist olan Cengiz Han, çevresini bir araya getirip, Moğol-Türk iş birliğiyle güçlü bir Moğol-Türk devletini kurmaya çalışırken, yakın komşusu olan Türk yurdu Orta Asya’yı elbette unutacak değildir. Cengiz Han’ın dünya görüşü söz konusu iken, şu soru cevaplandırılmalıdır:
16.KORKUNÇ OTRAR OLAYI
Cengiz Han’ın Tarihini Yazan tarihçi-FRANK McLYNN, Otrar Olayı’nı “Batı Seferinin Yoldan Sapması” (McLYNN 2015: 257) olarak tanımlıyor.
Yıl 1218, Harezimşahlar Devleti uğruna, 500 deveye yüklenmiş hediyeler eşliğinde 450 kişilik Cengiz Han’ın elçiler ekibi,100 kişilik askerî korumalar eşliğinde Harezmşahlar devletinin başkenti Örgenç yolculuğunda iken, devlet hududu olan Otrar şehrine gelmiştir. Amaç iki devlet arasında dostluk-ticaret işbirliği kurmaktır. Fakat işler Cengiz Han’ın umduğu gibi gitmez, Otrar şehrinin başında bulunan şahın akrabası İnalçık, 550 kişilik tüm ekibi kılıçtan geçirir. (GROUSSET 1980: 204)’e göre öldürülen Moğol sayısı 100 civarındadır. Bu facia kimin emriyle gerçekleşti, sorumlu Şah mı veya İnalçık mı? Soru cevapsız kalır. Bu faciaya Cengiz Han savaş emriyle cevap verir. Harezmşahlar devleti işgal edilir, Şah canını kurtarmak için kaçar. Şahın cesur oğlu Celaleddin Mengguberdi de savaşlarla kuşatmayı yararak, Afganistan’a çekilir, çok geçmeden Kürtler tarafından öldürülür.
2015 yılında İngilizce olarak Londra’da basılmış “Dünyayı İşgal Eden Adam” başlıklı 646 sayfalık kitabın 300-301 sayfaları arasında Cengiz Han’a özgü, 2008 yılında yapılmış 40 metre yüksekliğindeki bir heykelin resmi bulunmaktadır. Resimin altındaki yazıda : “Moğolistan halen dünyayı titreten altın devrine bakıyor” denilmektedir. Verilen bilgiler içinde, Cengiz Han’a özgü olarak “Dünyayı İşgal Eden Adam” ifadesini ben doğru bulmuyorum. Çünkü Cengiz Han dünyayı titretmiş olabilir, fakat dünyayı işgal etmemiştir. “Dünyayı İşgal Etme” gibi bir söylem ve eylem Cengiz Han’ın benliğine aykırıdır. Toprak olarak Cengiz Han’ın düşündüğü sadece Orta Asya’dır (McLYNN 2015 : 258).
17.CENGİZ HAN’IN SON YILLARI
Yıl 1219 Haziran ayı. Moğol-Türk ordusu Yaşam Savaşı’nın gereği Orta Asya’nın İslam merkezi olan Buhara şehrini ele geçirmiş. Buhara imamıyla Cengiz Han arasında bir diyalog kurulmuş. İmam Cengiz Han’a Mekke’deki Allah’ın evinden bahsederken, Cengiz Han da imama:
“Evrenin tamamı Tanrı’nın evidir. Gitmek için özel bir yeri belirlemeye ne gerek var!” yanıtını vermiştir (GROUSSET 1980: 238).
Moğol-Türk ordusunun ayak bastığı yerlerde Orta Çağ yapısı olan kapalı şehir kalesine son verilir. Göçebe yaşam tarzına has sonsuz özgürlüğün yanında, gerçekçiliği de benimseyen Cengiz Han’ın yasaları gündeme getirilir-uygulanır. Moğolların gizli tarihinde tanımı geçen bu yasalara göre, “Çinli eşek ile eşdeğer ulustur” (KURBAN 2007: 50).
Evrene özgü bu eşitlik anlayışından da anlaşılıyor ki, tüm ömrünü dürüstlük ve eşitlik uğruna bağışlamış olan Cengiz Han, Orta Asya’yı da kendi yurdu olarak algılıyor ve eşitlik-yaşam savaşını da bu yurdu uğruna yapıyordu. Zaten Cengiz Han 1219 yılındaki Buhara seferinden sonra Orta Asya’dan uzaklara gitmemiştir. 1223 yılında Talas nehri boylarını, 1225 yılında İrtiş nehri boylarını ziyaret eder. Çinlilerin ağır halde yenildiği 751 yılında cereyan eden Büyük Talas Savaşı’ndan Cengiz Han’ın haberi var mıydı? Yurdu Kara Kurum’a dönerken Taşkent’te bir müddet duraklar. Taşkent civarındaki Çirçik sahilinde yol kurultayını yaparken, Çirçik’in kımızını doya doya içmiştir (GROUSSET 1980 : 239). Orta Asya coğrafyasının başkenti olacak konumuna gelen bugünkü Taşkent, elbette Cengiz Han’ı unutacak değildir. Ölümü 1227 yılının 18 Ağustos’unda 72 yaşındayken gerçekleşen Cengiz Han ise, Orta Çağ tarihinin, Orta Asya coğrafyasının doğurduğu olağanüstü büyük realist bir şahsiyettir. Cengiz Han’ın savaşları hiçbir zaman İşgal savaşı olmamıştır. Cengiz Han’ın savaşları Orta Asya Uğruna yapılmış vatan savaşıdır-yaşam savaşıdır. Gezilerinde Orta Asya ötesinin Cengiz Han’ın dikkatini çekmediği yalın bir şekilde ortadadır. Ünlü komutan Subuday (1176-1248) 600 000 kişilik ordu başında Batı seferindeyken, Cengiz Han Orta Asya gezisinde ve geleceğin ünlü şehri Taşkent’tedir. Cengiz Han’ın dikkatini uzak seferler değil, yakın komşusu Orta Asya çekmiştir. Yanı sıra Cengiz Han, Çin’i en doğru tanıyan bir şahsiyet ki, Cengiz Han’ın yasalarına göre, “Çinli eşek ile eşdeğer bir ulustur” (KURBAN 2007: 50).
Cengiz Han Bugünkü Çin’in Kansu eyaletinde Tangutlara karşı seferde iken hastalanır ve ölür. Ceset hemen Moğolistan’a götürülüp, Onon ve Kerulen nehri kaynaklarının yakınında Burhan-Haldun Dağı’nda gömülür. Cesedin gömüldüğü yer belli değildir. Moğol geleneğine göre cesedin gömüldüğü yer gizlenir. Cengiz Han’dan sonra gelenler de bu dağlara gömülür ve oraya heykelleri dikilir. Cengiz Han’ın kişiliğine-kimliğine özgü olarak şu tanımlama yapıla bilir: Uzun boylu-geniş alınlı-uzun sakallı, savaşlardan hoşlansa da, gerçekteyse, insan öldürmekten hiçbir zaman zevk almayan bir şahsiyettir (MEYDAN LAROUSSE Cengiz Han maddesi).
Cengiz Han’ın hedefi, Moğol ve Türk denilen bu iki akraba ulustan oluşan güçlü bir devlet ve zengin bir Orta Asya vatanıdır. Cengiz Han’ın Yesüy ve Yesügen adlı iki Tatar kızı ile evlenmesi, Uygurlara olan güven ve saygısı-Onun Türkü ve Moğolu aynı vatana mensup, aynı tarihi yaşayan, aynı ulus olarak algılamasından kaynaklanır (GROUSSET 1980: 204). Zaten Cengiz Han, Barthold’un tespit ettiği gibi Kara Tatarlardandır (TOGAN 1999: 413). Avrupalılar başta olmak üzere birçok uluslar Moğolları Tatarlar olarak adlandırıyor (MEYDAN LAROUSSE, Cengiz Han Maddesi).
Cengiz Han gezilerinde beraberinde götürdüğü Tatar eşleri Yesüy ve Yesügen’in adları dikkat çekicidir (GROUSSET 1980 : 204). Acaba bu adların Ahmet Yesevî’nin (ölüm-1166) doğduğu Yesiy şehriyle bir ilgisi var mıdır? Cengiz Han Taşkent seferindeyken, eşlerine olan sevgisi gereği, Taşkent yakınındaki bu şehrin adını, sefer hatırası gereği eşlerinin adı uğruna değiştirmesi mümkündür. Cengiz Han’ın Tatarlara olan yakınlığının gereği, Tatarlardan alıp büyüttüğü ŞİGİ-KUTUKU adlı bir oğlu da varmış, bu kişi Cengiz Han’ın tüm yargı işlerinden sorumluymuş (GROUSSET 1980: 217)-(KURBAN 2014 : 75). Bu yakınlık gereği, Ahmet Yesevî’nin soyadını Cengiz Han vermiş olur. Sonradan bu şehrin adı Türkistan olarak değiştirilmiş olabilir. Bu günkü bu Türkistan şehri, Taşkent’ten 300 kilometre kadar kuzeydedir. Büyük ihtimal bu şehrin Yesüy adı, Ahmet Yesevî devrinden sonra Türkistan’a değiştirilmiştir. Timur’un Ahmet Yesevî uğruna yaptırdığı görkemli türbe buradadır.
İnsanlığı barındıran coğrafya ve tarih şahit ki, bu güne kadar İşgal Savaşlarının hiç biri kalıcı, emin bir ortam yaratamamıştır. Rusların İdil-Ural’dan, Çinlilerin Doğu Türkistan’dan kovulması zamana muhtaçtır… Günümüzün Türkçülüğü bu zaman uğruna savaşmaktadır. İnsanlık özgürlük kavramını benimsediği müddetçe, insanlık özgür yaşamaya haklıdır.
18.CENGİZ HAN’IN SOYU
Cengiz Han’ın ölümünden sonra, Cengiz Han’ın soyu tarafından yapılmış tüm savaşlar, Moğolların-Türklerin aleyhine sonuçlanmış yenilgi savaşlarıdır. Cengiz Han’ın soyundan Tugluk Timu’un (1329-1365) teşebbüsü ile tüm Türkistan İslamlaşır (DUGHLAT 1972: 15-KURBAN 1995: 2). Cengiz Han’ın torunu olan Kubilay’ın (1214-1294) rahat halde yönettiği Çin, Çinli olmayanlarla gittikçe rahat halde Çinlileşir. Çinlileşmektense, Moğolluğu tercih eden Çin’deki son Moğol hanı Togan Timur 1368 yılında Pekin’i terk eder, Moğolistan’da bir Moğol olarak ölür (HOWORTH 1876: 329). Moğollar Türkistan’da Türkleşirler, fakat Çin’de Çinlileşmezler. Moğolların 1220 yılındaki Türkistan seferinde Türkler Moğolların müttefiki olur. Turfan İdikut Devleti’nin hanı Barçuk Art Tekin 10 000 kişilik ordusu ile Cengiz Han’ın seferine katılır. Türkistan Fars ve Arap kültürünün baskısından kurtulur, tekrar Türkleşir. Moğollar Çinlileşmemiş olduğu için, Onların Pekin’deki saltanatı kısa sürmüş 100 (1278-1368) yılı bile bulmamıştır. Moğollar, Moğolluklarını Pekin’deki saltanatından daha değerli ve yüksek tutmuşlardır. Cengiz Han’ın torunu Batu’nun (1204-1255) yönettiği Altın Orda devleti ise önce İslamlaşır-sonra Ruslaşır.
Tüm AVRASYA’yı kapsayan Büyük Moğol İmparatorluğu gibi bir düşüncenin sahibi olduğu iddia edilen Cengiz Han, eğer hayatta olsaydı, bu olmazı hiçbir zaman düşünmediğini söylerdi. Cengiz Han aklının ermediği hiçbir işi yapmamıştır. Cengiz Han’ın yaşamında “YENİLGİ” denilen bir kavram yoktur. Cengiz Han’dan günümüze kadar sağ selim gelebilmiş ideal ise, tarih boyunca hiçbir zaman sarsılmadan günümüze kadar gelebilmiş, Orta Asya’yı vatan yapan MOĞOL-TÜRK İŞ BİRLİĞİ. Dünyamızda Moğol-Türk ulusu kadar birbiriyle karışıp-bir ulus olarak birleşip yaşayan başka bir ulus yoktur. Olup biten bu toplumsal gerçek, Orta Asya’yı Türk-Moğol ortak vatanı, Türk-Moğol birliğini ise dünyayı titreten Pantürkizm ulusu yapmıştır. Bu olgunun bayraktarı ulu önder Cengiz Han’dır-ulu önder Atatürk’tür. Cengiz Han’ın insanlık tarihine kazandırdığı bu ulusal itibar sonsuzdur. Bu ideal birliği yaşatabilmek biz Türkçülerin görevidir.
Cengiz Han Soyundan Son Bilgiler:
ALİHAN BÖKEYHAN (05.03.1866-27.09.1937) ve ÇOKAN VELİHANOĞLU (1835-1865)
Kazak Türkçü aydınları 1905 yılında Alaş Orda siyasi partisini kururlar. Bu kuruluşta Cengiz Han soyundan gelen Alihan Bökeyhan lider konumundadır. Ahmet Baytursun, Mustafa Çokay gibi aydınlar Alihan Bökeyhan’ın arkasındadır. 1918 yılında Alaş Orda Devleti kurulur. Ne yazık ki Alihan Bökeyhan ve Ahmet Baytursun Stalin Devri kurbanlarındandır.

ÇOKAN VELİHANOĞLU
Yıl 1992 Temmuz ayı. Almatı şehrini gezerken, Fenler Akademisi parkına yerleştirilen Çokan Velihanoğlu’nun heykelini ziyaret etmiştim. Heykelin altındaki mermer duvara yazılı Çokan’ın şu sözlerni ezberledim: “Ulusun olgunlaşıp yükselmesi için önce özgürlük ile bilim gerekir”! Evet 100 yıllar önce Cengiz Han’ın aklından geçen ulus olabilmenin gereği “Türk-Moğol İşbirliği” ise, 100 yıllar sonra onun soyundan Çokan’ın söylediği ulus olabilmenin gereği özgürlük ile bilimdir. Alihan Bökeyhan gibi Çokan Velihanoğlu da Cengiz Han soyundandır.
Çokan kazaklar arasında modern dünya ile alaka kuran, böylece edindiği bilgi ve düşüncelerle halkının tarihine, kültürüne yeni bir gözle bakan ilk aydınlardan sayılır. Rus mekteplerinde çağına ait bilgileri öğrenmiş, Fransızca aracılığıyla Batı’nın bilim dünyasını ve düşüncelerini tanımıştır. O, elde ettiği bilgilerle, uzun zamandan beri derin bir uykuya dalmış, kendi kabuğuna çekilmiş, bozkır halkını uyandırmak, çağının bilgi ve kültür seviyesine yükselmek istiyordu. Fakat talih, bu asil insana çok kötü bir son hazırlamıştı, hayal kırıklığına uğradı, Genç yaşta öldü. Fakat “Keşfettiği” değerini herkesten önce kavrayarak bilim âlemine tanıttığı Manas Destanı, bozkır halkının yenileşme hamlelerine, ulusal kültür yolundaki hareketlerine ışık tuttu.
Çokan Velihanoğlu Cengiz Han’ın soyundandır. Dedeleri arasında meşhur Kazak Hanı Ablay Han da vardır. Orta-Orda Kazaklarının Sultanı Velihan’ın torunudur. Babasının adı Cengiz’dir. Asıl adı Muhammed Hanefi’dir. Ata yurdu Kökçetav’da seçkin ve kültürlü bir zümre içinde, demokrat bir görüşle büyüdü. Tüm yaptıklarını 30 yıl gibi kısa bir ömre sığdırdı. O, Kazak boyunun tarihçisi, etnografı, folklorcusu ve eğitimcisi idi. Gençliği koyu bir ulusal atmosfer içinde geçti. Türküler, destanlar, masallar ve halk hikayeleri dinleyerek büyüdü. “Kozı Körpeş Men Bayan Sulu” adlı trajik aşk hikâyesini ilk derleyen Çokan’dır. O, ilk Kazak ressamlarındandır. Bazı masal ve hikâyelerin mevzularıyla ilgili resimler çizmiştir. Başarılı bir tahsil hayatı vardır. Geleneğe göre “Han” çocuğu yedi ulusun dilini bilmelidir. Onun için Çokan Rusçayı, Arapçayı ve tüm Türkî dilleri iyi öğrendi. Babası Onu 1847 yılında 12 yaşındayken Ombı Omsk şehrine götürdü, Kadet Korpusu’na yazdırdı. Öğretmenleri daha 14-15 yaşlarındaki bu delikanlıya geleceğin bilgini gözüyle bakıyorlardı. Genç Çokan, bu sıralarda tarih ve coğrafya kitaplarını büyük bir şevkle okuyordu.
Yıl 1853 Kadet Korpusu’nu bitirip, atlı asker korneti (eski Rus ordusunda süvari teğmenliği) unvanını alır. Sibirya Kazak-Rus ordusuna 6. Suvari Alayı’na subay olarak tayın edilir. Çokan bu askerî görevini yaparken bürokrat, rüşvetçi ve müstemlekeci Rus subayları tarafından çok baskıya uğrar, sıkıntı çeker. Gördüğü zulüm ve adaletsizlik içinde bir eziklik yaşar.
Çokan, 1856 yılında M. M. Namentovskiy başkanlığındaki askerî-ilmî araştırma gezisine katılır. Gezi grubu Kırgız yurdunda-Issık Köl bölgesinde harita çalışmaları yapar. Bu vesileyle Çokan’ın ilmî çalışmaları için fırsat çıkmış olur. Onun Manas’la ilgilenmesi bu yıla rastlar. Manas’ın sefer yaptığı rivayet edilen İli Dağındaki şehrin harabelerini inceler. Kırgız boyunun şeceresini, şiirlerini, deyimlerini ve Manas Destanını tespit eder. Bu yüce eseri, öncede söylediğimiz gibi edebiyat dünyasına ilk tanıtan Çokan’dır. Destan’dan bazı kısımları Rusçaya çevirerek yayınlamıştır.
1856 yılında Çokan, Çin-Rus ticaret ve hudut meselelerini haletmek için Gulca şehrine giderek, bu görevi başarıyla yapar. Burada 3 ay kalır, sonra Ombı-Omsk’a döner.
1857 yılında Kaşgar, Aksu, Gulca’daki Türklerin Çin’e karşı ayaklanmalarını takip etmek için Alatav Kırgızlarının arasına gönderilir. Bu seyahati de birkaç eser yazmasına sebep olur. Issı Göl Seferinin Günlüğü, Çin İmparatorluğunun Batı Bölgesi ile Gulca Şehri, Kırgızlar Hakkında Yazılar gibi eserleri bu sırada kaleme almıştır. Henüz 20 yaşında olan bir kimsenin böyle bilimsel ve önemli yazıları neşretmesi, Rusya ve Almanya’da takdirle karşılanır. Çokan’ın tarih ve coğrafya sahasındaki çalışmalarının şöhreti Petersburg ilim çevresinin dikkatini çeker, 20 yaşındaki bu dehayı 1857 yılının 27 Şubatında Rus Coğrafya Cemiyeti’nin asıl üyeliğine seçerler.
1858-1859 yıllarındaki Kaşgariye (Güney Doğu Türkistan) seyahati, Çokan’ın ilmî çalışmalarında yeni ufuklar açar. Avrupa bu güne kadar Kaşgariye coğrafyası, siyasî, içtimaî, medenî durumu hakkında bilgi sahibi değildi. İşte bu meçhul yurdun sırrını aleme açan Çokan’dır.
1 Ekim 1858’den 1859 yılının Mart ayı ortasına kadar Çokan, Kaşgar ve Altışehir’i (Güney doğu Türkistan) iyice araştırır. Halk arasında kendisine Rus ajanı denildiğini duyarak, 11 Mart 1859’da acele geri döner. Çokan’ın Kaşgar’dan getirdiği bilgi, hemen Almanya’da Almanca, 1865 yılında Londra’da İngilizce olarak basılır. Kazak âlimi böylece Avrupa’da da tanınmış olur. Çokan araştırmalarına dayanarak haritalar çizer, İngilizce, Almanca ve özellikle Fransızcayı iyi bildiği için, yabancı haritaları da inceleyerek, bilim cemiyeti üyelerine Doğu Türkistan, Tanrı Dağları ve Kırgızistan konusunda konferanslar verir. Bu zeki ve sevimli hatip Petersburg bilim camiasıyla çabucak dostlaşır. Bu şehirde eski dostu Dostoyevski ile karşılaşır. Edebî-Felsefî-İçtimaî görüşleri aynı olduğu için samimiyetleri büyüktür.
Yıl 1864, Çokan, Güney Kazakistan’ı Rusya’ya bağlamak için yapılan askerî sefere çağrılır. Kazak halkını kana batıran bu sefer, Çokan’ın tüylerini ürpertir. Sonra Çokan askerî üniformalarını atarak, bir grup subay ile birlikte geriye Verni’ye dönerler. İşgal komutanlığının şikâyeti sonucu bunların çoğu cezalandırılır. Bu zulümden kaçan Çokan Türk boylarına sığınır. Zaten akciğer veremi olan bu genç bilgin, masum milletinin katiline daha fazla dayanamayıp, Nisan 1865 yılında, elinden-yuvasından uzakta, 3o yaşında ölür.
Çokan’ın diğer eserleri şunlardır: Cungarya Denemeleri, Kazaklarda Şamanizm, Kazak Şecereleri, Kazak Silahları, Ablay Han.
Bugün Çin, Uygurları yok etmenin tüm yollarını denemektedir. Bu yolların başında, karşı koyan-sesini yükselten Uygurları öldürmek-hapsetmek, Uygurları Çinliler arasına dağıtmak, “çift dilli eğitim” uydurmasıyla Uygurların dilini yok etmek gelmektedir. Fakat bununla Uygurlar kolay kolay bitecek gibi görünmüyor. Çin işgalci askerlerinin Şarki Türkistan’a ayak bastığı 1755 yılından beri bu, Çin-Uygur ölüm kalım savaşı aralıksız devam etmektedir. Bu zaman içinde İsyanlar Yüzyılı (1757-1865) olarak bilinen olağanüstü bir devir de yaşanırken, bu devrin sonucu olarak Yakup Bey Devleti (1865), Kaşgar Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1933), Gulca Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944) kurulmuştu. Fakat haddini bilmez, tarihten ders almayan açgözlü yırtıcı Çin, Şarki Türkistan’dan kolay kolay vazgeçecek gibi görünmüyor. Uluslararası ilişkilerinden destek arıyor, para gücüyle satın aldığı Uygur hainlerinin cinayetlerine sığınıyor.
İnsanlığın bugüne kadar çektiği tüm acıların kaynağı, yalanlar ile örtülmüş gizlilikte saklıdır. Çin Şarki Türkistan üzerindeki işgalci kimliğini gizlerken, bunun ancak Uygurları-Uygur ilkesini yok etmekle mümkün olacağını çok iyi biliyor ve bu sebeple bu yolda tüm gayretini sarf etmektedir. Fakat Çin’in işgalci kimliğinin en yalın kanıtı, kendisinin Şarki Türkistan için kullandığı Shin Cang (Yeni Toprak) adında saklıdır. Çin ne yaparsa yapsın, ister güç kullansın, ister hile yapsın, işgalci kimliğini gizlemekten yoksundur. Gizlilik bitecekse, gizliliğe sığınmış güç de elbette yok olacaktır ki, bunun şahidi tarihtir. Tarih ve tarih ile aydınlatılmış insanlığın bilinci, karşı koyulamayacak-yok edilemeyecek öyle bir güç ki, tüm gizlilikler, tüm yalanlar ve tüm haksızlıklar bu güç karşısında yenilmeye mahkumdur. Gerçekler (hakikatler) kimsenin iznine muhtaç olamadan dünyayı gezer, kimsenin iznine muhtaç olmadan gücünü uygular. Buna bilimin gücü denilir. Onun içindir ki, dogmaların-diktatörlerin en korktuğu şey-bilimdir. Çokan diyor ki, “İslam medeniyeti, yeni Avrupa fikir sistemlerinin kabulünü engelliyor” (TOGAN 1981: 272).
Uygur ulusçularının şu günlerde yapacağı iş, tüm olasılıklardan yararlanıp, yurt içinde ve yurt dışında istiklal seslerini yükseltmektir. Bu seslerin birikimi zamanla mutlaka güce dönüşecektir. Dünyamızın yarış-rekabet ve bir savaş alanı olduğu düşünülürse, uluslar, verdiği kurbanları kadar bağımsız-özgür yaşamaya haklıdırlar. Buna yaşam için savaş kanunu denilir. Hiçbir birey ve hiçbir ulus bu kanunun dışında yaşamını sürdüremez. Savaşı göze alamayanların-yenilenlerin-zayıfların yaşama hakkı yoktur. Dünyamız güçlünün aynı zamanda haklının yaşayabileceği dünyadır.
ÜLKÜM-İLKEM ESEN OLSUN!-“YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM!”
ELVEDA VATAN!
Kurguyum uşti kolumdin,
Nerde mihmandur bugün.
Dehli bermengler yarimga
Köngli perişandur bugün.
“Şahinim uştu elimden
Nerde konaklar bugün
Üzmeyin nazlı yarı
Gönlü kırktır bugün…” (Bir Uygur manisi)
(TÖRE Dergisi, Mayıs 1982)
19.SONUÇ
Türklüğün ezelî ve ebedî vatanı-Anadolu ve Orta Asya’dır. Türklüğün ezelî ve ebedî ilkesi-Pantürkizmdir. Türklüğün ezelî ve ebedî düşmanı-Arap, Urus ve Çin’dir.
20.KAYNAKÇA
ALMAS, Turgun, Uygurlar, Ankara 2017.
ANSEKLOPEDİ, Meydan Larousse,İstanbul 1987.
ANSİKLOPEDİK SÖZLÜK, AXİS, İstanbul 2000.
ÇULPAN, Stalin Devri Kurbanı, kitap-Yene Aldım Sazımnı, yazı- “Edebiyat Nedir” Taşkent
1991.
ERGİN, Muharrem, Orhun Abideleri, İstanbul 1980.
GOBEYDULLİN, Gaziz-Stalin Devri Kurbanı-Tarixi Sexifeler Açılganda (Tatar Tarihi),
Kazan 1989.
GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu (Atilla-Cengiz Han-Timur), İstanbul 1980.
KAFESOĞLU, İbrahim “Uygurlar”, İstanbul 1968.
KURAT, Akdes Nimet, Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 2019.
KURBAN, İklil, “Çokan Velihanoğlu (1835-1865)” KARDEŞ EDEBİYATLAR, Erzurum 1982, sayı 2.
KURBAN, İklil, “ELVEDA VATAN” TÖRE Dergisi, Mayıs 1982, sayı 132, Ankara.
KURBAN, İklil, Şarki Türkstan Cumhuriyeti, Ankara 1992.
KURBAN, İklil, TÜRKK ÜLTÜRÜ, “Türk Şehirlerinde Doksan Gün” sayı 357, Ankara 1993.
KURBAN, İklil, TÜRK KÜLTÜRÜ, “Türk Lehçelerinin Karşılaştırma Yolu ile Öğretilmesi
Hakkında” sayı 382, Ankara 1995.
KURBAN, İklil, Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü, Ankara 1995.
KURBAN, İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
KURBAN, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı, İstanbul 2014.
KURBAN, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar-Yansımalar 1943-2007) Ankara 2007.
MEYDAN LAROUSSE, Göktürkler Maddesi.
MCLYNN, Frank, Genghıs KHAN, THE MAN WHO CONQUERED THE WORLD
(Dünyayı İşgal Eden Adam) London 2015.
Pantürkizm Medeniyeti Hakkında Araştırmalar, Ürümçi 2000.
PLéTNéVA, S. A. Hazari (Hazarlar), Moskova 1976.
SADRİ, Roostam, “The İslamic Republic of Eastern Turkestan : A Commemorative Review”
Londra 1984.
TAŞKENT Ensiklopedya, Taşkent 1992.
TDK, Türkçe Sözlük, Ankara 2005.
TOGAN, Zeki Velidi, Hatıralar, Ankara 1999.
TOGAN, Zeki Velidi, Türklüğün Mukadderatı. İkinci baskı, İstanbul 1977,

https://kafkassam.com/


Bu haber 1009 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum