HAYTARMA - Yazan: Ayşegül Kılınç

Celal Bayar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunu Ayşegül Kılınç Hanımefendinin "HAYTARMA" adlı hikayesi...

HAYTARMA - Yazan: Ayşegül Kılınç
11 Ekim 2020 - 21:41 - Güncelleme: 11 Ekim 2020 - 21:49

HAYTARMA

            “Mayıs 1972’de Bozkurt Aylık Fikir Dergisi’nin 1. sayısında yayınlanan “Paris Akşamları” şiirinin acı bir anısı vardır. 1947 sonbaharında Paris’te Sen nehri kıyısında bir ceset bulunmuştur. Bu cesedin Kırımlı bir Türk olan Buğra Alpgiray’a  ait olduğu belirlenmiştir. Alpgiray, II. Dünya Savaşı sonrası Paris’te sefil bir hayat sürmüştür. Ceset bulunduğunda cebinden kimliği ile birlikte çıkan şiirlerden birisi olan “Paris Akşamları”, tarafımca yaşatılması gereken bir şiir olarak kabul edilmiş, bu sebeple bugünkü Karabağ meselesi ile harmanlandırılan, Kırım Tatarları’nda geri dönüşü temsil eden “Haytarma” isimli hikaye ortaya çıkmıştır. Karabağ ve Kırım şehitlerine rahmetle; Karabağ’da Azerbaycan bayrağının,  Kırım’da Kırım Tatar bayrağının dalgalanacağı o güne hasretle…"
 
PARİS AKŞAMLARI
-Azerbaycanlı Mehmet AĞAOĞLU’na-
 
Bu kent her şeyiyle bana yabancı,
Caddeler, binalar, bütün insanlar…
Öyle hasretim ki ezan sesine
Ararım çevremde minare, cami
Lakin, takılırım çan kulesine
Her semtin muhteşem kilisesine
Yad el elemleri sarar içimi.
 
Uzaklarda yurdum, burdan çok uzak
Her mevsim güneşli, masmavi göklü,
Camii, kubbeli, kümbetli köşklü
Ozanlı, garipli, kervansaraylı
Hele insanları alpli, giraylı
Yok haber onlardan, baba evinden
Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
Her şey çok uzakta benden çok uzak
 
Gözlerim daima engine dalar
İsterim ki her an anayurdumda
Dağları dumanlı, yaslı Kırım’da
Duvarında mavzer ve KUR’AN olan
Ataocağında bizim konakta
Bir bakır sinili sofra başında
İftar beklenilsin, dua edilsin
Ve sessiz, sedasız yemek yenilsin
Sonra şadırvanda abdest alınıp
Hep birlikte teraviye gidilsin.
 
Uyansam her sabah ezan sesiyle,
Görsem Ayşe’ciği su testisiyle
Ninemi yaşmaklı namaz kılarken
Dinlesem dedemi KUR’AN okurken
Başımı huşuyla yastığa koysam
Sonra toparlanıp yola koyulsam.
Yahut günün şavkı vururken camdan
Heybetli sesiyle çağırsa babam.
Annem de kalk yavrum, aslanım dese
Tutup elleriyle omuzlarımdan
O müşfik haliyle sarılsa, öpse…
 
Semaver kaynarken ocak başında,
Dünya Türklüğünden, Türk tarihinden
BOZKURT’tan, TURAN’dan söz etse dedem
Sonra Türklük için eylese niyaz,
Gözlerinden akan yaşını görsem.
 
Evet yurdum uzak burdan çok uzak
Bir ferahlık yahut bir şey umarak
Düşerim yollara akşam üstleri
Hep böyle çaresiz yıllardan beri
Her zamanki gibi yorgun ve bitkin
Artırıp yükünü hasta kalbimin
Her an heyecanlı, gözlerimde yaş
Görmek ümidiyle bir Türk, bir dildaş
Dolaşırım Paris caddelerini
Yorgun akan SEN’i, köprülerini.
 
Bir kara kış vakti SEN kıyısında,
Kafamın içinde Türklük ülküsü
Ruhumu kavuran özyurt hasreti
Böyle göçeceğim ebediyete.
Donmuş cesedimi bulup çöpçüler
Defnedilmek üzere götürecekler
Kimim ben ve neyim, ne bilecekler.

Buğra ALPGİRAY

            18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü’nden tam 3 yıl sonra Paris’in sisli bir sonbahar akşamında, Sen Nehri kıyısında, ailesinden ve atayurdundan uzakta sefalet içinde ölen bir Kırım Tatar’ının cesedi yatıyordu. Cesedin başında başka bir Kırım Tatar’ı duruyordu. Ölünün gözlerinin çekik oluşu, bu adamın yüreğinde bir çarpıntı oluşturdu. On sekiz yaşındaki bu genç adam, vatanı Kırım’dan binlerce insanın zorba bir şekilde sürgün edilmesine şahit olmuş, bunun acısı yüreğinde hala bir kor gibi yanarken tanıdık gelen bu ölü bir çift gözün kendisini Paris’te bulması onu epey sarsmıştı. Hemen ölünün cebini yokladı. Eline geçen birkaç kağıt parçasını okumaya çalıştı. Kimliğinde şahsın Kırım Tatar’ı olduğu yazılıydı. Bu gerçekle yüzleşmek adamın hayatından fiilen kısa, manen uzun bir zaman götürdü. Adam elinde kalan diğer kağıtlara göz attı. Bu kağıtlarda şiirler yazılıydı, hem de Türkçe ile yazılmıştı! Genç adamın gözyaşları kağıtların üzerine dökülürken şiirlerin sonundaki Buğra Alpgiray isminden, şiirleri adamın yazdığını anladı. Ölmeden önce yazdığını düşündüğü “Paris Akşamları” isimli şiirindeki “Görmek ümidiyle bir Türk, bir dildaş; Dolaşırım Paris caddelerini.” dizesine denk gelince hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Ah be kandaşım! Kim bilir kaç saat önce hayata veda ettin bu gurbette. Belki de tam burada karşılaşıp tanışabilirdik seninle. Vatanımızı kucaklar gibi birbirimize sarılırdık. Kırım’ın güzelliklerinden bahsederdik. Ayşe’ni de anlatırdın belki bana…” sözleriyle adeta ağıt yakıyordu genç adam. Şiirin yer aldığı kağıdı elinde sımsıkı tuttu. Bu şiir belki de bir veda mektubuydu, kime yazıldığı da apaçık ortadaydı. Azerbaycan’a gidip Mehmet Ağaoğlu’nu bulacak, ardından bu kağıdı ona teslim edecekti. Bu iş genç adama vatanını kurtarma zaferi gibi bir sorumluluk veriyordu; hayattaki en büyük amacı artık bu şiiri sahibine ulaştırmaktı!
            29 Şubat 1992… O genç adam öleli 48 gün oldu, kollarımda can verdi. 1947’de verdiği sözü gerçekleştirememenin yükümlülüğüyle, “soydaşım” sayıklamalarıyla gözlerini yumdu hayata. Kırım gibi gördüğüm babamı kaybettim. Kırım’a tam kavuştuk derken, bir kez daha yurdumu kaybettim. Meğer vatanına kavuşmak için savaş verirken ne büyük bir sorumluluğu daha varmış babacığımın. Bana verdiği ismin ne büyük bir anlamı varmış. Yetişemediği soydaşının hayattaki son arzusunu yerine getirmek için ne çok zaman beklemiş ve bu zaman, bir fare gibi içini kemirmiş. Buğra Alpgiray isimli kişinin cesedini bulduğu gün eve döndüğünde daha büyük bir şokla karşı karşıya gelmiş. Fransız askerleri, Rus askerlere teslim etmek üzere babamı bekliyorlarmış. İşte babamın yarım kalan sürgün hikayesi tam bu anda yeniden başlamış.
Savaş öncesi Sovyet ordusunda çok sayıda madalya kazanmış, Kırım’da ismi bilinen bir komutanın oğlu imiş babam İbrahim Uluğ. Sürgünde kimi Rus komutanların da desteği ile bazı komutanlar güvenlik çemberine alınmışlar. Babamlar da onlardan biri olmuş. Gece yarısı dört civarı Kırım’a gelen Rus askerlerinin zorbalıkları, yaşlılarını taşımaya çalışan gözü yaşlı aileler, o an muhtemelen kalp krizinden ölüp orada bırakılan yaşlılar… Böylesi zulüm daha önce hiç görülmemiş. 1237’den bu yana bu topraklara tarihinin izini bırakmış toplumun yurdunu, evini, en ufak eşyalarını bile ardında bırakıp hayvan vagonlarına doldurulmasına sessizce tanık olmak geride kalanlar için yeterince ağırmış. Dedem, bundan sonrasından korktuğu için eğitim bahanesiyle babamı Fransa’ya göndermiş. Sonra Sovyet rejimi kalanların da Kırım Tatarları’nın çoğunluğunu gönderdiği Özbekistan’a gönderilmesi kararını almış ve dedem gibi savaş kahramanlarının rozetleri sökülüp aileleriyle beraber sürgün edilmişler. Babamı da Fransız askerleri Rus askerlerine teslim etmeleriyle sürgün sayısı tamamlanmış.
Babamın ölümünden bir ay kadar sonra ancak kendime gelebildim. Epey zorlu hazırlanma ve yolculuk süreci olsa da sonunda Bakü’ye varabildim. İdari binasında bana asıl yardımcı olacak insanları bulabilmem için diğer görevliler öyle ilgili davrandılar ki kendimi Kırım’da gibi hissettim. 6 ay önce bağımsızlığını ilan eden bu devletin düzeni sanki hep oturmuş gibiydi. Nüfusla ilgilenen yetkililer adımı sorduklarında “Ayşe Uluğ” dememle hepsi dikkatini benim üzerimde topladı; kendilerine durumu anlattığımda şahıs hakkında araştırma yaptılar. Uzun bir süre bekledikten sonra “Evet! Mehmet Ağaoğlu.” dedi içlerinden biri. Sevinçle ayağa fırladım. Daha sonra görevli “Hayır, bu aradığınız kişi değil. Mehmet Ağaoğlu 19 yıl önce ölmüş. Bu kişi muhtemelen mektubun yazıldığı kişinin bir akrabası. Bakıyorum… Ramazan oğlu Mehmet… Şu an bu ismi ve soyismi taşıyan kişi sizin aradığınız kişinin torunu. Karabağ’da yaşıyor, Hocalı kasabasında.” dedi. Mektubun sahibi hayatta olmasa da mektubu olması gerektiği topraklara getirmek ve sahibinin ailesinden bir iz bulmak beni oldukça rahatlatmıştı. Bu mektup için kalkıp Kırım’dan gelmemi yetkililer bir onur olarak gördüler; bu sayede Karabağ’a helikopter aracılığı ile birkaç görevli eşliğinde gittik.
Mektubun kısmi sahibinin evini bulduğumuzda merakla evi süzüyordum. Küçük ahşap pencereleri olan, betondan yapılmış, köhne bir evdi. Ev sahibi de 24 yaşında yalnız başına yaşayan, ince yapılı, koyu kahve gözlere sahip bir gençti. Bahçede oturururken mektubu kendisine  verdim. Babası yaşasaydı belki mektubu yazan kişiyi tanırdı fakat Mehmet tanımıyordu. Yine de minnet duydu. Mektubu okurken gözleri doldu, okuduktan sonra  da bir süre elinden bırakmadı. Yan evden bir kadın bizi görünce koşarak geldi. Adı Nermine olan bu kadın orta yaşın üstünde, orta boylu, kilolu, hikayesinin güzel olduğunu düşündüren güleç yüzüyle çok cana yakın bir kadındı. Sonradan öğrendiğim kadarıyla 2 yıl önce Rusların Bakü’ye girip sivil halkı hedef alması sonucu eşini ve oğlunu Bakü’de kaybetmiş. Bundan olsa gerek Mehmet’e o kadar düşkündü ki adeta ana-oğul bağı vardı aralarında. Pek misafirperver olan Nermine teyze bir koşu evinden kasabayı kokularıyla etkisi altına alacak yemekler alıp geldi, ilk kez Azerbaycan mutfağı ile tanıştım. Uzun süre Azerbaycan’dan, Kırım’dan, Türk diyarlarından, Rusların zorbalığından söz ettik. Azerbaycan’ın bağımsızlığını alana kadar yaşadığı o zorlu süreçleri anlattılar. Sovyet Rejiminin düşmesi ailemin de içinde bulunduğu bazı Kırım Tatarları için faydalı bir zaman dilimi olsa da Azerbaycan Türkleri için pek öyle olmamış.
1967’de Sovyet rejiminin, bizlere uyguladıkları politikanın doğru olmadığını kabul etmesi üzerine zamanla kimi Tatarlar Kırım’a göç ederek orada sıfırdan bir hayata başladılar; tabii rejimin bu evleri yıkması ve Tatarların evlerine yerleştirilen emanetçi Rusların tepkileri bu hayatı pek de kolay kılmadı. Yine de Tatarlar tutunmaya çalıştılar topraklarına. Tatarların dünya kamuoyununa yansıyan direniş haberleri sendeleyen rejimi hepten sarstığı için, 3 yıl önce Özbekistan’dan iş eğilimi yüksek 300 Tatar Kırım’a yerleştirildi. İşte benim ailem de o 300 kişi arasında yer aldı. Bizim inşaatçı bir abimiz vardır, ondan iyisi henüz doğmamıştır. Bahçesaray’da Şevket abinin önderliğinde Zalanköy’ü inşa ettik. Benim görevim işçilere yemek hazırlamaktı. 8 ayda 56 ev inşa edildi.Kırım topraklarında yeniden Tatar birliği doğdu.
Uzunca sohbetin ardından Nermine teyze birkaç gün kalmam için ısrarcı oldu. Mehmet de ısrara katılıyordu. Çoğunlukla sessiz kalmayı tercih eden ve çok gerekmedikçe gülmeyen birinin benimle neler konuşacağını tam kestirememiştim. O sessizliği bende bir merak uyandırdı, 23 yıllık hayatımda ilk defa birini keşfetmek istedim. Bu meraka yenik düşüp orada birkaç gün kalmayı kabul ettim. Galiba ikili hikayeler karşıdakini merak etmekle başlıyordu. Görevliler ben emin olmadan dönmek istemedikleri için Mehmet beni Bakü’ye kendisinin getireceği konusunda onlara söz verdi. Mehmet’in kız kardeşi de Bakü’de yaşıyordu, bahaneyle onu ziyaret edecekti.
İlk gün Nermine teyze ve Mehmet ile kasabada gezintiye çıktık. Hocalı öyle küçük bir yerdi ki bolca sohbet etmemize ve yavaş yürümemize rağmen bir türlü akşam olmamıştı. Zaman onlarla çabuk geçerken, bu kasabada ağır ilerliyordu. Gece Nermine teyze o güzel sesiyle söylediğine göre aynı ismi taşıdığı bir sanatçının en sevdiği şarkısını seslendirdi: “Men seni gördüm ay ışığında, könlümü verdim ay ışığında… Ay ışığında Mehmet ile göz göze geldik, sabahtan beri ilk defa bana farklı bakıyordu, ürkek ve meraklı. Nermine teyze birden durup “Haydi, şimdi sen söyle” dedi. Afallamıştım. Nermine teyze tüm sevecen yönünü kullansa da istemediğimi söyleyerek kestirip attım. Ben şarkılarımı bir tek babama söylerdim, “duru seslim” derdi bana babacığım. İlk gecem, bu isteğin yarama tuz basmasıyla sonlandı.
İkinci gün Nermine teyze kendini pek iyi hissetmediği için Mehmetle biz yalnız gezdik. Mehmet’in babasından yadigar kırmızı bisikletiyle Karabağ’daki diğer kasabaları dolaştık. Karabağ’da eskiden Alban denilen hristiyan bir toplum yaşarmış, bu yerin adı da Albanya imiş. Karabağ yazlık ve kışlık olarak ikiye ayrılıyormuş, tıpkı çadır hayatı gibi. Yazın Dağlık Karabağ, kışın Düzlük Karabağ ilgi görüyormuş. Hz. Ömer fetihleriyle burada çoğunluk müslüman olunca, ilerleyen zamanlarda bu durum sorunlara yol açmış. Ermeniler Albanları gregoryen mezhebine dahil etmişler. Daha sonra kiliseleri Ermeni kiliselerine, eserleri de Ermenice’ye çevirip antik çağdan beri burada toprak sahibi olduklarını iddia etmişler. Bu iddiaya öyle tutunmuşlar ki, Sovyet dağılımı sonrası “Karabağ bizimdir!” uydurması başlamış. Geri toprağa girecek insanoğlunun, tanrı lütfu topraklara sahip olduğunu düşünmesi sürgün anılarını dinlediğimden beri bana tuhaf gelmiştir… Yorucu bir Karabağ gezisi sonrası Nermine teyzenin yaptığı qutab isimli hamurişi tüm yorgunluğumu almıştı. Çok sevdiğim tögereki andırıyordu görüntüsü. Tek farkı tögerek kıyma ile yapılıp yağsız tavada pişirilirken, qutab içi kıyma yerine yeşillik ve balkabağı ile doldurulup yağsız tavada pişirildikten sonra yağlanıyordu. Yine de bu lezzet keşfi beni oldukça mesut etmişti.
“Madem dün bize bir türkü okumadın, o zaman Kırım’daki en güzel yeri anlat” dedi Mehmet. Ondan böyle bir atak beklemiyordum, haliyle biraz şaşırdım. Tam düşünecektim ki fırsat vermeden “Aklına ilk gelen yer” dedi. Niyeyse o an gözyaşı çeşmesinden akan suların sesini duyar gibi oldum. Ve anlatmaya başladım: “Bağçasaray, Kırım Hanlığı’nın 15. ve 18. yüzyılları arasında başkentiymiş. Fakat hala öyle bir kenttir ki Tatarların siyasi, dini, kültürel merkezidir. Ona bu kadar ün katan da 250 yıl hanlığa ev sahipliği yapan yapı Hansaray’dır. Hanlıktan kalan tek saray. İki camisiyle, haziresiyle, hamamıyla, haremiyle, bahçedeki gülleriyle, kuşların sesleriyle yaşayan bir saray. Ruslar Kırım’ı işgal edip atalarımı sürgün ettikten sonra Kırım’daki tüm yapıları yıkıp veya işlevini değiştirip tüm Tatarca isimleri Rusçaya çevirmişler. Bir tek Hansaray’ı yıkamamış, Bağçasaray’ın adını değiştirememişler.”
Nermine teyze Rusların faşist yanlarını iyi bilen bir Türk olarak hemen merakla lafımı kesti. Böyle bir durum elbette insana nedenini sorgulatıyordu.
“Puşkin’i duymuşsunuzdur, ünlü Rus şairi. Ona Bağçasaray ün getirmiş. Sofya adında bir kıza aşık olmuş, Sofya Puşkin’e Hansaray’da yer alan gözyaşı çeşmesinin sözde hikayesini anlatmış. Sofya’nın anlatımına göre: “Kırım Tatar Han’ı Giray Han Polonya’yı yıkıp savurur ve prenses Mariya’yı Hansaray’a getirir. Han’a aşık olan cariyesi Zarema da artık Han’dan yüz bulamaz ve bunun tek suçlusu olarak Mariya’yı görür. Bir gece Mariya’nın odasına girip Han ile kendisinim arasına giremeyeceğini söyler ve sabah Mariya odasında ölü bulunur. Onu öldürmekle suçlanan Zarema da Han tarafından kayalıklardan denize atılarak öldürülür. Giray Han ise aşkını ölümsüz kılmak için devamlı ağlamasını istediği bir çeşme yaptırır.” Puşkin bu hikayeden çok etkilenerek polis şefi arkadaşından Mariya’yı araştırmasını istemiş ve kayıtlarda böyle bir isme rastlanılmamış; zaten konu da tarihi gerçekliğe uymuyor. Böylece Puşkin, Sofya’nın kendisine tümüyle yalan bir hikaye anlattığını farketmiş lakin şiir çoktan basıma verilmiş. Bir hastalık döneminde Kırım’dan geçerken Hansaray’ı ziyaret edip çok beğenen Putin, kendisini bu yapıya ve millete karşı suçlu hissetmiş. Neyse ki şair arkadaşı Vyazemsky, bu destana bir önsöz ekleyerek Puşkin’in tarihçi olmadığını, şiiri efsanelerle desteklediğini açıklamış. Bu sayede Puşkin ağır bir ithamdan kurtularak tüm bu olumsuzluklara rağmen bu şiirle ünlenmiş. Tabii bu eser değiştirilemeyeceği için Ruslar Bağçasarayı’mızın ismine ve Hansaray’ımıza dokunamamış. Bu ünden sonra yeniden bir şiir yazmış ve onu Gözyaşı Çeşmesi’ne ithaf etmiş.”
Merakla dinleyen Nermine teyze gözlerini bile kırpmazken Mehmet şiiri merak ettiğini söyledi. Hiç düşünmeden şiirden bir dörtlük okumaya başladım:
Aşk fıskiyesi, ölümsüz çeşme! Sana armağan olarak iki gül getirdim.
Seviyorum bitimsiz konuşmanı ve şiirsel gözyaşlarını senin.

Çiseyen gümüşsü tozların, serin çiğlerle kaplıyor beni:
Ak, ak durmaksızın sevinçli pınar! Anlat, anlat bana bildiklerini.

Uzun süre oluşan sessizliğin ardından “Bağçasaray’ı kurtaran Puşkin’in şerefine!” diye bağırarak gecenin son kımız kadehini kaldıran Mehmet’in sesi, Hocalı’nın yıldızlarına veda ediyordu.
Son gün öyle hızlı geçti ki, ne sohbetimize doyum oldu ne de Nermine teyzenin türkülerine. Akşam yemeği için Nermine teyzeyle beraber yoğurt ve yeşillikten oluşan dovğa çorbası; domates, patlıcan ile biberden oluşan üç bacı dolması ve et, nohut, patatesin ayrı lezzet kattığı bozbaş yemeğini yaptık. Yemekler mi güzeldi yoksa Nermine teyzenin hünerli elleri mi bilemiyorum ama bu lezzeti Kırım’da anneme de tattırmak için can atıyordum. Yemekten sonra alt sokaktaki düğüne katıldık. Kasaba halkı beni üç günde tanımıştı. Yolda kiminle karşılaşsam selam veriyor, onlardan biriymişim gibi sokak sohbetini başlatıyordu. Düğünde bolca Azerbaycan halk oyunlarını izledim. Ah şimdi bizim orada bir düğün olsaydı hep beraber Siyt Osman Saray’ı söylerdik diye geçirdim içimden; vatanımdan yeteri kadar uzak kalmıştım. Ben böyle düşünürken bir sessizlik oluştu, meydanda sadece erkekler vardı. Bir anda oynamaya başladılar. Öyle hızlı oynuyorlardı ki; yerlerinde durmuyor, yavaşlamıyor, hızlandıkça hızlanıyorlardı. Kollar ve ayaklardaki bu muhteşem düzeni hayranlıkla izliyordum. Bu oyunu harbe gidenler oynarmış, sanırım bu sebeple sadece erkekler oynuyordu. Müzik bittikten sonra kızlar meydana girdi. Oldukça hızlı edilen dansla ayağa kalkan tozların arasından gelin bir kuğu gibi süzülerek geldi. Tanrının renk katmak için çiçeklere dokunması gibi geceye dokunuyordu gelin ahenkli hareketleriyle. Müziğin yarısında Mehmet’in elimi tutmasıyla kendimi meydanda buldum. Herkes bize gülümseyerek bakıyordu. Tek ilgi noktam Mehmet’in gülümseyişiydi. Zaman ve mekan kavramını yitirdiğimiz o kısacık dakikalar içinde Mehmet ile ilk dansımızı yaptık. Şarkı bittiğinde elimi bırakmayıp “Şu an Kırım’da olsaydık hangi müzikte dans ediyor olurduk?” diye sordu. Çok ince ve zarif bir soruydu. “Qaytarma” dedim, “geri dönüş demektir”. Gözlerinin içi güldü, yıldızlar şahidim olsun ki kalbindeki mutluluğu hissedebiliyordum.
Şimdi tüm bunlar geride kaldı. Bu kahkahalı gece, kasaba halkının son gecesiydi. Sabaha yolcu olacak ben, hayatımın en güzel anlarını yaşamışken en kötü gecesini yaşayarak buradan ayrılacağımı tahmin edebilir miydim? Ailemin Kırım’da yaşadığını ben Karabağ’da yaşadım. Aynı baskın, aynı çığlıklar. Fakat çok daha öte bir zulüm. Sürgün gibi bir amaç yoktu burada. “Katletmek” için gelmişti Ermeniler. Mehmet’in Nermine teyzenin evine kapıyı kırarak girmesiyle bizi götürmeye çalışması, Nermine teyzenin kalma ısrarı… Onunla doğru düzgün vedalaşamadığım, son kez gözlerine baktığım o an aklımdan çıkmıyor. Tam kapıdan çıkacağımız anda bir Ermeni askerinin sesini duyunca Nermine teyze bize kapının karşısındaki dolabı gösterdi. Ben hareket edemiyordum, Mehmet kontrolü sağlıyordu. Dolapta ufak deliklerden dışarıdaki arabaların hafif aydınlık vermesiyle Nermine teyzenin karnına saplanan hançerle nasıl can verdiğine ikimiz de şahit olduk. Ermeni asker diğer odalara yönelecekken birinin seslenmesiyle evden çıktı. Nermine teyzenin ölü bedenine sarılamadan evin arka penceresinden atladık. Mehmet elimi tutuyor, sağına soluna bakmadan koşuyordu. O hıza ayak uydurmaya çalışsam da etrafa bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Kadınların karnı hançerle oyuluyor, erkeklerin kulakları kesiliyordu. Bazı çocuklar silahla, hançerle öldürülürken birkaçı ise kenarda tutuluyordu. Beni en çok etkileyen manzara ise Mehmet’in iki ev yanında oturan, Nermine teyze kadar sevecen Samira’nın ölü bedeni yerde yatarken bir göğsünü kesip henüz 1 yaşında bile olmayan kızı Sitare’nin ağzına vermeleri oldu. İşte o görüntü beni duraklattı, Mehmet de durup o yöne bakınca gördüğü manzara karşısında kalakaldı. Mehmet’in çaresizliğini yıllar önce babam yaşamıştı. Vatanını korumaya çalışıp kendi halkı arasında ölmek varken benim varlığım onun için bir sorumluluktu ve beni oradan çıkarmak için geriye bakmamaya çalışıyordu. Dün Mehmetle sohbet ede ede yürüdüğümüz yollardan şimdi kaçıyorduk. Ketik ormanında saatlerce yürüyüp Gargar Nehri’nden buz gibi havada geçerek sağ kalanlardan olduk. Mehmet Bakü’ye kız kardeşi Dilara’nın yanına gitti, ben de Kırım’a dönmek üzere yola koyuldum. Tüm bunları yazarken Karabağ’da geçirdiğim üç gün üç yıla denkmiş gibi mutlu etti ve yordu; kurtamadığım Nermine teyzenin, sarılamadığım Mehmet’in her halleri aklımda. Sesleri kafamın içinde yankılanıyor. Sürgün hikayesiyle doğan ben, babam ölmeden ailemle vatanıma geri döndüm ve şimdi başka topraklarda kendi ailem ve milletime eş değer olacak bu güzel insanların kendi vatanında katledilişinin, kaçışlarının şahidi olarak geri dönüyorum. Belki de benim hikayem burada başlıyor veya biten bir hikayenin başlığını burada atıyorum; bir soykırımın eşiğinde!

Bu haber 663 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum