GÜVERCİN TAKLASI - Hikâye: Necdet Ekici

GÜVERCİN TAKLASI - Hikâye: Necdet Ekici
07 Temmuz 2020 - 22:27 - Güncelleme: 07 Temmuz 2020 - 22:30

GÜVERCİN TAKLASI
Hikâye: Necdet Ekici
Resim:Raif Gökkuş

O gün hastane ana baba günüydü. Sadece doktorların muayene kapılarının önleri değil, hatta bütün koridorlar hastalarla doluydu. Kimi duvara kaykılmış halsizce ayakta bekliyor, kimi elleri koynunda iki büklüm oturakların üzerinde içini dinliyordu. Kimsenin kimseye yer verdiği yoktu. Herkes bencil bir bekleyiş içinde, kapı üzerindeki ışıklı ekrana isminin düşmesini gözlüyordu.
Öne devrilecekmiş gibi eğri duran soluk benizli ihtiyar adam, iki elini bastonunun üzerinde birleştirdi. Kalın çerçeveli gözlükleriyle etrafa iri iri baktı. Ayakta durmaktan yorulmuş olmalı ki, duvar dibine halsizce çömeldi. Gözleri ayakuçlarına düştü. Şakağını bastonuna dayadı. Bir an babamı hatırladım. İçimden bir şeyler koptu. Karşısında oturan deniz şortlu delikanlının kulağına eğilip yer vermesini rica ettim. Kalkmadı yerinden.
-İşine bak dayı! dedi. “Herkes hasta burada!”
-Canın sağ olsun, sen de ihtiyarlayacaksın bir gün.
“Git başımdan Allah’ını seversen!” dermiş gibi gözlerini devire devire baktı bana.
Orta yerde ayakta durmaktan yorulmuştum. Burada dikili bir ağaç gibi beklemenin anlamı yoktu. Nasıl olsa en son sıra benimkiydi. En iyisi dışarıya çıkıp temiz havada beklemekti. Tam gitmeye karar vermiştim ki, şivesinden esmer vatandaşlardan olduğunu tahmin ettiğim bir kadının, adımı çağıran sesini duydum:
-İyy, gadasını aldığım, sen Memmed Ali Öğretmen daâl misin?
-Evet, o’yum!
-Ayakta kalmışsın gurban olduğum. Bizim Cüre Bekteş’in öğretmenisin taman. Allah’ını seversen gel yerime otur.
Hayretle baktım yüzüne. Hiç kimsenin fedakârlıkta bulunmadığı, çakılmış çivi gibi yerinden oynamadığı, ihtiyar-genç, kadın- erkek, hasta-sağlam bilmediği bir ortamda ayağa kalkıp bana yerini veren bu altın dişli, iki kaşının arası dövmeli, kadife şalvarlı, esmer kadına takdir duygularıyla baktım. Gözlerim az önce ihtiyar amca için yerinden kalkmayan deniz şortlu delikanlıya takıldı. Baktım, iki parmağı havada bana işaret yapıyor. Ne demekse! Gözlerimi öfkeyle kaçırdım ondan. Bir an bütün dikkatlerin üzerimizde olduğunu fark ettim. Öyle ya, Siyah Kelebekler Mahallesi’nin abdalından böyle bir davranış beklenebilir miydi?
-Ne bakıyon gurban olduğum meel meel! Tamara’yı da sen okuttun taman!
-Ha, evet…
-Tanımadın mı beni?
-Tanımaz olur muyum? Döndülü değil mi senin adın? Namıdiğer Kel Döndülü…
-Utandırma kele beni. O mahalledeki adım…
-Tamara nasıl?
-Tamara evlendi taman. Bir it, bir deriyi sürür dedik. Emmisi oğlu Köçek Sülo’ya verdik.
- Öyle mi! Çok küçük değil mi daha?
- Ne güççüğü gadasını aldığım! Bir kızın döşü yekindi mi vereceksin kocaya! Bir horoz şekeri doğurdu. Meymin gibi bir şey… Elde ayakta duracağı yok! Çocuk değil sanki çama çıkan şeytan gözlü Galli!
-Tamara’ya selam söyle!
-O şimdi gene iki canlı gurban olduğum...
-İki canlı mı?
-He ya, yüklü yüklü!
-Yani bir kardeş geliyor!
- “Tarlanın taşlısı, kızın gardaşlısı” diye boşuna dememiş pirimiz, hünkârımız Hacı Bekteş Veli!
-Hımm…
-Allah’ını seversen ayakta kalma. Çocuklarımın öğretmenisin taman, gel yerime otur.
-Çok teşekkür ederim.
-İyy, muallime iyilik de yaramıyor babam!
-Ben dışarı çıkacağım. Sıramın gelmesine daha çok var. Sana da geçmiş olsun! Benim yerime aha bu ihtiyar amcayı oturt!
-Valla kimse kusura bakmasın. Bu uluk heriften bana ne! Sana verdiğime ne bakıyon! Başkasına kurban ederim! Baksana halıma, çamura çökük eşşek gibiyim. “Nereni beğenmiyon?” desene!
Gülümsedim.
-Nereni beğenmiyorsun?
-Baldırımdan Sarı Omar soktu taman.
-Sarı Omar da kim?
- Gurban olduğum senin de dünyadan haberin yok! Oynaşım değil ya! Sarı Omar zehirli, kıllı böcük! Aha şu kaba baldırımdan... Balıcak etlerim sızım sızım sızılıyor! Omamı çekemiyom. Baktım, eşi Sarıkız da orada. Sen misin bana garez eden! Papıcınan ikisini de duvara yapıştırdım.
O sırada yerine bir çocuk oturuverdi. Kel Döndülü oturan çocuğa vahşi bir Kızılderili suratıyla süzdü.
Çocuk, Kel Döndülü’nün bakışlarından ürktü. Beni de tanıyınca yerinden kalkmak istedi. Ne de olsa öğretmeniydim. Annesi müdahale etti:
-Otur yerine!
-Anne öğretmenim…
Kadının mavi gözleri çakmak çakmak yandı söndü:
-Kes sesini! Az öteye git, ben de oturayım!
Kel Döndülü’nün sesi birden değişi verdi. Sanırsın ki kuyruk altına büvelek düşmüş dana böğürtüsü:
-İyy! Fırsatçılara bak hele! Avrat benim yerime Milan gaz tüpü gibi kuruldu. Kalk anam kalk! Ora benim yerimdi. Kepir yılanı gibi ne çabuk çöreklendin?
-Aaa oturaklar kimsenin tapulu malı değil. Kim erken gelirse o oturur.
-Bana bak, benim adım Kel Döndülü! Memmet Ali Ağam otursun diye ayağa kalktım, o da şikâra geçti.
-Mahallenin abdalına bak hele, dağdan gelmiş de bağdakini kovuyor!
-Abdal mı?
-Ne o abdal demem zoruna mı gitti?
- Tövbe tövbe! “Abdallığın binasını sorarsan,/ Allah bir, Muhammed, Ali abdaldır./Hakıykat ilminin aslını sorarsan,/ Cümle ululardan ulu abdaldır.” Öğrendin mi şimdi abdalın kim olduğunu kenar mahallenin dilberi?
-Duydunuz değil mi? Bana hakaret etti, “Kenar mahallenin dilberi” dedi! Şikayet edeceğim seni!
-Vallahi tuttum mu, iki çenedinden cart diye ayırırım seni!
-Lütfen benim yüzümden kavga etmeyin.
Baktım herkesin gözü bizim üzerimizde.
Çocuk mahcup ayağa kalktı. Annesi tutup yerine yeniden oturttu. Kel Döndülü, kadını kolundan tuttuğu gibi fırlattı. Çevreden kadına hiçbir destek gelmedi. Herkes ürkek ürkek olanları seyretmekle yetindi. Geçip yerine oturdu. Kadın korktu. Çocuğunu da alıp uzaklaştı. Kara elbiseli, kara coplu güvenlik görevlisi kız, geldiğinde ortalık çoktan sükûnete kavuşmuştu.

Dışardayım.
Sırtım onlara dönük olduğundan, seslerini duyuyor fakat kendilerini görmüyordum. Şivelerinden Kel Döndülü’nün mahallesinden oldukları belliydi. Aşağıdan yukarı, ikinci katın servisinde yatan bir hastayı çağırıyorlardı.
-Dilberay! Dilberay! Kız Dilberay! Bizi duyuyorsan pencereye çık!
Defalarca çağırdıkları halde Dilberay pencereye çıkmadı.
Çaktırmadan göz ucuyla baktım. Aman Allah’ım, o iki kadın bunlardan başkası değildi. İkisini de tanıyordum.
“… Arabamı yeni almıştım. Beyaz bir kuğu gibiydi. Koltuklar henüz burcu burcu kumaş kokuyordu. İçinde asla sigara içirmiyor, içmek isteyenleri uyarıyordum. Doğrusu titizliğime diyecek yoktu.
O gün annemi ziyarete gitmiştim. Hava oldukça sıcaktı. Eve dönüşte köprü üzerinde bekleyen esmer tenli iki kadın el kaldırdı. Baktım ikisi de “Siyah Kelebekler Mahallesi’nden Abdal... İçimden “Hiç alır mıyım sizi arabama!” dedim. Almadım. Geçtikten sonra içime battı. Belli ki sıcaktan yürümeye dermanları kalmamıştı. Acıdım. Bir an geri dönüp almayı düşündüm fakat içimdeki şeytan boş durmadı: “Alma! Arabana bindirecek abdal mı kaldı. Garanti üstleri başları çürük soğan, uluk patates kokuyor. O pis koku, koltuklara siner, bir daha da çıkmaz. Gıcır gıcır arabana bindirip de içini berbat mı ettireceksin!”
Almadım arabama. Açıkçası pissinip almadım.
Bir an kendimi tanıyamadım. Ben bu kadar bencil biri miydim?
Oturdukları Siyah Kelebekler Mahallesi’nin önünden tam geçiyordum ki arka koltuğun üzerine pat diye bir şey devrildi. İçeriye ağır bir sarımsak ve sirke kokusu yayıldı. “Eyvah!” dedim içimden, “Bu ağır koku da neyin nesi?” demeye kalmadı, devrilen şey paspasların üzerine yuvarlandı. Arabamı hemen sağa çekip Siyah Kelebekle Mahallesi’nin giriş kapısının önünde durdum. Bir çırpıda inip arka kapıyı açtım. Bir de ne göreyim, annem arka koltuğun üzerine plastik kavanozla sarımsaklı biber turşusu koymuş, kapağını da sıkıca kapatmadığı için küçük bir sarsıntıda devrilmiş. Koltuğun üzeri köpüklü yeşil bir göl… Paspaslar turşu yığını… “Ah anneciğim bu da yapılır mı bana! Kimseyi bindirmeye kıyamadığım arabama garezin mi var idi? Vah başıma gelenler vah!”
Öfkem tepemde.
Elimde ıslak mendil… Ha bre koltuğa sürtüyorum. Koca bir paketi bitirdim, ne koku çıktı ne leke. Ben ovdukça sanki daha çok yayılıyordu. O koca kavanoz sarımsaklı turşu suyunu koltuk adeta iştahla emiyordu. Arabanın içinde durulacak gibi değildi. Elimde havlu peçeteler, ıslak mendiller, kolonyalar, parfümler havada uçuşuyordu. Çıkması mümkün mü? Sürtmekten kollarım yoruldu. “Göz değdi, kesin göz değdi sana beyaz kuğum!” diyordum.
O sırada çöktüre çöktüre konuşan bir ses duydum. Bir değil iki ses... Başımı arabadan kaldırdım. Bir de ne göreyim, az önce pissinip arabama bindirmediğim o iki esmer kadın değil mi?
-İyy! Geçmiş olsun ne oldu gadasını aldığım?
-Annem kavanozla turşu koymuş, devrilip döküldü. Çıkmıyor.
-Abovv! Davulcu İsmail’in helası gibi kokuyor.
-Ovdum amma çıkmadı.
İkisi de beni manidar süzdü. O bakışların altında adeta ezildim.
-Sen şöyle çekil bakalım, dediler. Esmeray git evden tursil getir, sabun tozu ile ovacak çaput getir. Bir sandalye getirtip oturttular beni. “Sen karışma o bizim işimiz!” dediler. Sıcağa rağmen o yorgun hallerinde kirletirler diye arabama almadığım o iki esmer kadın bir saat içine temizledi. İçimde bitmeyen bir muhasebe…
İş bitince para teklif ettim.
-Abovv, dediler. Allah sizi başımızdan eksik etmesin ağam! Çocuklarımızın öğretmenisin taman! Hoca hakkı, Tanrı hakkıdır. Ayıp daal mi? Her şey para mı?
Nasıl da ezildim. Yedi kat yerin dibine geçtim.
Doğru ya her şey para mı? Her şey araba mı?
Arabamın içi lavanta kokuyordu.”

İşte dışarıdan ikinci katın penceresine seslenen bu iki kadın onlardı. Yine beraberlerdi. Arkam dönük olduğundan beni fark etmiyorlar, aşağıdan yukarı ha bre çağırıyorlardı:
-Kız Dilberay! Dilberay!
-Duymuyor anam, sanki kulağında iftar topu patlamış Merzimen’in kızının! Acık da sen bağır. Hep bana veriyon zor işleri!
-Benim sesim bir haftadan beri kıran girmiş celfin sesine döndü. Seninkini duymazsa benimkini hiç duymaz! Boğazım ağrıyor taman!
-Kara kazanın altı her gün duman tüterse olacağı o.
-Siz de bir zamanlar ibiği kan kırmızı çil horoz gibiydiniz.
-İyy! Günahımızı alıyon!
Nihayet Dilberay pencerede gözüktü:
-Siz miydiniz? Ben de, diyorum, “yonca yemiş oğlak gibi acı acı meleyen bu iki kadın kim?”
-Maşallah, anasını emmiş tay gibi yatıyon! Çağıra çağıra sesimiz boğuldu.
-Kapıdan niye gelmediniz?
-Kurban olduğum, kapıya toklu bir it bağlamışlar. Gelene hırlıyor, gidene hırlıyor. Dert sokasıca herif bizi yukarı çıkartmadı.
-Kimmiş o?
- Ben ne bileyim kim olduğunu! Kursağı bizim Cingan Muarremin davulu gibi bir herif. Sanırsınız ki “Ali gıran, baş kesen.” İnat etti de geçirmedi bizi kapıdan.
Esmeray:
-Bir de puşt puşt, insanın gözünün bebeğine bakıyor! Gözleri fıldır fıldır, oramızda buramızda geziyor.

-Hastamız var yukarda demediniz mi?
-Dediiik… Hani bizi insan yerine koyan mı var! Baktım olmuyor; hırlayıp duruyor: “Oşt! dedim. Anlaşılan senin yalını fazla vermişler. Bir dodağı boyalı avrat geldi mi “Buyur buyur!” Biz geldik mi “Defol, defol!” Bu sefer de iyice kudurdu, geçirmedi bizi kapıdan.
-Neyse… Kızım Diberay sen nasılsın? Geçmiş olsun!
-Sağol Ümmühani bibi! Sağol Esmeray!
-Altı aylık guzladım diye hiç canını sıkma. Sıkıntı iyi gelmez! Valla sütün gurur ha! Allah'tan umudunu kesme. Çiğ yumurtaya can veren Allah, senin de çocuğuna can verir. Her şeyin başı Allah! Duanı eksik etme, her daim “Sümme, Sevile, Yestera!” de!
Bitli Şadiye’nin çocuğu da altı aylık doğdu. Yaşadı. Şimdi cin cücüğü gibi, tavukları kişeliyor. Valla anası memek bile vermedi. Yedi aylık olsa yaşamazdı. Marak etme, gafanı bir şeye takma. Boğazına sefil olma! Pekmez iç. İlle de Antep pekmezi… Tavada tereyağı ile ılıt, lıkır lıkır iç.
Yanımda şu deliyi getirdim. O da Arpacı Kumruları gibi süzünüp duruyor. Bir daha getirmem seni. Anam acık da sen konuşsana! Avuntuya geldik taman buraya!
-Ne gonuşayım? Alayını sen dedin. Allah yokluğunu yokarı attırsın. Benim diyeceğim bu kadar.
-Buradan çıkınca doğru Karabıyık Dede’ye git. Dua et, dilek dile. Kırmızı çaput bağla. Sabilerin yüzü cennet kokar. Bizim için öp. Emlik kuzun yaşar inşallah!
-Anam bacım şu gözlüklü, ağ saçlı herif bizi dinliyor.
Gülümseyerek döndüm.
-İyyyy! Memmet Ali Öğretmen bu! Bizim kara döllerin öğretmeni!
-Benim ya! Arabam emrinizde! Mahalleye ben götüreceğim sizi.
Bildiğim halde yine de sordum:
-Hastanızın neyi vardı?
Kahkahalarla güldüler.
-Hiiç… dedi Ümmühan. Güvercin taklası gadasını aldığım…

Bu haber 397 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum