GÜNEŞİ UYANDIRMAK (Hikâye) - Necdet Ekici

GÜNEŞİ UYANDIRMAK (Hikâye) - Necdet Ekici
22 Temmuz 2020 - 22:54

GÜNEŞİ UYANDIRMAK
(H i k â y e)


Şu kayınpederim gerçekten âlem bir adam!
Bize ne zaman uğrasa hep yeni diktiği mandalina bahçesinden söz ederdi. Ballandıra ballandıra anlatır; anlatırken heyecanlanır; çocuklar gibi sevinir, coşardı. Garip bir cezbe içinde ‘Te hah!’ diye elini dizime vurur; dudağında yankılanıp sönen övünç dolu tiz bir yılan ıslığı, ta gözlerimin içine bakarak konuşurdu: “ Gel de bahçeyi gör hoca!” derdi. “Bu iş, dört duvar arasında ABC demekle olmaz; babanın marifetlerini yerinde göreceksin (!)”
Maalesef “kayınbabamın marifetlerini” fırsat bulup da yerinde görememiştim. Hani merak etmiyor da değildim.
O, ısrarla anlatır, biz bıkmadan dinlerdik: “Her biri gelin süzülüşlü fidanlarımın yeşil sürgünleri kulaca; toprağı bulgur bulgur kınaya döndü. Ağaçlarda bir iştah, bir iştah, görmelisin! Daha senesinde navrız olup açıldı mübarekler. Ee Ahmet Ağa deyip de geçmeyeceksin! Ne demiş atalarımız: “Kuru dala can veren Allah; sırrı keşfeden insan!” Toprağın dilinden anlamazsan, tohum, bin bahar görse yeşermez.
Çiftçilik konusunda büyük bir cevhere sahip olduğuna inandığım kayınpederimin süt rengi sakalına, iyice kamburlaşan beline rağmen her defasında yanımıza enerji ve coşkuyla gelmesi doğrusu bizi de heyecanlandırırdı. Hiç görmediğimiz bu yeni bahçe için onunla birlikte biz de sevinirdik. Gözüne güvenmediği, bir anne gibi üzerine titrediği bu meçhul bahçeyi merak ederdik. Bahçe değil sanki bir “İrem Bağı” idi. Tomurcuk tomurcuk göveren ağaçlar değil, say ki kayınpederimdi. Damarlarına yürüyen her damla suda hayat bulan fidanlar değil, kendisiydi. Anlayacağınız kırk türküsü var, kırkı da bahçe üzerineydi.
Kayınpederimin gururlanarak anlattığı, “Dişimle tırnağımla kurdum.” dediği bu meşhur mandalina bahçesi Hemite’deydi. Hemite, bıldır bu zaman rahmetli olan kayınvalidemin köyü idi. Yetmiş kilometre uzaktaydı. Kayınpederim, çeşitli ihtiyaçlar için günübirliğine dahi binip yanımıza gelse aklı fikri hep orada kalırdı. Bir annenin çocuğu için duyduğu endişenin tıpkısını fidanları için duyardı. Patlayan her tomurcuk için sevinir, solan her yaprak için üzülür, kuruyan her dal için kahrolurdu. Onlardan bahsederken “Cennet hurilerim!” derdi. Onun coşkulu sesinde bir toprak insanının tutkuya dönüşen sevincini yakalar, biz de mutlu olurduk.
Bir gelişinde ceketinin sarkık şiş ceplerinden orta yere pıtır pıtır bir avuç yeşil mandalina döktü. Her biri yaş ceviz büyüklüğünde ve taş gibi sertti. Çocukça bir sevinçle haykırdı: “Hey yavrum hey! Daha ne ki, topu topu iki buçuk senelik fidan bunlar! Şimdiden her ağacın başında on on beş mandalina var. Bu görülmüş şey değil. Ee babanın elinden ne kurtulur? Çatlı Ahmet denince duracaksın!”
Cebinden hiç eksik etmediği zinciri daima şalvarının bağına takılı, ucu çapraz kesik aşı bıçağını çıkardı. O sert, yeşil mandalinalardan birini ikiye kesip sıktı, yaladı. Kalın dudaklarını bir iki kez şapırdatıp emdi. Bu bir çeşit kalite kontrolüydü. “Daha tatlanmamış mübarekler, ama özüne su yürüdüğü kesin. Bunların hepsi Okitsu ve Rize” dedi. Sonra mandalinanın yarısını bize uzattı. Dilimizde acı-ekşi karışımı kekremsi bir tat, küçülen gözlerimiz ve buruşan yüzlerimizle biz de kontrol ettik.
Dediğine göre bu meşhur narenciye bahçesi tarihi Hemite Kalesi’nin arka yüzüne düşüyormuş. Kendileriyle köyün arasını kalenin oturduğu dinozor sırtı gibi gömgök kırık bir dağ bölermiş. Dağ dediyse öyle büyük değil, karaçalı ve çiriş yüklü, yer yer kayalık bir tepeymiş. Bu yüzden bahçe köyden biraz uzak fakat yeri dulda sayılırmış. Ama altlarında Toyota pikap olduktan sonra yerin uzağı mı olurmuş!
Yeni-genç kayınvalidemle bahçeye bir girdiler mi, akşama dek çıkmazlarmış. Sıkılmak ne ki, ona vakitleri dahi olmazmış. Güneşi uyandıran da, uyutup beleyen de kendileri olurmuş.
Toprak almadan önce çok düşünmüş kayınpederim. Bakmış kalenin arka yüzüne acı poyraz düşmüyor. Çünkü narenciye bahçesi poyrazı değil, duldayı severmiş. İşte bahçe fikri o zaman çimlenmiş kafasında. “Hele bir de kuyu vurdurup suyu bulursam!” demiş. Dönüm dönüm uzayan bu büyük sarı bozkırda bir tek dikili ağaç yokmuş. Allah için kimse bir söğüt çubuğu dahi sokmamış toprağa. Kendiliğinden bitme bir-iki boz armut, yalnız bir piçdut… Hepsi o kadar. Hani kafası karışmamış da değil.
Köylülerin bütün bildikleri soya, mısır, buğdaymış. Başka bir şey bilmezlermiş. Ora insanının hiç birinde narenciye kültürü yokmuş. İlerlemiş yaşına rağmen kendinin duyduğu heyecanın binde birini dahi göremezmiş köylülerde. Varsa yoksa toprağa tohum saçmak… Bu yüzden kayınpederimin bahçe fikrini önce çok yadırgamışlar. Hatta kahkahalarla gülenler olmuş. Kimileri “ Vazgeç Ahmet Ağa. Bu topraklarda narenciye yetişmez. Hem emeğine hem parana yazık olur.” diyerek ciddi ciddi akıl verir; kimileri de uzaktan uzağa kafa bulurlarmış. Başını görmeye dursunlar:
-Eniştee! Bahçe nasıl gidiyor bahçe (?) Göverdi mi fidanlar? diyerek gıcık gıcık seslenmeden edemezlermiş. Sonra hımır hımır konuşur, kıs kıs gülerlermiş. Kayınpederimden bahsederken “Zavallı Ahmet Ağa’nın bahçe diktiği gibi” diyerek mesel getirenler bile olurmuş. İki sene sakız olmuş ağızlarında. Kahvelerde bile günün yegâne konusu kendisiymiş. Beş dakika oturmaya görsün, “Hani enişte bir sepet mandalina getir de dilimizi şıpırtadak yahu(!)” diyerek açık açık alay edenler bile olurmuş. Adı yetmiş yaşından sonra “Deli Ahmet’e”; “Erzin’den gelen deli”ye çıkmış.
Nihayet ağaçlar zaman içinde dal-budak salmaya başlayınca sesleri yavaş yavaş kısılmış. İki sene sonra da gırtlaklarında düğümlenip kalmış. Hele bir başarısız olsaymış da görseymişiz: Resmen arkasına teneke bağlarlarmış yahu(!)
Şimdi bütün iddiaları boş çıkmış ya, yine ağızları boş durmuyormuş:
- Bre enişte, yeter gayri çalıştığın! Bu kadar malı öbür dünyaya mı götüreceksin? İhtiyarladın artık, yaşın yetmiş oldu. Hâlâ karınca gibi çalışıyorsun. Bu hırs, bu tamah niye? Çekil bir köşeye de başını dinle, tespihini çek (!)
- La Havle! Şu söze bak yahu! Biz sanki Allah’tan ayrıyız. Ben Hacca gittiğimde siz çocuktunuz be yav! Hep tembelliği, fesatlığımı düşünür bu adamlar? Hem Peygamber Efendimiz dememiş mi : “Hiç ölmeyecek gibi bu dünya için çalışın; yarın ölecekmiş gibi öbür dünya için ibadet edin.” diye. Utanmasalar avrada mal kazandığımı dahi söyleyecekler!
- Ulan, demiş bir gün, “ Bu avurdu yellilik sizin nikâhınıza mı kıyıldı? Ben ölürsem çocuklarıma, torunlarıma, karıma kalır; kötü mü? Sizin gibi kahve önünde ‘deli tütün’ sarıp, miskin miskin oturup geyik muhabbeti yapmıyorum ya!” Hoca, bunların hepsi gün boyu kahve önüne tüner, iki üç sandalyeye kaykılır, hükümet yıkıp, hükümet kurarlar. Ya da, al kızı, ver papazı; gelsin çaylar, gitsin kahveler. Eke eke konuşur, lafın belini kırarlar. Erindiklerinden kendi tarlalarının suyuna gitmezler de, başkalarını yevmiyeci gönderirler(!) Daha mahsul tarladayken tüccara gider. Çünkü geçen yıldan avans almış, borçlu girmişlerdir seneye. İlaçlayıp bekletip de iki katına satmak için çoğunun zahire ambarı bile yoktur evinde. Bir gün dedim ki kendilerine: “Devlet hayvancılığı teşvik için ucuz krediyle cins inekler veriyor. Gidip yazılın. Şu köye iki-üç yüz ala inek girsin. Süt sağar, gerekirse kooperatif bile kurarsınız.” Onun bile altında çapanoğlu aradılar.
Hepsi şark kurnazı, laf cambazı. Bakma sen kuyruğu dik gittiklerine. Şimdi bütün gözleri üzerimde. Herkes beni bekliyor, yetişecek bahçeyi gözlüyor. Bakıyorlar, bir taraftan yükselen ala konak; diğer taraftan göveren bahçe! Koca bir çiftlik! Eminim, “Bu adam para mı kesiyor?” diyorlar. Vallahi bu Hemiteliler’in gözü değecek bana (!) Bir gün kalpten gideceğim(!)

Baldızım Hatice, kızımın düğünü için kucağında Ozan’la ta Almanya’dan geldi. “Düğünden önce gidip babamı da görelim” deyince hepimize telaşlı bir sevinç düştü. Bu vesileyle hem kayınpederimi ziyaret edecek; cici annemizin elini öpecek; hem de bu meçhul ve meşhur bahçeyi görme fırsatını bulacaktık.
Öyle ya, kayınpederim doğru söylüyordu: Çocukların ayağı toprağa değmeli; elleri börtü-böceğe, çimene dokunmalı; buz gibi kuyu suyu içmeli; ciğerlerine temiz hava dolmalıydı. Sabahleyin yayık sesiyle uyanmalı, ineğin böğürmesini, köpeğin havlamasını,horozun ötmesini duymalıydı. Havasız beton yığını apartmanlarda paslanmış; yüzlerimiz güneşe, gözlerimiz yeşile hasret kalmıştı. Bu ziyaret hepimiz için iyi bir vesile olacaktı. Dede ile torunu kim bilir nereleri birlikte gezeceklerdi? Belki de yeşil Ceyhan ırmağından olta ile balık tutacaklar, söğüt sürgünlerinden düdük kavlatacaklar; dedesinin bir sır gibi sakladığı kuşburnu çalısındaki pis kokulu İbibik yuvasını birlikte ziyaret edeceklerdi. Dönüşte buldukları yeni açmış eflatun ‘ Çoban fenerleri’ni yüzlerine, alınlarına yapıştıracaklar; gece karanlığında bir yıldız gibi sağılan fosforlu ateş böcekleriyle beraber oynayacaklardı. Bütün bunları yaparken tabii ki en yakın yoldaşları ‘Koparan’ olacaktı. Kürek gibi sarkan pembe dili dışında, keh keh soluyacak; her gördüğü çalıya arka ayağını kaldırıp işeyecek; arap tavşanı bulma umuduyla meçhul deliklerin önünde sağa sola öfkeli salvolar atacaktı.
Şüphesiz o akşam Ozan, hayatının en büyük yorgunluğunu yaşayacak, eve dedesinin omzunda gözleri yumuk dönecekti. Çocuk, köklerini bulduğu bu rüya gezegenini belki de uzun zaman unutamayacak, her seferinde söze: “Anne, hani vardı ya…” diye başlayacaktı.
Kayınpederim bizi, iki üç dev kalüptüs ağacının gölgelediği köprü başında karşıladı.
Köyü geçip kalenin eteğini dolanan son bükü de dönünce birden ufkunuzun açıldığını hissediyorsunuz. Önünüze kilometrelerce uzanan dümdüz sarı ovalar, uçsuz bucaksız bozkırlar çıkıyor. İnsanı ürküten derin bir sessizlikle yüzleşiyorsunuz. Yaklaştıkça büyüyen yeşil bir ton veya atlas gibi gerilen bu bozkırda yeşil bir vaha serinliği. Çöl sıcağında Mecnun’un gördüğü serap bu olsa gerek. Demek kayınpederim, insanlardan uzak kendi cennetini burada kurmuştu. Yeni-genç kayınvalidemle bir ipek böceği gibi mutlu kozasını burada örmüştü.
Koca bir toz bulutunu arkamızda bırakarak kıvrım kıvrım ince bir yoldan aşağıya indik.
Bu yeşil-diri serinliğin önündeyiz.
Bahçe, kalın beton direklere sur gibi gerilen hasır tellerle çevrili göcek yeşili, otuz dönüme yakın bir arazi idi. Gerçekten dışarının anız yüklü ölü bozkırına inat, içeride hayat fışkıran taze bir göverti vardı. Bahçenin iki yanında gürül gürül suların aktığı beton kanaletler, sanki bu hayatın kalın can damarları gibi uzayıp kayboluyordu.
Raylı giriş kapısının önünde adeta bütün tabiata kibirle bakan iki katlı tuğla bir binanın ise kaba inşaatı henüz bitmişti. Demek kayınpederimin dilinden düşürmediği ‘Ala Konak’ buydu. Bu heybetli binanın altı garaj ve ambar, üstü ev olarak kullanılacaktı. Sağ boşlukta kiremit tonunda bir traktör ve adları belleğimden silinmiş bir sürü alet-edevat… Daha kenarda ise yüksek latalar üzerinde kirli iki mazot fıçısı…
Dedim ya kayınpederim hayat dolu, gürül gürül bir adamdır diye.
Henüz yukarı çıkmadan, bir nefes dahi oturmadan sağ bileğim bir pıtrak gibi batan nasırlı avucunda, arkasından sürükleyerek götürdü beni. Bir çocuk kadar heyecanlıydı. Anlaşılan, bin-bir emek verdiği bu bahçeyi gezdirmek, eserini göstermek istiyordu. Eli kaşında siper, gözlerinde çakmak çakmak bir ışıltı, ilk defa görüyormuşçasına uzun uzun baktı bahçeye. Duruşunda bir Köroğlu edası, sesinde er meydanındaki salavatçının gök gürlemesi vardı:
– Hey yavrum hey! İşte, dedi. “Şuraya kuyu vurdurdum! (Şura dediği yer tuğla binanın hemen önüydü. Beton bir kütle üzerinde yengeç gibi duran demir bir aletti gösterdiği.) Zor oldu ama çıktı. Hey kurban olduğum Allah, tam yetmiş metre deyince fışkırdı çamurlu su! Hemen tokluyu kesip verdim işçilere. Helal olsun! Su hayat demektir, can demektir hoca. Bir damla su, bir damla kandır. Bu gördüğün cennetin can damarı sudur.”
Erinmeden bir çırpıda traktörü çalıştırıp anarya yaklaştı. Gerekli bağlantıyı kurup motoru devreye soktu. Önce tuhaf bir uğultu; bütün cihazlarda bir titreme. Ardından bir ırmak sesi; borunun ağzından savrulan güçlü bir rüzgâr… Nihayet ağzını açmış o koca paslı borudan insan gövdesi kalınlığında gümüş rengi, buz gibi bir su! Gerçekten nefis bir manzaraydı. Çol-çocuk sıcaktan yanmış, tere batmıştık. Başımızı altına tutup, avuç avuç su içtik. Çukurova’nın sarı sıcağında müjde gibi bir serinlikti fışkıran.
Belki de asıl coşan su değil, bir toprak insanının ilerlemiş yaşına rağmen gözlerinde parlayan yaşama sevinci, üretme heyecanı, azim ve umuttu veya hiçbir objektifin tespit edemeyeceği anlamlı bir duruştu.
Bahçenin yolgeçen yanına bir sıra servi çam dikmişti. O cephe yeşilin en koyu tonuyla sanki bir duvar gibi örülmüştü. Baktığımı görünce gülümsedi:
– Onlar benim “korucularım” dedi. “Rüzgârın zehirli, acı, tozlu nefesini onlar keser. Buranın hınzır karayeli hep kuzeybatıdan eser. Toz ve poyraz ölüm demektir ağaçlar için. Yol boyunca sıralanan ‘korucularımı’ bunun için diktim. Şimdi bir damla rüzgâr düşmez bu tarafa.”
Yine bileğim alevli avuçlarında, hattan hata atlayarak bahçenin derinliklerine doğru ilerledik.
Cetvelle çizilmişçesine eşit aralıklarla sıra sıra dikilen binlerce fidan… Sanki bir orman gezegeninin içinde kaybolmuş gibiydik. Görmeliydiniz, ağaçlarda bir kibir, bir iştah! Gökyüzünü kucaklarcasına açılmış yeşil mandalina yüklü narin sürgünler bir yay misali toprağa eğilmiş, neredeyse şimdiden kırılacaklar. Çoğunun altında dayak, gergilice bağlanan ipler… Bu müthiş manzaranın kahramanı hemen yanı başımda.
– Burada bin dört yüz fidanım var, Tamamı aşı, hepsi Okitsu ve Rize. Sadece şu bir hatta Nova, Fremont, Sunburst, Robinson, Ellendale, Leeve Minneola var. Onlar da denemek için. Şu yaprağı farklı olanlar Vaşinkton ve Greyfurt… Yemek ve sıkmalık için. Okitsu çok farklı bir mandalina. Mübarek diğerleri gibi değil, bir ay erken gelir. Bahçenin muştucusu onlardır. Çekirdeksizdir. Kabuğu gül gibi kızarır ve el değmeden soyulur. Depolamaya elverişlidir.Tadı ise say ki pekmez! Fakültenin tavsiyesi üzerine hepsini Samandağı ziraatından aldım. Şu gördüğün yaprakları az, ağaçları yayvan olanlar Satsuma’dır. Akdeniz bölgesinde genellikle Rize mandalin olarak bilinir. Depolama ve satışa elverişlidir. Meyve kabuğu ince ve kolayca soyulur.Çekirdeksizdir.
İşte ne olduysa o anda oldu:
Kayınpederim, kendinden beklenmeyen bir çeviklikle en gelişmiş fidanlardan birini kollarıyla çepeçevre sarıp öyle bir sarstı ki! Sandım, o güzelim fidanı “horp” diye kökünden sökecek. Bıraktı. Bu defa da farklı bir hamle ile o nazik, ince bedene güçlü bir pehlivan çengeli sardı; bir yay gibi ensesinden aşağı büktü. Kırıldı kırılacak. Yüreğim ağzımda! Şaşırdım! Bıraktı. Genç fidan kendine yapılan şakadan hoşlanmamış gibi sarsılarak doğruldu. Bendeki korku ve şaşkınlığa inat kayınpederim kahkahalarla güldü:
– Korkma! dedi. “Ben her sabah bu civanlara el-ense çeker, konuşur şakalaşırım. “Var mı benimle güreşecek olan?” derim.
– Sandım ki kıracaksın!
– Kırar mıyım ben onları. Fidan dediğin genç insana benzer. Ama alışkındırlar şakama. Hepsi evlatlarım gibidir.
Çok değil, iki ya da üç yıl sonra her ağaç doksan-yüz kilo narenciye verecek. Çarp bin dört yüzünen. Buradan her sene kaç ton mal sevk edeceğimi sen hesap et!
Ayağında çiçekli basma şalvar, kayınvalidem yılışarak yanımıza geldi:
– Nerelerdesiniz Allah aşkına? Kayınpederimi şikâyet eden nazarlarla konuştu:
“Bahçeyi bu hale getirmek hiç de kolay olmadı enişte. Bu Ahmet Ağa karıncayı bile çalıştırır, ona bile yük yükler(!) Şu gördüğün fidanların mor mürekkeplerini yalnız başıma ben sürdüm. Aşıların oturan iplerini çözüp, yenilerini sarmaktan parmaklarımı kestim. Her gün güneşi başımda taşıdım da haftalarca hasta yattım. Bu Ahmet Ağa’da hiç acıma yok(!) Bana hanımı gibi değil, traktörü gibi bakıyor (!)”
Kayınpederimin yüzünde mağrur bir ifade, tek gözü kırpık, ağzı kulağına doğru gerildi. İki parmağı pır pır havada:
– Çok değil iki, bilemedin üç sene sonra bu Ahmet Ağa’yı, bu “Erzin’den gelen deliyi” tanıyamayacaksınız. Başında fötr şapka, gözünde kara gözlük, ayağında gıcır gıcır deri çizmeler(!) Hey yavrum hey! Altında karayılan gibi kayan Mercedes’le dolaşacak Çukurova’da! Te hah! Parmağıma kuyruğu sarı cıgarayı kıstırıp, ayaklarımı şöööyle uzatıp çardağın gölgesinde nargile höpürdetmeme ne kaldı! Bak sen o zaman türküye: “Ala geyik gibi boyun sallarsın./Kement atıp yollarımı bağlarsın.”
-Say ki Erol Taş’sın. Tek kırbacın eksik elinde.
- Ee… Sen de bu çiftliğin Hanım Ağası olacaksın çil kekliğim!
Gülüşmeler.
-Çay demledim, sizi bekliyorum, diyerek gitti kayınvalidem.
Hatların arasına karpuz ekmişti. Sürgünlerden, semizotlarından, iştahla kabarıp yayılan ebegümeçlerinden toprak gözükmüyordu. Karpuzların dal-budak salan narin kollarına basmadan ilerliyorduk. Kayınpederim yaprakların arasında yatan parlak ala karpuzları gördükçe bir başka seviniyordu. Güneşe karşı gülümseyen, kütür kütür gerinen bu nakış yüzlü karpuzlar gerçekten insanın iştahını kabartıyordu.
– Bak, dedi kayınpederim. “Burada tosunlarım yatıyor. Buz gibi temiz kuyu suyunu içtikçe şişecekler. Bu otların arasında milyarlar yatıyor. Nereden baksan yirmi beş otuz ton mal var. Ala konağın ince işi evvel Allah buna bakıyor. Hat arasına bostan ekmenin zararı oluyor ağaçlara. Toprakta güç koymadı emdi hınzırlar! Tüccar, kamyonu dayar dayamaz toprağın sırtını yere devireceğim.
Gördüğü bazı karpuzları bir çocuğun başını okşar gibi sıvazlıyor,şakadan çat çat tokatlayarak diğer hatlara geçiyordu.
– Henüz ham bunlar. Yeni yeni kızarıyor. Dün avradın canı çekmiş. “İrice birini seç getir.” dedim. Dana gibi birini bulmuş getirdi. Nah böyle! Döşüme kıstırıp vurdum bıçağı, anasını avradını… Kabak çıktı. Anlayacağın ala-sarı, şalak daha. İneğe doğradık. Şansına birini kesek bakalım.
İri,parlak birini bulup, önce fiske, sonra tokat ile yokladı. “Hıh!” dedi buruşuk bir yüzle. “Sesinden belli, nereden baksan on günü var daha.” Ben de tıpkı kendisi gibi yapıyordum. Her gördüğüm karpuza önce fiske, sonra tokat. Nihayet gözüne kestirdiği daha iri birini bulup dallarından koparmadan iki avucunun içinde kulağına tutup sıktı, dinledi. “Ses gelmedi ama şansına!” dedi. Koparıp verdi koltuğuma.
Bahçenin dört kenarına kayısı fidanları dikmişti.
– Bunlar, dedi, benim kınalı kekliklerim! Çoğu Malatya Yarması. Fidanlarını ta Malatya’dan getirdim. Her biri yumruğum gibi olur. Bir kızarıp sararması var, sanırsın ki yüzlerine alev düşmüş Yörük dilberi! Şunlar şekerpare. Tatlı,sulu; ağzında kurabiye gibi dağılır. Bu sene sandık sandık sattım. Nereden baksan altmış yetmiş kök. Az değil.
Benim tecrübem o ki, kayısı ağacı en çok taban altı suyunun toprak yüzeyine yakın olmasından etkilenir.Taban altı suyu yüksek olan yerlerde kayısı bahçesi kurulmamalı. Bu bakımdan şanslı sayılırım. Başladı onları benimle tanıştırmaya: “Şu Şekerpare, şu Turfanda, şu İmrahor, şu Şam, şu Kuru kabuk, şu Çöloğlu…”
Az kalsın unutuyordum! Devlet beni “önder çiftçi” seçti. Fakültenin hocaları hiç erinmezler, yanıma sık sık gelip giderler. Hoca dediysem öyle ırmağı haritada, mercimeği kitapta gören cinslerden değil. Bilgili adamlar. Koskoca başlarıyla sorarlar, anlatırlar, akıl danışıklığı yaparlar. Şöyle şöyle yap diye talimat verirler. Geçen yıl Çukurova Üniversitesinden eşleriyle birlikte iki hoca geldi yanıma. İkisi de profesörmüş. Hoş beşten sonra,
-Bak Ahmet Ağa, dediler. “Bu kayısılara fazla heves etme. Ömürleri altı yedi seneyi geçmez. Biz sana “sofralık zeytin” fidanları vereceğiz. Çekirdeği küçük, eti kalın olan cinsten. Artık rağbet “yağlık” zeytine değil, sofralık zeytine. Hem daha karlı hem daha beslenmede önem kazanmıştır. Bu sene her üç kayısıdan birini çekecek, yerine bir zeytin fidanı dikeceksin. Önümüzdeki sene iki ağaçtan birini... Acımayacaksın. Aynen böyle. Kayısının ömrü tükendiğinde zeytinlerin yetişmiş olacak. Zeytin uzun ömürlü bir ağaçtır. Yedi yüz ile iki bin sene yaşar!” İşte şu zeytinleri o yüzden diktim. Kur’an’da bile geçiyor. Mübarek bir ağaç. Baktım killi, ılık rüzgârlı yerleri de seviyor, hocaların da tavsiyesi var, diktim gitti. Yalnız bazıları çok naz yapıyor ama çabuk toparlıyorlar kendilerini. Dört beş sene sonra inşallah yetmiş seksen kök zeytinim olacak. Bu bir servet demektir hoca.
Bahçenin dört köşesine ceviz diktim. İkisi de evin arkasında. Gölgesi ağır olur derler, bu yüzden arkaya attım. Olgunlaşınca yeşil kabuğu kendiliğinden dökülen cinsten. Üçünü avucuna al, bastır, hepi birden çıtır çıtır kırılır; içi kabuğundan cırka da ayrılır. Öyle diyorlar. Mübarek çok yavaş büyüyen bir ağaç. Ömrüm kifayet eder de ben yer miyim bilmiyorum. Hem görmesem ne çıkar, ağaç dikmek sevaptır. Arkamdan bir dua gönderirlerse o da yeter.
Eve yaklaşınca durduk. Tahta koruluklar içinde yemyeşil, su gibi fışkıran teyekli dalları gösterdi:
– Şu gördüğün bu seneki sürgün. Işkın deriz biz.Üzüm asması bunlar. Çubuklarını ta Maraş’tan getirttim. Cinsine ‘Maraş kabarcığı’ diyorlar. Yeşil, yuvarlak, sulu bir üzüm. Şu üç çubuğu da Hassa’dan aldım. Bu da ‘Halebi’. Akik renkli, hanımparmağı gibi bir şey. Yemesine doyum olmaz. Şu çubuklar ‘Adese.’ Kafkas kökenli. Atalarımızın memleketinden. Sıcak iklime dayanır mı bilmiyorum. Siyah, yuvarlak; davar boku gibi bir şey! Bunları çatıya çekip,bir “çardak” da oraya kuracağım inşallah!
Az kalsın unutuyordum. Şu fidanların tamamı Amasya elması. Daha senesinde serpildi mübarekler. Yaprağı sivri düşenler Starking… Star’ın tadı başka tabi; sert, sulu! Şu iki kök Golden dedikleri. İstedim ki döllenmeyi temin edecek çeşit karışımı olsun. Elma çeşitleri umumiyetle kendine kısırdır. Galiba şu biri gidici. Kerataya “durgun gözaşısı” vurmuştum. Günlerden beri naz yapıp duruyor. Baksana yaprakları şimdiden kan-kızıl meşe seline döndü. Yine de çekmeye elim varmadı, topraktan almaya kıyamadım işte!
Evin arkasındaki bostandan henüz çiçeği burnunda, dikenleri üzerinde salatalıklar kopardık. “Hormonsuzmuş, ağzımızda mis gibi kokusu kalırmış.” Öyle dedi kayınvalidem. Hanım, sırıklardan ‘Ayşekadın’ topladı ve hiç sevmediğim sümüklü bamya… Maydanoz ve nane göcek gibi gövermiş; patlıcan, biber ve domatesler salkım salkım akıtmıştı. Yonca gibi dalgalanan mor reyhan ise insanı büyüleyen o engin kokusuyla sanki bahçenin özetiydi.
Nedense o an çiftçi olmak geçti içimden. Ama hiç anlamam ki. Desem, eminim önce hanım, sonra kayınpederim katıla katıla güleceklerdi. Demedim.
İnekler böğürünce farkında olduk. Kayınvalidem elindeki kalıçla bir kucak mısır biçmişti. Meğer sabırsız böğürmelerin tümü mısıraymış.
-İnekler bizim her şeyimiz, dedi kayınpederim. “Çiftçinin evinde ayran eksik olmamalı. Bir evde sabahleyin yayık sesi duyulmuyorsa o horanta aç demektir. Katık torbamız direkte asılı, tarhanamız ambarda basılı olmalı.”
Mısır koçanlarını çat çat kırıp yana ayıran kayınvalideme seslendi:
– Dolgun sütlü koçanlarından seç de ikindiye közde mısır yapsın çocuklar!
Nihayet “Yoruldun.” dedi kayınpederim. Evin önüne kurulmuş bir tür kamelya olan küçük bir merdivenle çıkılan tahtlı çardağa bağdaş kurup oturduk. Minderli ve yastıklıydı. Tütün tabakası ve benzinli çakmak üst üste önünde.
Söylediğine göre bahçe yetiştiği görüldükten sonra toprak birden kıymetlenecek, iki üç kat fiyatlanacaktı. Hele mahsul çıkınca hiç güç yetmeyecekti. “Buğday başak verince, orak pahaya çıkar” diye boşuna dememişti atalarımız. Henüz kimse uyanmadan toprak satın alınmalı, narenciye dikilmeliydi. Toprak ana gibiydi, hiç ihanet etmezdi: Vefası bereket, rahmeti şefkatti. Toprak, insan gibiydi; sevdikçe cömertleşir, horlandıkça cimrileşirdi. Toprak, altın gibiydi; durdukça kıymetlenir, sürdükçe gençleşirdi. Kendi çocuklarına diyordu ya, hiç birinin kafası çalışmıyordu. Bütün düşündükleri Ahmet ağa ölse de mirasa konsak. Dünyada en güzel şey, kendi işinin amelesi olmaktı. Bilmiyorlardı ki bu işin sırrı çalışmaktı, bu işin sırrı güneşi uyandırmaktı!
Kayınpederim iki dizinin üstüne doğruldu. Sol eli kaşında, şahadet parmağı ile ufku işaretledi:
– Hah görüyor musun? dedi. “İleride boza yeşil çalan yerler var. Bunlar yeni bahçe örnekleri. Bu bir kıvılcım. Öncüsü benim! Üç-beş sene sonra burası ‘it oynamış yonca tarlası’na dönecek. Ne fayda ömrüm kalmadı. Ne demişler: “Sac düzene girdi,hamur bitti; ev düzene girdi, ömür gitti...”
– Galiba tek sıkıntınız elektrik, dedim. Baksana en yakın enerji hattı bir kilometre öteden geçiyor. Bir kalıp buz için dahi ta köye gidip geliyorsunuz. Yazının yüzünde buzdolapsız, ışıksız olmaz. Akşam olunca her taraf karanlığa gömülecek.
Yere düşüp kırılan ekşi nar gibi açıldı ağzı. Güldü.
– Kolay, dedi. Hem de çok kolay! Üç ay sonra elektriği burada bil. Nasıl olsa Kasım’da seçim var. Vekillerin ümüklerine çökme sırası bende. Diş kerpetenim elimde hazır bekliyorum!

Bu haber 227 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum