GÜL ŞAFAĞI / Necdet EKİCİ

GÜL ŞAFAĞI / Necdet EKİCİ
24 Mart 2020 - 13:17 - Güncelleme: 24 Mart 2020 - 13:28

GÜL ŞAFAĞI 

Her sabah mor renkli aydınlıklarda okula giderken onu, pencerenin önünde şakağı bastonuna dayalı, uzun sokağı seyrederken görürdüm. Gün boyu uyuyan, üzerine güneşi doğduran tembel ihtiyarlardan değildi. Sabi çocuklar uykudayken, mal-melal sesleriyle köy henüz uyanırken onu camın önünde bir garip tefekkür içinde bulur-dum. Karbeyaz sakalı ahenkle kımıldayan, uzaktan gelecek bir yolcusunu gözler gibi hüzünle sokağa ama hep sokağa bakan bu ihtiyarı merak ederdim. Geçerken günün ilk selamını ona verirdim. Eski bir pehlivanı andıran heybetli gövdesi hafiften canlanır, doğrulurdu. Gözlerinde menevişlenme, bir yabayı andıran sağ elini göğsüne bastırarak selamımı alırdı. Kim bilir ne kadar memnun olurdu! Sa-nırdım ki davudi şefkatli bir sesle, arkamdan çağıracak, bana bir şeyler soracak. Böyle kaç gün geçti bilmiyorum. Aramızdaki tek köprü selamdı.


(Resim: Fatih Başbuğ)

Gökyüzü kurşun rengini soyunmadan uyanan, adını dahi bilmediğim, sesini duymadığım; uzaktan uzağa rahmetli dedeme benzettiğim, canımın kaynadığı bu ihtiyarla bir türlü tanışıp konuşamamıştım. İnsan, bazen yeter ki kanı ısınmasın,konuşmadan da sohbet edebiliyor, yepyeni dünyalar kurabiliyor. Başından hiç çıkarmadığı boz geveni andıran yün beresi, iki karaçalı gibi yükselen gür kaşları ve koç burnu ile bu yağız çehrede nice fırtınalar görmüş okyanusların durulmuşluğunu yakalardım. Bazen de onu, hani şu Çağrı filmindeki Hz. Hamza rolünü canlandıran meşhur Amerikalı aktör Anthony Quinn’e benzetirdim. Uzun bir çöl yürüyüşünden sonra, yelelerinden ter, ağzından buhar fışkıran baklakırı atından inip bir soluk oturan vakur çehre, yiğit pehlivan o idi. Dedim ya, insan muhayyilesi işte! Nereden nereye? Kimden kime?
Hepsi bu kadar değil tabi.
Eğer her gece yarısı beni benden alan yanık ney sesini duymasaydım, sabahın gökyüzüne gövel rengi düşmeden sürekli o ney se-siyle uyanmasaydım, aksakallı, koç burunlu bu ihtiyar, belki de hiç dikkatimi çekmeyecekti. İçime bir gül serinliği gibi düşen bu ipek, yanık sesle başka dünyalara kanatlanıyor, karanlığın siyah yüzünü aydınlığın rengine boyuyordum. Bazen gecenin bir yarısında yorga-nımı önüme toplar, sırtımı duvara dayar, saatlerce dinler; o ahengi içime taşırdım. Sanki gecenin kalbi ney sesinde atardı.

Öğretmenlik yaptığım Kızılsaray köyünde bağlama dahi çalma-sını bilen tek kişi yokken, bu ihtiyarın ney üflemesi ne garipti! Kim bilir o yanık, yumuşak sesin arkasında hangi dünyalar gizliydi? Ne-rede, nasıl öğrenmişti? Çarşıda, pazarda hiç görmediğim, akranlarının köşe başı sulu yârenliklerinde rastlamadığım, kahve köşelerinde, geyik muhabbetlerinde bulmadığım, kendi köşesinde bir dinginliği yaşayan bu esrarlı ihtiyar kimdi?

Gece boyu, ışığı hiç sönmezdi. Demek az uyurdu. Sabah doğup akşam ölenlerden değildi. Çekilmiş şeffaf bir perdenin arkasında, dudağına bir namlu silueti içinde uzanan ney, sanırdınız ki şafağın çatlamasını bekleyen bir mücahit, bir nöbetçi, bir muştucu!
Yoksa sıradan biriydi de ben mi gözümde büyütüyordum? Ne olursa olsun, birkaç ev ötede oturan ihtiyar komşumla tanışmak istiyordum. Az uyuyan, ney üfleyen, gündüzleri uzaktan gelecek bir yolcusunu bekler gibi hasretle sokağı gözleyen bu yalnız adamı ta-nımak istiyordum. Bu küçük dağ köyüne öğretmen olarak geleli bir-kaç ay da olsa, henüz tanışmamış olmayı bir eksiklik, bir tembellik olarak yorumluyordum.
İşte ne olduysa geçen cuma günü oldu. Nihayet tanışma fırsatını hem de beklemediğim bir biçimde buldum.
Cuma namazına gitmek için evden erkenden çıktım. Baktım uzun sokağın başında mahallenin bütün çocukları “Kaydırak” oy-nuyorlar. Hep bir ağızdan “zeklenip” tempo tutmuş bağırıyorlardı:
“Topalım, topalım, seki sekiver,
Tarlaya tohumu, eki ekiver!”
Sonra gülüşmeler, bağrışmalar, ıslıklar... Ne olduğunu anlamadan arkalarından usulca yaklaştım. Tam bir Ortaoyunu... Beni fark et-miyorlardı. Bir de ne göreyim, ortalarında, tek koltuğu değnekli, tahta bacağını sürüye sürüye kenara çekilmeye, onlardan kurtulmaya ça-lışan zavallı bir adam! Birkaç adım daha attım. Aman Allah’ım, bu o değil mi? İçimde bir kıvrılma, bir eziklik... Hem şaşırdım hem üzül-düm. Bacaklarından birinin olmadığına mı, yoksa çocukların etrafını çevirdikleri zavallı bir ihtiyarla, günlerdir kafamı meşgul eden, değer atfettiğim bir ihtiyarla alay etmelerine mi bilmiyorum. Bütün isyan duygularım ayaktaydı. Çocuklara sesimin en yüksek tonuyla bağır-mışım:
– Dağılın hadi evlerinize, dağılın!
Kedi görmüş fare ürkekliği içinde neye uğradıklarını şaşırdılar. “Muallim geliyor, muallim!” diyerek çil yavrusu gibi sokak aralarında kayboldular.

Yaklaştım. Tahta bacağını kütür kütür sürüyerek geriye çekildi. Güçlükle sırtını duvara verdi. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, öfkesinden tir tir titriyordu. Bu meçhul komşumla ilk defa yüz yüzeydim. Tek kanadı koltuk değneğine asılı, başında boz beresi, buğulanmış iri siyah gözlerle bana öylece bakıyor, hiç konuşmuyordu. Bunlar “İşte sizin yetiştirdiğiniz talebeler!” dermiş gibi; “Kurt kocayınca kuzuların oyuncağı olur!” dermiş gibi.
Az öteden aynı ses temposu yeniden yükselmeye başladı:
“Topalım topalım, seki sekiver,
Tarlaya tohumu, eki ekiver!”
İkimiz de başımızı o yana çevirdik. Ne diyeceğimi ne söyleyeceğimi bilemiyordum. İçimde kabarıp kabarıp gelen bir öfke… Baktım, hatları kalınlaşan o çehrede mahcup, utangaç bir ifade, gittikçe titreyen bir sesle konuştu:
– Ben, bu bacağımı Kaya Altı’nda hovardalık yaparken yitirmedim ki a efendi oğlum! Öyle ya, veletler ne bilsinler Çanakkale’yi, Conkbayırı’nı! Uzun süredir evden çıkmaz olmuştum. Gördün ya işte çıkayım da çoluk çocuğun eğlencesi mi olayım?
Yüreğimde ateşten damlalar... Şaşkınlığım bir kat daha arttı. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Demek karşımda koltuk değneği ile duran bu mahzun insan, bir Çanakkale, bir İstiklâl Savaşı gazisiydi! Bedeninin yarısını yıllar önce bu topraklar için kaybetmiş, Anadolu yaylalarında unuttuğumuz, kimsesizliğe terk ettiğimiz, nice adsız, pusatsız kahramanlardan biri... İçimde dolu vurmuş gül goncası veya rüzgâra tutulmuş ekin gibi dalgalanan ürpertiler...
Ne diyebilirdim? Çoluk çocuğun eğlencesine terk ettiğimiz bu meçhul kahramana birkaç sıradan teselli sözünün ne önemi olabilirdi? Gerçekten hiç bu kadar tutuk olmamıştım.
Ruhumda bir ses, bir figan, bir ağıt! Yüreğim sanki iğne iğne ka-nıyordu. Böyle kaç saniye geçti, bilmiyorum. Sadece,
– Üzülme, diyebildim. “Altın, toza düşmeyle pas mı tutar?”
İri bir el kavradı bileğimi. Avuçlarında Yemen çöllerinin alevini taşıyan bir el... Camiye doğru birlikte yürüdük.
* *
*
Cuma çıkışı beni bırakmadı. Israrla “Eve gidelim.” dedi. “Olmaz, başka zaman!” dediysem de bırakmadı. Laf aramızda, hani ben de gitmek istemiyor değildim. Onu daha yakından tanımak, unutulan bu “Yorgun savaşçıyı”, nesli tükenen bu “Gazi dede”yi bilmek, dinlemek istiyordum. Baktım, biraz daha naz yaparsam ilk defa yakaladığım fırsatı ya kaçıracak ya da onu gönüllendirecektim. Belki de “Okumuş takımı bizi beğenmez.” gibi şeyler aklına gelecek, kırılacaktı. “Ta-mam.” dedim, “Gidelim.”
Yüz hatları gevşedi.
– Ha şöyle! dedi. “Misafirimsin! Allah ne verdiyse... Tuz ekmek olsun. Komşu değil miyiz? Bizim gibi insanlara nimeti bölüşmek düşer.”
Samanlı, nemli toprak kokan evine buyur etti. Sokağa bakan odanın pencere önündeki kırmızı yün kilim serili divanına oturttu beni. Telaşlı, çevik hareketlerle seke seke minder getirdi altıma. Yastık dayadı arkama. Nasıl hizmet edeceğini şaşırıyor, mahcup ediyordu beni. Pencereden içeri düşen bir top ışık huzmesi, odanın kirli karanlığını aydınlatmaya yetmiyordu. Az sonra gözlerim alıştı: Yer yer kavlamış beyaz, toprak sıvalı, kerpiçten örme, kırık dökük bir oda... Karşı duvarda yanlamasına asılı bir mavzer... Hemen onun yanında kalın bir çiviye takılı yeşil kadife bez içinde Kur’an-ı Kerim... Tavan-daki isli kalın merteklerin arasından sarkan iki üç demet sarı dişli mısır koçanları; hışır hışır kuru yaprakların arasından fışkırır gibi duruyor.
– Gel, dedi.
Yüzünde mutlu bir ifade, bileğimden tutarak kaldırdı beni. Galiba çok önemli bir şey gösterecekti. Değneği koltuğunda, tek söz etmeden elim elinde sürükleyerek götürdü arkasından. Duvarda yıllarca asılı durmaktan yamuk yumuk olmuş, meşinleşmiş, toprak rengi, eski bir urbanın önünde durduk. Çehresinde farklı bir daüssıla, uzun uzun baktı duvardaki urbaya: Işıltılı, mahzun, sessiz... Tek kelime dahi konuşmadan, ona, parmaklarının ucuyla usulca dokundu. Bir anne-nin çocuğunun saçlarını okşar gibi, kutsal bir nesneye temas gibi gez-dirdi elini üzerinde. Gözlerinde nemli bir dolunay ışıltısı, bana döndü:
-Bu nedir, biliyor musun? dedi. Cevabını kendi verdi.“Dile kolay! Onbir yıl üzerimden hiç çıkarmadığım asker elbisem…”
Elimi uzattım, dokunamadım. Dokunmayı çok isterdim. Gördük-lerime inanamıyordum. O günlerden kalma benek benek siyah kan lekeleri ve göz göz kurşun delikleri üzerindeydi. Ürperdim! Onun iri kemikli parmakları hâlâ bir kelebek dokunuşunda, müzelik, lime lime urbanın üzerinde kayıp gidiyor, kan ve barut kokan o günleri sanki yeniden kutsuyordu.
İçimde nice acı poyrazlar...
Eski yerlerimize oturduk. Mutfaktan kap kacak sesleri geliyordu. Zannettim ki az sonra kapıda buruşuk yüzlü, yaşlı bir nine gözükecek; bana “Hoş geldin yavrum” diyecek; hal hatır soracak... Tahminimin aksine başörtüsü çenesinin altından sıkıca bağlı, kırmızı yanaklı, yeşil gözlü bir kız çocuğu belirdi. Aydınlık gülümsedi. Tanıdık bir sesle:
– Hoş geldiniz öğretmenim, dedi.
Baktım, benim beşinci sınıf öğrencilerimden Gülnergiz!
– Hoş bulduk Gülnergiz! Sen…
– Seyin Onbaşı dedemdir, öğretmenim.
Seyin Onbaşı, aramıza uzattığı bükülmeyen yuvarlak tahta ba-cağının diz üstü kısmını ovuyordu. Gölgeli yer gözüyle konuştu:
– Ninen öleli on yıl oldu efendi oğlum. O sağken birbirimizi omuz-luyor, iki çift laf edip rahatlıyorduk hiç değilse. Can yoldaşım gideli Azrail Aleyhisselâm’ın yolunu gözler oldum. Şu uzun sokağa her gün bakar, bakar da kara bahtım, kem talihimi yol eylerim. Ninen bostan dönüşü koltuğunda bir kucak yeşil yonca, aha şu köşeden çıkıp gele-cekmiş gibi olur. Gelmeyeceğini bilirim amma gene de bakarım işte! Ah efendi oğlum ah! Gülnergiz’in yeri bir başkadır yanımda. Sağ olsun, hiç erinmez her gün gelir, ufak tefek işlerimi görür gider. Büyük oğlanın evi yakın. “Yanıma gel, burada kal baba” dediyse de gitme-dim, ayrılamadım bu evden. Bir ayağı çukurda yarım bir adamım ben. Kim çeker kahrımı? Yük olurum sonra herkese. Camın önünde oturur, içimi dinler dururum. Kimse çalmaz kapımı. Biri gelse de iki çift şor etsek diye yol gözlerim. Beni koyup gitti ninen. Yalnızlık bir kurşun yarası gibiymiş de bilmezmişim efendi oğlum! Soğudukça acı veren bir kurşun yarası…
Anlıyordum onu. Sultan Ninem öldükten bir hafta bile geçmeden dedemin de rahmetli oluşunu; bir gün yatağında bana, “Say ki beni götüren yalnızlık; acıyı bal eyleyemedim torunum!” dediğini hiç unutamam.
Yemekten sonra, tahta bacağının diz üstü kısmını ova ova, sol eliyle yer minderini çekiştire çekiştire, hep o konuştu, o anlattı. İçi dolu, içi yanardağ gibiydi:
– ... Balkan Savaşı’nda çıktım köyden. Nice gittiysem, onbir yıl deyince geri döndüm. Asker urbasını hiç çıkarmadım üstümden. İlkin iyi kaval çalıyor diye “Mızıka Takımı”na verdiler beni. Borazanla on iki hava çalardım. Borazanla hiç “Cezayir” çalınır mı? Ben çalardım işte! Çaldığım havaları, mızıkacı gedikli başçavuşlar sekiz on perdeli uzun boruları ile çalamazlardı da, “Ulan Hüseyin, sendeki bu ciğer, kalaycı körüğü mübarek! Nereden çıkıyor bu sesler?” diyerekten şaşar kalırlardı.
Aha şu delikli kamışı üflemesini de orada, manga arkadaşım Konyalı Mehmet’ten öğrendim. Silah gibi beline sokar, hiç ayırmazdı yanından. Zavallı, hendeğin içinde kucağımda Azrail’le cebelleşirken son defa gülümsedi de, “Al, dedi. “Bu sana emanet!”
Pencerede yanlamasına dayalı duran delikli uzun kamışı eline aldı. Sağına soluna ilk defa görüyormuşçasına yeniden baktı. Yüz hatları keskinleşip derinleşti.
– Rahmetlinin çok hoşuna giderdi. Gecenin bir yarısında dizimin dibine oturur, “Seyin Onbaşı, say ki yorgunluğumu alıyon, ömrümü uzatıyon!” derdi. Ömür dediğin ne ki? Her şey ‘Levh-i Mahfuz’da yazılı. Şimdi bazen üflüyorum. Ninen aha şurada, yanı başımda oturuyor sanırım. Benimkisi teselli işte!
Sustu.
– Kızım Gülnergiz, çay koy ocağa!
– Koydum dede.
– Ne diyordum? Ha... Çatalca taraflarından Çanakkale’ye geçince, biz boruyu filan bıraktık. Aldık elimize Muaddel Osmanlı mavzerini. Çanakkale’de “30. Alay”a verdiler. Grup kumandanımız Vehip Paşa! Onuncu Fırka kumandanımız Miralay Selahaddin Beğ! Zığın-dere denilen bir yer vardı. İngiliz gâvuru oradan gelirdi üstümüze. Kirte’de, Zığındere’de olan muharebeleri tarih kitapları yazmaz. Üç günde dört bin şehit verdiğimiz oldu. Hücuma geçtik mi, İngiliz mit-ralyözleri arpa biçer gibi biçerdi silah arkadaşlarımızı. Muharebe meydanında, insan ölüsünden adım atacak yer kalmazdı. Hava sıcak; ölüler şişiyor, kokuyor! Bir yanda İngiliz, bir yanda Fransız, kara bulut gibi geliyor üstümüze. Öldür öldür bitmez! Zığındere’yi geçemedi gâvur. Bacağımdan yaralandım. Hastanede “Sana hava değişimi verelim” dediler. “Olmaz!” dedim. “Beni çürüğe mi çıkara-caksınız? Kıtama yollayın!” İlaçladılar, sardılar. Topal mopal, Alay’a geri döndüm. Alay kalmamış ortada; alay birbirine karışmış.
Neyse uzatmayalım, Çanakkale’den Galiçya’ya 63. Mitralyöz Bölüğüne verdiler bizi. Fahrettin Çavuş diye bir kumandanımız var ki, öyle babayiğit bir adam görülmemiştir! Keşfe çıkmıştık, pusuya düş-tük. Fahrettin Çavuş şehit oldu. Ben gene yaralandım. Yaram hafifti. Çabuk iyileştim.
Galiçya’dan sonra, Cenup Cephesi’ne Dördüncü Ordu’ya verdiler, Cemal Paşa’nın emrine. Gazze’de, Kanal’da, Tih Sahrası’nda epey çakmak çaldım. Bu İngiliz gâvuru, şeytan gibi bir gâvur(!) Her gittiğim yerde o çıkıyor karşıma. Ne yalan söyleyeyim, vurduğum gâvur sayısı yüzden aşağı değildir! Çölde su yok, yiyecek yok, giyecek yok. Ayağımdaki postalları bezle sarıyorum ki büsbütün parçalanıp da-ğılmasın diye. Bir gün süngü hücumuna geçtik. İngiliz siperlerine girince ayağımdaki postalları çıkarıp attım; ölü bir İngiliz gâvurunun yepyeni yumuşacık postallarını geçirdim ayağıma. “Oh! Dünya varmış!” dedim. Terhis olana kadar İngiliz postallarını çıkarmadım aya-ğımdan. Bu İngiliz malı sağlam oluyor beyim. Ne demişler: “Asılacaksan İngiliz sicimi ile asıl!”
Yemen gitti, Hicaz gitti, Kudüs gitti! Bozulup geri çekildik oralar-dan. Çok telefat verdik. Olanları anlatsam yürek dayanmaz. Civan gibi arkadaşlarımızı Arap çöllerinde kızgın kumlara gömdük. Mezarları bile yoktur. Günlerce aç susuz kaldık da bulduğumuz otların acı köklerini çiğnedik.
Sonra Sakarya... Yirmi iki gün, yirmi iki gece Yunan gâvuru ile cebelleştik. İyi ki İngiliz yoktu bu sefer karşımızda. Bu gâvur milleti ne kadar çok oluyor beyim! Vur vur bitmez! İngiliz’i gider, Yunanı gelir. Sonra, kattık Yunan gâvurunu önümüze kovala ha kovala! Korkak adamın arkasından kurşun yetişmiyor beyim! Yunan’ı deni-ze dökene kadar kovaladık.
Kovaladık kovalamasına da, ben bu defa postu fena deldirmiştim. Düşen bir şarapnel parçası bacağımın birini tuz buz etmiş de haberim yok. Bayılmışım. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Sağ bacağımda bir ağrı, bir ağrı, feryadıma dağlar dayanmaz. Doktorlar başımda:
– Hüseyin Onbaşı, dedi gözlüklü, ihtiyar olanı. “Açık konuşacağım: Bu yara ilerde başına dert açar. Kangrene çevirir ölürsün! Bacağını keseceğiz.”
Sanki bir mangal kor savruldu başımdan.
– Olmaz! diye öyle bir bağırmışım ki. Ne dedilerse ikna olmadım. “Ben memlekette kimsenin yüzüne bakamam!” dedim. “Çekip beni vurun, bacağımı kesmeyin!” Hüngür hüngür ağladım. Yalvardım. Başlarını bir o yana, bir bu yana salladılar. “Şu koca adama bak!” dediler. “Cephelerde dağ gibi düşmanı devirmiş de bebek gibi ağlıyor.”
Ateş düştüğü yeri yakar. Bu arada bayılıp bayılıp gidiyorum. Kanı zor durdurdular. Akşamüstüydü. Gözlerimi açtığımda, baktım başucumda bir güzel hemşire! Sanırsın ki doğan ayın on beşi! Gözleri üzüm gibi yeşil... Rüya’dayım sandım. Gözlerimin içine tatlı tatlı bakıyor. Demez mi ki gâvurun kızı: “Haydi hazırlan Hüseyin Onbaşı, seni ameliyata alacağız! Yüreğime sanki pimi çekilmiş bir bomba düştü. Ellerimi, yumuşacık iki avucunun içine aldı. Bütün vücudum titriyor. “Ne o?” dedi. “Korkuyor musun yoksa?” Serde erkeklik var; utandım, bir şey de diyemiyorum. Sadece çenemle “Hınk” dedim. Üstüme boz bir şal örtüp tıkır tıkır haydi götürdüler. Daha bana bir şey soran olmadı.
Bir gün deselerdi ki bana, “Cellâdın, bir Mehlika Sultan!”, dünya-da inanmazdım.
Ameliyattan uyandım. Ayakuçlarıma bakmaya korkuyordum. Yavaşça elimi aşağı doğru uzattım. Başıma dağlar düştü. Boştu, bomboştu! Avazım göklerde, ağladım ağladım. Ne diyelim, kader... Demek yüce Mevlâ, o bacağa da vazife yüklemiş ki bunca yıl uzatmış ömrünü.
On bir yıl deyince koltuğumda değnekler köyüme döndüm. Vü-cudumda tam on iki yara! Kurşunun biri hâlâ kalça kemiğimde. Sokağa doğru yürüyordum. Herkes bir garip bakıyordu. Kimse tanımı-yordu. Onbir yıl değil, sanki onbir asır geçmiş. İçimde yanardağlar patlıyor. Düşünebiliyor musun anam bile tanımadı beni! Kapıyı açtı. Gözleri üzerime saplı iki kurşun: Baktı baktı da, yıldırım düşen ulu ağaçlar gibi devrildi zavallı kadın! O günden sonra beli hiç doğrulmadı anamın. Yanağında ateşten damlalar; gözleri bacağımda, yüzümde, omzumda, elimde... Söylemese de anlıyordum onu. Konuşmak ne kadar zor! Başım, omzumun üzerinde. Ağlamak yasak...
O akşam hayatımın en tatlı yiyeceğini pişirdi anam bana. Ne yaptı biliyor musun? Her biri fındık büyüklüğünde patates kaynattı. Nasıl da özlemişim! Nerelerden, nasıl toplamış; kimlerden saklamış bir bilsen! İkinci savaşı asıl geride kalanlar yaşamış da haberim yok!”
* *
*

Artık köyde en yakın dostum Seyin Onbaşı’ydı. Beni görmeden duramaz, görmediği gün mutlaka Gülnergiz’le haber gönderirdi.
* *
*

Araya yaz tatili girdi. Ve ben kısa dönem askere gittim. Dönüşte yine Kızılsaray köyünde göreve devam edecektim.
Büyük oğlu Fahrettin, mektubunda “Babam, sen gittikten sonra aklını madalyayla bozdu hocam!” diyordu. Anlattığına göre iki sö-zünün biri madalyaymış. “Hoca efendi söyledi” dermiş. “İstiklâl Harbi”ne katılanlara madalya veriliyor, maaş bağlanıyormuş. İlla beni ilçedeki askerlik şubesine götür!” Sadece oğluna değil, önüne gelen herkese danışır, bundan bahseder, madalyayı neresine, nasıl takaca-ğını; gururlanarak nasıl gezeceğini gözleri yaşararak anlatır da anla-tırmış.
“Baba, biz bu işlerden anlamayız. Şurada muallim bey’in gelme-sine kaç gün kaldı? Az daha sabret.” demişlerse de öfkeleniyor, çocuklar gibi küsüyor, saatlerce ağzını açmadığı günler oluyormuş. “Vesselam babam iyice çocuklaştı; huysuz bir adam oldu. On bir yıl ayağından postalı, sırtından asker urbasını çıkarmayan eski toprak babam, senin bir aydan az kalan askerliğini gözünde büyütüyor, has-retle yolunu gözlüyor hocam!” diyordu.
Askerlik dönüşü doğruca evlerine vardım. Yolda rastladığım birkaç kişi, Seyin Onbaşı’nın hasta halsiz olduğunu, kimseyle konuşmadığını, pencere önünde akşama dek içini dinleyip durduğunu söyledi. Yüreğime bir sızı düştü.
İçeri girdiğimde, pencere önüne kıvrılmış boz bereli, koç burunlu o iri kütle canlanıp kımıldadı. Çakmak çakmak baktı bana. Bir damla tebessüm düştü siyah nemli gözlerine; sonra dudağına. Yekindi, kal-kamadı. Gözleri koltuk değneğini aradı bulamadı. Demek daha bir düşkünleşmişti. Boğuk bir sesle:
– Geldin mi? dedi.
– Geldim, dedim. Elini öptüm. Sarıldı, kokladı. Başladı ağlamaya. Neden ağladığını bilmiyordum ama ağladı işte! Gözlerinden bulgur bulgur akan yaşı görünce içim ezildi. Kendimi zor tuttum. Az kalsın beni de ağlatacaktı.
Ismarladığı paket tel tütün ile kendine armağan olarak aldığım benzinli çakmak ve gümüş tabakayı uzattım. Gülümseyip sevindi. Sağ elini göğsüne götürüp “Eyvallah” dedi. Tel tütünü burnuna götürüp derin derin kokladı. Gözleriyle iyisi anlamında işaret etti.
Hemen yanı başımda bir gelinlik kız süzülüşü içinde ayakta bekleyen Gülnergiz’e döndüm. Yeşil gözlerini ayakuçlarına düşürdü. Dört ay içinde serpilmiş, sanki koca kız olmuştu.
– Al, dedim. “ Bu paket de senin için. Unutur muyum seni?
Aç bakalım beğenecek misin?”
Yanaklarının alev alev pembeleştiğinin geç farkında oldum. Yeşil gözlerinde duru bir aydınlık, zor duyulan ipeksi bir sesle, “Sağolasın öğretmenim. Ne zahmet ettiniz.” deyip kayboldu.
Saatler ilerledikçe Seyin Onbaşı canlanıp açıldı. Benim anlatacağım pek öyle askerlik hatıram olmadığı için yine kendi anlattı. Coştu. Sanki askerden gelen ben değil o idi. Anlatırken âdeta o günleri yeniden yaşıyor; yüz ifadeleri, elleri, ses tonu değişiyordu. Belki de onu yaşatan, ruhuna bir mühür gibi vurulan bu hatıralardı. Hâlbuki kaç kez dinlemiştim. Nihayet sonunu tahmin ettiğim, aylardır rüyalarını, hayallerini süsleyen o şeye bağladı: Madalya!
Yabayı andıran iri parmaklarıyla narin beyaz ellerimi avuçlarına aldı. Nemli kara gözlerini gözlerime değdirerek konuştu:
– Al beni, götür beni askerlik şubesine! Alıp gelelim madalyamızı! Takayım şu urbaya da yıldız yıldız parlasın!
– Tamam, dedim. Götüreceğim. Hem de yarın!
– Götüreceğin he! dedi. Başımı kendine çekip tütün kokan ılık bir nefesle alnımdan, yüzümden öptü. Az kalsın bu defa da sevincinden ağlayacaktı. Yıllardır yüreğinde alevden bir top gibi taşıdığı yalnızlık duygusu, belki de sahibini arayan bu madalya ile soğuyacak, hafif-leyecekti.
* *
*

Nizamiye kapısına henüz varmıştık. Seyin Onbaşı kolumdan tuttu. Önce yorulduğunu sandım. Baktım, burnunu çeke çeke, gözlerinden siyim siyim akıtarak ağlamıyor mu? Şaşırdım. Az evvel sanki otobüs koltuğunda bir çocuk kadar sevinçli, bir kuş kadar canlı adam bu değildi. Aylardır madalya heyecanıyla yaşayan, onu neresine nasıl takacağını, gururlanarak nasıl gezeceğini anlatan neşeli, konuşkan, coşkulu adam bu değildi.
– Ne oldu Seyin Onbaşı?
– Az oturak, dedi.
Kaldırıma iğreti bir biçimde oturduk. Gelen geçen bize, aslında pe-rişan olmuş, dağılmış, gözleri ıslak bu yarım adama bakıyordu. Onun bir “Kahraman”, bir “Gazi” olduğunu kim nereden bilecekti. Kimseye aldırdığı yoktu. Elinde topaç mendili, bulut bulut gözlerle direğe çekilmiş, rüzgârı savuran bayrağa baktı. Sonra nöbetçi askerlere... Gökyüzünü, gökyüzünün sümbül maviliği içinde kızaran al rengi bir göğüs soludu. Yanağında yeniden tomurcuklanan iki damla yaşı aksakalına bastırıp ezdi. Her zamanki gibi elini usulca elime koydu. O yağız çehrede gördüğüm gözyaşları, sanki söylenmemiş sözlerin sessiz şiirleriydi.
– Kusura bakma, dedi. Üzdüm seni. Bir sürü zahmet verdim. Al bayrağımızı, şanlı Mehmetçiğimizi görünce dayanamadım, kendimi tutamadım!
Anlıyordum onu. Gözlerinde kabaran bir deniz coşkusu, yüreğinde çiçeğe duran bir bahar sevinci nizamiye kapısına vardık. “Niçin geldiğimiz” sorulup, kimlik bırakıp, üstümüz arandıktan ve kısa bir telefon muhaberesi yapıldıktan sonra onbaşı eşliğinde götürüldük. Herkes koltuğu değnekli, kurt bakışlı, bozkır çehreli bu ihtiyara bakıyordu. Bana döndü. Yüzünde mağrur bir şahin edası:
– İçim gümbür gümbür! Say ki bütün mehterler, bütün kösler aha şuramda vuruluyor! Sanki gençliğime yürüyorum, cepheye yürüyorum! Az sonra silah arkadaşlarımı görecekmişim gibi! Utanmasam redif nerede diye soracağım! Hiç böyle olmamıştım.
Baktım, sanki bayraklardan bir al gelip oturmuştu yüzüne. Yüce inançların aklığıydı alnında parlayan. Sustu. Ateşten damlalar yeni-den eridi aksakalının derinliklerinde. Onu hiç bu kadar duygulu gör-memiştim. İnsan ruhunda şahlanış vakti bu olsa gerek. Kim ne bilecekti onun en beyaz buluttan bir mendil yaptığını.
İçeri girdik.
Derdimizi ilk dinleyen, girişte masa başında oturan kısa saçlı bayan memur oldu. Elindeki selpak mendille kızarmış sıvı yüklü burnunu bastırıp ezdi. Nezleli tutuk bir sesle konuştu:
– Bey amca, ben şimdi arşivden künyenizin bulunması için ‘Kü-tük Defteri’ni getirteceğim. Ancak biz eski yazı bilmeyiz. Şimdi gidip noter tasdikli iki “Yeminli tercüman” bulacaksınız. Yani izlek bu. Sonra Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’ne durumunuzu bildiren bir dilekçe yazacaksınız. Nüfus cüzdanı aslı veya sureti, ikametgâh ilmühaberi, yedi fotoğraf ve iki damga pulu getirmeyi de ihmal etme-yin. Ayrıca şu iki formu dolduracaksınız. Gerisini ben hallederim. Oldu? Anladınız?
Seyin Onbaşı, ağzı yarı açık, boş gözlerle bir ona, bir bana baktı. “Tamam” anlamında gözlerimle işaret ettim.
O gün işimizi bitiremedik. İkimiz de yorulmuştuk. Bin bir zahmetle ikinci gün yeniden ilçeye taşındık.
Onu karşı kanepeye oturtup denilenleri yapmak üzere oradan ay-rıldım. Öğleye doğru “Yeminli” iki “Okuyucu” ile döndüğümde kendisini epeyce sıkılmış buldum.
Arşivden cildi çapar çapar ayakkabı köselesine dönmüş, sarı sayfaları nemden kabarmış, yazıları mor mor dağılmış, bir metre büyüklüğünde koca bir defter getirdiler. Demek toprağı vatan kılan yüz binlerce Mehmetçik bu defterde gömülüydü; mermere sığmayan o şanlı asker, eskimiş bu sarı yapraklara sıkıştırılmıştı. Deftere bak-tıkça, defterin kalınlığına baktıkça verdiğimiz şehitleri düşünüp ürperdiğimi hissettim. Tozunu aldılar. “Yeminli” o iki “okuyucu”, göz-lüklerini takıp bu koca defterden Seyin Onbaşı’nın künyesini aradılar, aradılar; fakat bir türlü bulamadılar. Saatlerce didik didik karıştırdıkları halde yoktu. Yer yarılmıştı da Seyin Onbaşı’nın künyesi Gayya Kuyusu’na düşmüştü.
Seyin Onbaşı, o gün öğleye yemek yemedi. Sadece bir bardak su içti. Camide Allah’ın huzurunda gözleri kapalı uzun uzun dua etti.
(Öğleden sonra)
– Yok, dedi bayan memur. “Maalesef yok! Böyle bir gazinin künyesine kütük defterinde rastlanmamıştır!”
Seyin Onbaşı, önce duyduklarına inanamadı. İçine düşen ilk deprem dalgasıyla sarsıldı. İki eli koynunda, oturduğu karşı kanepeden sağ kaşı hilal gibi doğruldu. Kımıl kımıl dudaklarından “Allah Allah!” nidaları döküldü. Ardından,
– Amma... Nasıl olur kızım? diyebildi. Yutkundu. Bütün hayalle-rini, bütün özlemlerini yuttu. Sanki genzinde uzak cephelerin acı barut kokuları kaldı. Arkasını getiremedi. İkimizde şaşkındık.
– Nasıl olur? dedi yeniden. “Ben Balkanlar’da, Çanakkale’de, Galiçya’da, Sakarya’da küffarla tam onbir sene çarpıştım!
Bayan memur, kızarmış sivri burnunu selpakla yeniden kıvırdı, ezdi. Metal metal konuştu:
– Çarpışmadın demiyoruz bey amca! Belki çarpışmış olabilirsin. Künyen kütük defterinde yok. İstiklâl Savaşı gazisi olduğunu ispat edemediğin müddetçe işlem yapamayız. Yani sana madalya veremeyiz! Anladın?
Seyin Onbaşı’nın yüz ifadeleri suya atılan bir taşın çıkardığı halkalar misali dalga dalga değişti. Kan çökmüştü yüzüne. Sadece “ispat etmek” sözü yapıştı kaldı belleğinde. O iştiyakla yemin billah etti. “Gaziyim ben! Vallahi billahi gaziyim!” dedi. “Araç kazasının Kızılsaray köyündenim. Buralarda bana Seyin Onbaşı derler. Asıl adım Hüseyin’dir. İnanın!”
Bayan memurun, sadece burun kanatları uçucu bir tebessümle açılıp kapandı. Başını iki yana sallayıp tane tane konuştu:
– Ayol ömürsün vallahi bey amca, benim inanmam neyi değiştirir? Defterde künyen yok. Lütfen anla beni! Resmi olarak ispat etme-lisin. O da yok işte!
Seyin Onbaşı’nın gözleri çaresizce ayakuçlarına düştü. Şakağı bastonuna dayalı, öylece kaldı. Sanki karşı yatan uludağların duman duman bulutları yürümüş de onun çökük omuzlarına oturmuştu. İkimiz de ne yapacağımızı bilemiyorduk. Kalakalmıştık orta yerde. Gözlerinde bir umut ışıltısı başını kaldırdı:
– Beni şube reisiyle görüştürün, dedi.
Görevli asker, girdi çıktı. Yarım saat sonra kabul edilebilecektik. Seyin Onbaşı gergin fakat hiç konuşmuyordu.
Nihayet kapıyı vurup girdik içeri. İkimiz de yüreksiz, ürkek öğren-ciler gibi şube reisinin huzurunda ayaktayız. Daha Seyin Onbaşı söz-lerini bitirmeden başı imzaladığı evrakta - tok bir ses aynı şeyleri söyledi:
– Resmi kayıtlarda künyenize rastlanmamıştır. Bunu ispat ede-mediğiniz müddetçe sana madalya veremeyiz. Aynı tok ses, perde perde yumuşayarak devam etti: “Kim bilir, belki de defterin o yaprağı kaybolmuştur(!)”
Bir sessizlik düştü aramıza.
Baktım Seyin Onbaşı’nın yüzündeki bütün renkler uçmuştu. Belki de uçan şey, renkler değil, gözlerinde alevlenen son umut ışıltısı, son gül şafağı idi. Kankızıl bir meşe yaprağı gibi titredi, sallandı. Sadece o çengel çengel gür kaşları gözüküyordu. İşte ne olduysa o anda oldu: Seyin Onbaşı’nın koltuk değneği kesilen kuru bir dal misali çatırdayarak düştü yere. Sandım ki dayanmadı kalbi; ardından o da gide-cek; bir dağ devrilecek. Ayaklarımın altından bir dünya kayıyor, koca bir tarih göçüyordu. O, dimdik ayaktaydı. Gördüklerime inana-mıyordum: Seyin Onbaşı kendinden beklenmeyen çeviklikle cepkenini, gömleğini yırtarcasına çıkarıp attı. Göbekten yukarısı çıplaktı. Gözlerinde süngü keskinliği, vücudundaki çukur çukur olmuş on iki yarayı göstererek, gürledi:
– Zabit Oğlum, ben bu yaraları çelik çomak oynarken almadım. İngiliz kurşunu hâlâ kalça kemiğimin üstünde duruyor! On bir yıl asker urbasını çıkarmadım üstümden! Bu topraklara sadece bedenimin yarısını değil; gençliğimi, aşkımı, enerjimi, kanımı verdim! İşte bacağım! Bundan daha iyi ispat mı olur?
Şube Reisi genç subay, yerinden doğruldu, gözleri iki namlu, öylece kalakaldı.
Toparlanıp dışarı çıktık.
Yürüdük yürüdük. Uzun süre konuşmadı Seyin Onbaşı. Durgun ve bitkindi. Nihayet kırılgan bir sesle konuştu:
– Bir madalyayı çok gördüler. Zararı yok, balık bilmezse Haluk bilir. Ne yaptıysak vatan için. Helali hoş olsun!
Dönüş için otobüse bineceğimiz sırada gözlerinde mahzun bir te-bessüm, uzaklara, çok uzaklara baktı:
– Gidip görmedim ya, şimdi bir taş dikmişler Conkbayırı’nın ora-lara. “Mehmet Çavuş Anıtı” derlermiş. Gidip görsem oraları, yüz yaşıma daha değerim! Hep o Yedi Mehmetler Mangası’na yanarım!
Eliyle boşluğu itercesine şöyle bir hareket yaptı:
– Öyle ya, dedi. “Ben kimim, oralara gitmek kim? Ninen öleli on yıl oluyor. Dedim ya, yalnızlık aha şuramda bir kılıç yarası! Şimdi yarayı çifteledik. Artık Azrail Aleyhisselam’ın yolunu daha çok gözler oldum.”
Yüreğim bir yanardağ. İçimde bir milyon ölüm! Dokunsalar ağlayacağım. Kulaklarımda hep o Çanakkale türküsü:
“Çanakkale içinde vurdular beni,
Ölmeden mezara koydular beni.
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde Aynalı Çarşı,
Ana ben gidiyom düşmana karşı.
Of gençliğim eyvah!”
Otobüsün koltuğunda eve dönüyoruz. Konuşmak ne kadar zor.


Necdet Ekici

Not: Bu hikâye Türkiye gazetesinde yayımlanan Çanakkale gazilerinin hatıralarından hareketle yazılmış olup 1999 Türk Ede-biyatı Vakfı’nın düzenlediği “Ömer Seyfeddin HikâyeYarış-ması’nda’’ “Bir Milyon Ölüm” adıyla birincilik ödülünü almıştır. (Necdet Ekici)

Bu haber 762 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum