ESMA KAVAK :AŞKLA ÖLÜM GEREKİYOR
Şehirler dolaştım bucak bucak, adım adım takip ettim yolları, bir huşuu bulabilmek, bir dost eli tutabilmek için. Konya ilinin soğuk rüzgârlarında sıcacık insanların tebessümüyle ısındı gönlüm.
AŞKLA ÖLÜM GEREKİYOR
Şehirler dolaştım bucak bucak, adım adım takip ettim yolları, bir huşuu bulabilmek, bir dost eli tutabilmek için. Konya ilinin soğuk rüzgârlarında sıcacık insanların tebessümüyle ısındı gönlüm. Oranın efsunlu topraklarında muazzam bir tablonun içindeymiş gibi hissettim aslında kendimi. Dümdüz başaklar gördüm yol boyunca, taranmak istercesine uzatmışlar boyunlarını. Serpilmiş olgunlaşmaya can atan, yurdum kokusu sinerken üzerlerine, ‘’Hoş geldiniz ey misafir’’ der gibi eğiyorlar başlarını, işte o zaman anlıyorum Konya burası, hoş görünün, misafirperverliğin ana kucağı. Toprağı selam veren, insanını hoş gören bir diyara ilerlemekteyim. Onun sevinci apayrıydı yüreğimde. İlerlerken meçhule tek dileğim Mevlana’yı yaşayarak dönebilmek geriye. Zahir olabilmek de varmış kaderde, orada bulunabilmek de. Ama asıl olan bâtın olabilmek yani Mevlana’nın çağrılarına uyup özüne gidebilmek…
Yolculuğumuz Şırnaklı kardeşlerimizle hoş görünün kendinde ve cömertlik sofralarında buluşmamızla filizlendi. Bize ev sahipliği yapan gençlik ve spor müdürünün kısa konuşmasının ardından yapılan sosyal aktiviteleri sergilemek üzere pek çok oda gezdirdiler. Yapılan resimler takdire şayandı. ebrular, heykeller, hatlar, hepsi bambaşka ellerin ama bir olan gönüllerin mahsulüydü. Buradan çıktıktan sonra meram bağlarına gidecektik fakat spor hayranı bir arkadaşımız buralara gelmişken Konya stadyumunu görmemek olmaz diye çıkıştı. Onun bu yoğun isteğini kırmak istemediler. Stadyuma açılan kapının üstünde ‘sevgi, barış ve kardeşliğin merkezi Konya’ diye yazıyordu. Bu yazı beni daha da mutlu etti. Kendimi güvende, gerçekten de ülkemde hissediyordum. Stadyumdan çıktıktan sonra ilk olarak şehir merkezine gittik. Tur rehberimizin anlattığına göre Konya Mevlana’nın yaşadığı çevre üzerine kurulmuş bir kentmiş. Mevlana Alâeddin tepesi denilen yerde yaşamış, halkta Mevlana’nın ölümünden sonra oraya toprak atmış ve zamanla yapay bir tümsek oluşturmuş. Bütün şehrin yolları bu tepenin etrafında birleşmekteymiş. Bu bilgilerin ardından halkın yaşamını merak eden bir arkadaşımız geçim kaynaklarını ve kiralarını sormadan edemedi. Tur rehberimiz de samimi üslubuyla sözüne bir yenisini ekledi. ‘’buranın geçim kaynağı her ne kadar tarım olarak bilinse de aslında sanayi olmuş vaziyette’’ dedi. ‘’kiralar ise yerli halkın zengin olmasından dolayı 800- 1500 TL arası değişmekte’’ diye sözlerini noktaladı. Aslında oranın geçim kaynağı şeker pancarıymış. Herkesin de bildiği üzere Konya, şekeriyle de meşhurdur. Hatta en popüler olarak bilinen eti ve Ülker markalarını geçmeyi planladığı söyleniyormuş. Bunun her ne kadar imkânsız olacağını düşünseniz de ağzınıza bir tane Konya şekeri attığınızda anlayacaksınız ki aradığınız tat bu. Şeker lafsının arasında ağzımızı tatlandırmak için Konya şekeri ikram etmeyi de ihmal etmediler. Biz sağa sola bakına dururken gözüme bir minare çarptı. Adı ince minareymiş. Diğerlerine nazaran daha da ince bir el sanatı uygulanmış caminin mimarisinde.
Yoldan geçerken dev otobüsümüz bizim turist olduğumuzu ele veriyordu. Camlara yapışmış çevreyi incelerken bir müjdeyle otobüsün sallandığını hissettim. Oranın meşhur yemeklerinden biri olan etli ekmek yemeye gidecekmişiz. Daha önce hiç yememiştim ama tadının lahmacuna benzeyeceğini düşünüyordum. Yanılmışım. Kıyma içindeki baharatlarla harmanlanıp yepyeni bir tat çıkarmış ortaya. Ekmeyi incecik açılmış, bir doksan boylarına uzanan bir yemekti. Dört parçaya bölmüş olsalar da yine de masanın tümünü kaplamaya yetiyordu boyu. Bir sorun vardı o da nasıl yiyeceğimizi bilemiyorduk. Cahilliğimizden olsa gerek çatal bıçak isteyecektik garsonlardan. Neyse ki son anda bir uyarıyla elimizle yememiz gerektiğini öğrendik. Çok doğal bir şekilde yediğimiz yemeği ömrüm boyunca hiç tanımadığım insanlarla paylaşmak ayrı bir haz veriyordu bana. Yemeğimizi bitirdikten sonra müzeleri ziyarete gittik. İlk müzemizde daha çok yapılan vazolar, biblolar ağırlıktaydı. Üzerinde Arapça yazılarla oyulmuş taşlar şaheserdi adeta. Zamanımız kısıtlı olduğundan koşar adımlarla ilerledik diğer müzeye. Yolda giderken fotoğraflar çekmeyi de ihmal etmedik elbette. Bir sonraki adresimiz Mevlana müzesiydi. Daha kapısından içeri girmek üzereyken görkemini üzerimize çöktürmüştü. Kapının üzerinde Yasin ve fetih sureleri yer alıyordu. Hemen girişin sol tarafında hayat ağacı denilen uzun ömrün sembolü duruyordu. Kubbe kısmı tek tek oyulmuş, nazar boncuğu misali işlemeler göze çarpıyordu. Mevlana bu müzede dersleri avluda işlermiş. Pek çok kitabeler yazılmış. Bu yazıların çoğu da 13. yüzyıla aitmiş. Yoğun tempomuzla ilerlerken Konya kalesini ziyaret etmeden geçemedik. Her sokak başında bir mimari yapı, her adımda Mevlana’yı simgeleyen eşyalar vardı. Özüne, kültürüne bu kadar sahip çıkan bir şehirle buluşmaya gitmişiz meğer. Oranın ardından uzunca bir yürüyüş sonunda Kore şehitliğine vardık. Kubbeyi bayrakları 3 yıl önce yapılmış. Anıtkabire benzer bir görünümü var. Önündeki çeşme ve yapılar Selçuklu imparatorluğundan kalma imiş. Oranın önünde yaşlı bir amcayla tanıştık. Kore gazilerinden Mustafa Tunç imiş. Hayat hikâyesini kısaca anlatmasının ardından Mevlana’nın türbesine varabildik. Gül bahçesi adını verdiği yazın güllerin dolup taştığı bir yoldan geçtik. Göklerdeki Yakup gibi görülen yeşil kubbede ise Mevlana’nın yattığını öğrendik. ‘’Beni yerde aramayınız ben ariflerin gönlerinde yatarım’’ diyen Mevlana ‘’göklerde olsun kabrim’’ diye de eklediğini ilk kez burada duyuyorum.
Aşırı derece ilgi gören Mevlana müzesi sadece yerlilerin değil, yabancı turistlerin de akımına uğramış durumda. Kapını girişinde örtüler dağıtılıyor müzeye girerken ayaklarımıza galoş geçirmemiz isteniyor ve sessiz olmak konusunda da çok hassas davranılıyordu. İçeri girerken işlemeler, tablolar büyük boy kitaplar göze çarpıyordu. Müzenin içerisinde mesnevinin ilk 18 beyit’ini Arapça ve Türkçe karşılığı yer alıyordu. Ve Nisan taşı denilen çok özel taşlar. Mevlana’nın gümüş kafesini görmek için halk sıra oluyor yanındaki müritlerinin yattığı yere bakarken de hayran kalıyorlardı. Hacim erlerinin bulunduğu kısım da çok ilgi görüyordu. Şeyh Kerimeddin Mevlana’nın hemen yan kısmında yer alıyordu. Sultan veledin hocası olan Vacid çelebi ise Mevlana’nın diğer tarafında kalıyordu. Sultan Veledin oğlu Selahaddin Zerkubi ise Mevlana’nın daha aşağı kısmında kalıyordu. Türbelerin ziyaretinin ardından mesnevinin orijinal halini görmek için sıraya giriyoruz. Divan-ı kebir gibi çok ünlü eserlerin ilk halleriyle karşılaşmak heyecan verici. Sakal-ı şerifin bulunduğu cam fanustan, kırk bohçaya sarılmış olan sakalın kokusunu almaya çalıyoruz. Çok ilginçtir ki gerçekten de sakal-ı şerifi koklarken gül kokusunu yoğun bir şekilde alıyoruz. Bu geniş ve mükemmel bir şekilde inşa edilmiş müzeden ayrılırken aklımızda hala orada gördüğümüz şeylerin izi var.
Grubumuz toplandıktan sonra Mevlana kültür merkezine doğru yola çıkıyoruz. Çok uzaktan dahi görebileceğimiz bir mimariye sahip. Piramitleri andıran kocaman yapısıyla bizi büyülemeyi başarıyor. Sadece bir salonuyla Manisa’mızdaki kültür sitesini üç’e katlayacak kapasiteye sahip bir yapı. Heyecanla gideceğimiz yeri takip ederken biletlerimizi almayı unutuyoruz. Biran önce yerlerimize geçerek gösterinin başlamasını bekliyoruz. İlk olarak ilahi konseriyle başlayan gösteri ardından hız kesmeyerek semazenlerin gösterisiyle bizlerin gönlünü feth ediyor. 24 semazenden oluşan grup, bir çiçek modeliyle aşarak döne döne ilerliyorlar. Mevlana’yı selamlayıp kendi eksenleri etrafında huu dercesine ilerliyorlar. Ney’in sesi eşliğinde dönen semazenler o sırada trans’a girmiş oluyorlar. Kendilerinden geçip hakka yöneliyorlar. Bir buçuk saatten fazla dönen semazenler dört kez aynı selamı verip yerlerine geçiyorlar. Gösterinin bitiminin ardından kısa bir konuşma yapılarak dağılıyoruz. Gösterinin ardından Manisa’ya dönmek üzere otobüs’e biniyoruz. Bütün günün yorgunluğu sırtımızda aklımızda da hoş anıların cereyan ettiği dakikalarla şehrimizin yolunun tutuyoruz.
Gecenin bir vakti uyanıyorum ve bu yolculuğun bana neler kazandırdığının muhasebesini yapıyorum. Semazenler geliyor aklıma ve onların ardından söylenen kelimeler; can, cananla buluşmaya gitti. Susuz kişi susuzluğunu gidermeye değil, aşk şarabıyla susamaya gitti. Ve yine düşünüyorum kumru sesindeki ‘huu’ gibi mi çınlıyor sesim, yoksa sadece tükettiğim boş nefesim mi? gönül diye bir şey yokmuş aslında, onlar gönül diye hak kelimesini kullanırlarmış. İnsanı insan yapanın akıl değil, sevgiyle, gönülle olduğuna inanırlarmış. Ve ben de bu yolculuğumun sonunda anlıyorum ki insan şeklinde yaratılmış olmak insan olmak anlamına gelmiyor. İnsan olabilmek için gönül gerekiyor, aşkla ölüm gerekiyor. 17/12/2011 ESMA KAVAK









FACEBOOK YORUMLAR